Bir iyiliği yapan değil, iyiliği gören hatırlamalıdır. cicero
Umut
Küçük hikayeler, büyük umutlar......
9. Bölüm

Küller Uyandığında

87 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Gece, şehrin üzerine yalnızca karanlığı değil, unutulmuş bütün yenilgileri de örtüyordu. Yağmur ince ince yağıyor, kaldırımlarda biriken sular neon tabelaların kırık renklerini taşıyordu. İnsanlar birbirlerinin yüzüne bakmadan yürüyordu; çünkü uzun zamandır kimse başka bir insanın gözlerinde kendine ait bir şey bulamıyordu artık. Bu şehirde herkes aynı hastalığa yakalanmıştı: alışmak.

Acıya alışmak.
Sessizliğe alışmak.
Eksik yaşamaya alışmak.

Göğün altında ağır ağır sürüklenen bulutlar, sanki yıllardır doğmayan bir sabahın yasını tutuyordu. Tren istasyonlarında bekleyen insanlar, gelmeyecek trenlerin saatlerine bakıyor; kahveciler soğumuş fincanları topluyor; pencerelerin ardındaki yaşlı kadınlar her gece olduğu gibi perdelerini aralayıp boş sokaklara bakıyordu. Çünkü insan, umut etmeyi bıraktığında bile bir şeylerin değişmesini beklemekten vazgeçemiyordu.

Şehrin tam ortasında, artık kimsenin dönüp bakmadığı eski bir köprü vardı. Demirleri paslanmış, taşları çatlamıştı. Altından geçen nehir ise karanlıkta siyah bir ipek gibi kıvrılıyordu. Rivayete göre yıllar önce biri o köprüde durmuş ve insanlara gelecekten söz etmişti. Kimse inanmamıştı. Çünkü insanların en büyük korkusu felaketler değil, mucizelerdir.

İşte o gece, köprünün altında küçük bir çocuk belirdi.

Üzerinde kendisine büyük gelen eski bir palto vardı. Ayakkabılarının biri yırtılmıştı. Islanmış saçları alnına yapışmıştı ama gözleri… gözleri tuhaftı. Sanki bir çocuğun değil de çok uzun yollar yürümüş yaşlı birinin gözleriydi onlar.

Elinde eski bir radyo taşıyordu.

Kırık dökük, paslı, çalışması imkânsız görünen bir radyo.

Çocuk nehrin kenarına oturdu. Şehrin uğultusu uzaktan boğuk bir dalga gibi yükseliyordu. Parmaklarını radyonun düğmesine götürdü.

Bir cızırtı duyuldu önce.

Sonra bir sessizlik.

Öyle derin bir sessizlikti ki, şehir ilk kez kendi kalp atışını duydu.

Ardından bir kadın sesi yükseldi radyodan.

Yumuşak ama sarsılmaz bir ses.

“Eğer bunu duyuyorsanız… henüz her şey bitmedi.”

O anda, sanki görünmeyen bir el bütün şehrin omzuna dokundu.

Elektrikler kesildi.

Sokak lambaları birer birer söndü.

Reklam panoları karardı.

Gökyüzü, yıllardır ilk kez yıldızlarını gösterdi.

İnsanlar durdu.

Pencereler açıldı.

Karanlığın içinde birbirini tanımayan yüzler aynı göğe baktı.

Ve garip bir şey oldu:

Kimse korkmadı.

Çünkü bazen insan, kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığında değil; ilk kez yeniden hissedebildiğinde değişmeye başlar.

Şehrin en uzak mahallesinde yaşlı bir saat ustası, yıllardır çalışmayan duvar saatinin yeniden tik tak ettiğini duydu. Hastane odasında ölümü bekleyen bir adam, haftalar sonra ilk kez doğrulup perdeyi araladı. Uyumayan çocuklar annelerine sarıldı. Sokak köpekleri ulumayı bıraktı.

Sanki dünya, uzun süren kötü bir rüyadan uyanmaya hazırlanıyordu.

Tam o sırada denizin kıyısındaki eski saat kulesinde bir ışık yandı.

O kule yıllardır terk edilmişti. Merdivenleri çürümüş, camları kırılmıştı. Kimse neden yandığını bilmiyordu. Ama ışık giderek büyüdü; sisin içinden yükselip göğe uzandı.

İnsanlar sokaklara döküldü.

Bir kadın ağlamaya başladı ansızın. Nