3
Yorum
17
Beğeni
0,0
Puan
441
Okunma

kırdın biliyorsun
asma suratını..
yokluğunda
yoksulken ben
unutulmuş
bir şey gibi bak bana
arayıpta bulamadığın
bir soluk kadar yakın
dil ucuna kadar gelip
yutkunduğunda
aşağıya yuvarlanan
bir şey gibi...
sırtında açık unutulmuş
kapılardan çıkar çıkmaz
çarpıp çıkan
bir koku
doku
tedavülden kalkan
bir ses/söz gibi
unutuşlarının içinden
sözcükler doğuruyorum
var ediyorum
senin gölgeni
iki göğüs hizamda..
biliyor musun?
işte bu nedenle
göğüs uçlarım dik ki
derinlerinden
dip/notlar
düşüyor
yüreğimin kırıklarını
sığınaklarının eşiğine
atıyorum
avuç avuç
sahi...
kendine dokunduğunda
o sesi
duyabiliyor musun hala
ve hala ıslak mı tenin
saçların gibi..
bir hesapsızlık var aramızda
yarı çıplak bir sevişme kadar
Önemli değil evet/
içinde olup olmamam.
şimdi tüm
geçmiş zamanlarının
karşısında
sessizlik yakışır
yüzüne/hüznüne
şşş tamam
o duyduğun ses benim...
sen çokça güzeldin
ve ben kimsesiz
hı hı..
bakma oyle
içime dokunuyorsun
ciğerlerime
kör ve dilsiz kalıyorum
büyüyor içimin duvarlarına
çarpan seslerin
ders alıyorum gibi
bana ders verir gibisin..
şu an sadece
bu cümleyi çekip üzerime
yatabilirim
evet bunu yapabilirim
düşsel bir yanılgı olduğunu
bilsem bile yapabilirim bunu
sende bilirsin
etimin içinde sen
en büyük iknaM
olan sen
ruhum sen’ken
önce seni mi dinlemeliyim.
sonrasız susmalı mı yoksa
yüzümü alıp
ellerimin arasına
avuç içlerine
kapanmak istiyorum
is-ti-yo-rum seni
avuç içlerini sonra
ama sonra
şimdi eksiliyorum
eksilmekle meşgulüm
dengeliyorum kendimi
ne bir eksik
nede bir fazla
tanımsız kalıyorum birazda
kendimi düşünmek sizin hiç
içime alarak içini
seninle kapatarak
yüzümü aydınlatan
ışığa içerlerken
susup
derinden,
yaslanıp içimize
öylece b/akıyoruz
kağıttan gemilerle ki
suyuna bulaşıyorken
mavi
alışık olmadığın
mevsimlerin...
-herseferindedahaderine-
dalıp,
siliyorum
yazılmış onca sözü
bir anda
ve hiç çekinmeden.
bir mektuba benziyor
diye belki de
masal diye anlatılırdı
erken kalkılan sabahlarda
erken uyanmış çocuklara
değiş tokuş ediyorduk
deniz yıldızlarımızı
kırık gemilerimizle...
-geri dönmek olsun diye-
yakılmış limanlar/
yanılmamış doğrular
ne fark eder ki
renksizleşiyorsa
bebekleri gözlerinin
ve d-üşüyorsa
elasına/
içine,
derine
daha
derine…
koyu karanlığın
belirsiz Atlaslarına,
surlarına/duvarlarına.
yazılmamış kurallar
ve unutulmuş ahitler gibi,
dağılıyor
dağlanıyor
tenin ki
derin…….
bir mevsimden
diğerine taşıyıp seni/ıslak,
içinin sığınAKlarına
kaçıyorum şimdi.
için derin ve ıslak/
sırılsıklam bir su göçü
ip uçlarımı veriyorum
hiç öpmediğim
avuçlarının arasına
beni bul,beni çöz diye…
yokluğun kalabalık,
AKciğerlerime doluyor
iç çekişlerimin
huzursuzluğu
ve parmak izlerinden
bağışlıyorum tenini/
esirgeyerek…
bil ki sevgili;
hiçbir soruyu
cevaplandırılması için
sormadım ben,
keskin cevaplar
beklemedim
pencere önünde
savrulmuşluğunda
tülün ki
bağlamadım
saçlarını
dağıtmadım
çözmedim
lakin sakladım
yüzünü/yüzüm gibi
unutulmuş
gömlek ceplerinde
Yusuf kokarken
s-özünün
sahibi olurum diye..
offf zayıflıyor
kanatların
bana benziyorsun
yani in-sana..
kitle imha provalarına
çıkıyorum
göçe zorlanmış uluslar gibi/
seninle taşınıyorum
bir mevsimden diğerine.
sensiz
gömülemeyen
hiçbir yere
kefensiz ki
bir mektuba benziyor
ellerin diye
parmak izlerimi öpüp,
katlayıp,
nabzımı kırarAK
yırtman için gönderiyorum
şehir şehir...
taşınıyorum şimdi
bildiğin tüm adreslerden
bilindik bir cevap gibi
kayıp olmak
çekti içine/derine…
birazdan
kahve yapacağım
ışıksız bir kenti izleyip
derinden
teninden
iç çekişlerimin
beni soluksuz
bıraktığı
yokuşlarında
ön/sözlerine
muskalar asıp
sayfasayfa
okuyacağım
üfleyerek saçlarının
kırıklarına/
kırgınlıklarına
sonra
yağmuru dileyeceğim
bir renk
ancak böyle silinir
her seferinde
derin
daha derin/den…
(...)