Zamanın henüz saatlere bölünmediği, gecelerin karanlıktan değil düşlerden örüldüğü bir çağda, evrenin uzak kıvrımlarında kimsenin adını bilmediği bir ülke vardı.
Bu ülkenin göğü mavi değildi; her sabah başka bir hatıranın rengine boyanırdı. Bazı günler çocukluğun sıcak sarısına, bazı günler unutulmuş bir vedanın soluk menekşesine dönüşürdü. Dağlar yer değiştiren düşünceler gibi ufukta dolaşır, nehirler su değil, anılar taşırdı. Ağaçların dallarında meyveler yerine ihtimaller büyürdü; koparılan her ihtimal başka bir dünyanın kapısını aralardı.
İşte bu tuhaf ülkenin tam ortasında, adı olmayan bir varlık yaşardı.
Onun adı yoktu; çünkü kendisine verilen her isim, dudaklardan çıkar çıkmaz beyaz bir kuşa dönüşüp göğe kaçıyordu.
Bu yüzden herkes ona yalnızca "Yolcu" derdi.
Bir gün gökyüzünde daha önce görülmemiş bir şey belirdi.
Yeni bir renk.
Fakat bu renk gözle görülemiyordu.
Yalnızca kaybolan şeylerin ardından kısa bir anlığına beliriyordu; düşürülen bir gözyaşının, unutulan bir şarkının, yarım bırakılan bir sevdanın arkasında...
Yolcu, o rengin peşine düştü.
Çünkü içinde tarif edemediği bir eksiklik vardı.
Sanki ruhunun bir köşesinde, doğmadan önce kaybettiği bir şeyi arıyordu.
Yolculuğu onu önce Fısıltılar Ormanı'na götürdü.
Buradaki ağaçların gövdeleri kristalden yapılmıştı. İçlerinde yıllar boyunca söylenememiş sözler dolaşıyordu. Bir ağacın içinde bir çocuğun annesine söyleyemediği özür, diğerinde bir âşığın diline hiç gelemeyen itirafı dönüp duruyordu.
Rüzgâr estiğinde bu sözler birbirine çarpar, gökyüzüne ince bir müzik yükselirdi.
Yolcu günlerce bu ormanda yürüdü.
Sonra Ters Çöl'e ulaştı.
Burada kumlar yere değil, göğe düşüyordu.
Her kum tanesi bir anıyı taşıyarak yıldızlara yükseliyordu.
Çölün ortasında yaşlı bir kum tanesiyle karşılaştı.
Kum tanesi ona şöyle dedi:
"Bir şeyi bulmak istiyorsan, önce onun senden uzaklaşmasına izin vermelisin."
Yolcu bu sözü anlamadı.
Ama bazı cümleler anlaşılmak için değil, insanın içinde filizlenmek için söylenir.
Bu söz de öyleydi.
Yolculuğu yıllarca sürdü.
Belki de bir an bile sürmedi.
Çünkü bu diyarda zaman, insanların dünyasındaki gibi akmazdı.
Sonunda evrenin sınırına vardı.
Orada uçurumlar ya da duvarlar yoktu.
Evrenin sonu devasa bir senfoniydi.
Yıldızlar nota, galaksiler satır olmuştu.
Boşluk bile görünmez bir müziğin içinde titreşiyordu.
Ve tam orada...
Görünmeyen rengi buldu.
Fakat renk sandığı şey bir renk değildi.
Bir soruydu.
Sessizce bütün evrene şu soruyu soruyordu:
"Bir gölge, kaybettiği ışığı yeniden hatırlayabilir mi?"
Soru yankılanınca her şey sustu.
Dağlar yürümeyi bıraktı.
Nehirler düşüncelerini susturdu.
Yıldızlar bile ışıklarını bir anlığına kıstı.
Yolcu uzun süre cevap veremedi.
Çünkü o ana kadar bütün yolculuğunu kaybettiklerini bulmak için yaptığını sanıyordu.
Oysa şimdi fark ediyordu ki kaybettikleri onu bugünkü hâline getiren şeylerdi.
Sonunda gözlerini kapadı.
Kalbinin derinliklerine baktı.
Orada kırılmış hayaller, yarım kalmış umutlar, unutulmuş özlemler vardı.
Ama onların arasında başka bir şey daha parlıyordu.
Küçücük.
Narin.
Sarsılmaz.
Umut.
Ve Yolcu cevap verdi:
"Hayır."
Evren ürperdi.
Sonra sözlerine devam etti:
"Bir gölge ışığını hatırlamaz. Çünkü ışık aslında onu hiç terk etmemiştir."
O anda görünmeyen renk açılmaya başladı.
Bir çiçeğin ağır ağır açılması gibi.
Bir şafak vakti ufkun ışığa teslim oluşu gibi.
İçinden milyonlarca kapı doğdu.
Her kapı başka bir olasılığa açılıyordu.
Yaşanmamış hayatlara.
Kurulmamış dostluklara.
Henüz yazılmamış şiirlere.
Doğmamış yıldızlara.
Fakat Yolcu hiçbirine girmedi.
Çünkü ilk kez aradığı şeyin bir yer değil, bir anlayış olduğunu fark etmişti.
Kapıların önünde durdu.
Ve gülümsedi.
O anda göğsünde yıllardır taşıdığı eksiklik çözülmeye başladı.
Bir buz dağının güneşte erimesi gibi.
Bir düğümün sabırla açılması gibi.
İçinden ışık yükseldi.
Önce küçük bir kıvılcım.
Sonra bir nehir.
Sonra bir gökyüzü.
Ve sonunda bütün evrene yayılan bir şafak.
Dağlar yeniden yürümeye başladı.
Ama artık daha yavaş ve daha zarif.
Nehirler yeniden düşünmeye başladı.
Ama artık düşünceleri korkudan değil meraktan doğuyordu.
Gökyüzü ilk kez aynı anda bütün renkleri taşıdı.
Ve görünmeyen renk artık görünmez değildi.
Herkes onu görebiliyordu.
Çünkü o renk umudun rengiydi.
Tarifi yoktu.
Adı yoktu.
Ama onu gören herkes kalbinin içinde hafifleyen bir şey hissediyordu.
Yolcu ise yavaşça değişmeye başladı.
Önce bir kuşa dönüştü.
Kanatları sabah ışığından örülmüştü.
Sonra bir şarkıya dönüştü.
Şarkısı çiçeklerin açarken çıkardığı sesi andırıyordu.
Sonra bir rüzgâra dönüştü.
Ve sonunda bütün dünyanın üzerinde dolaşan görünmez bir bahara...
O günden sonra bu evrende hiçbir kayıp tamamen kayıp olmadı.
Bir çocuk düşlerini yitirdiğinde, rüzgâr kulağına yeni bir düş fısıldadı.
Bir insan karanlık günlerden geçtiğinde, ufkun en uzak köşesinde küçük bir ışık belirdi.
Bir kalp kırıldığında, kırık yerlerinden çiçekler büyüdü.
Çünkü evren artık büyük sırrını öğrenmişti:
İnsan bazen yolunu kaybeder.
Bazen düşer.
Bazen karanlığın sonsuza dek süreceğine inanır.
Ama en uzun gece bile içinde sabahın ilk ışığını taşır.
Ve umut, gökyüzündeki bir yıldız gibi değildir.
Çünkü yıldızlar sönebilir.
Umut daha çok şafağa benzer.
Ne kadar gecikir gibi görünürse görünsun, sonunda mutlaka gelir.
Bu yüzden hâlâ bazı geceler gökyüzüne dikkatle bakanlar, yıldızların arasında ince bir parıltı görürler.
Sanki görünmeyen bir kuş uzaklarda kanat çırpıyordur.
Sanki unutulmuş bir şarkı evrenin derinliklerinden yükseliyordur.
Ve o an insanın içine açıklayamadığı bir his dolar:
Henüz bitmedi.
Henüz geçmedi.
Henüz bütün çiçekler açmadı.
Çünkü dünyanın kalbi, en sessiz anlarında bile geleceğe doğru atmaya devam eder.
Ve umut, her şey tükendi sanılan yerde bile, görünmeyen bir bahar gibi yeniden doğar.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.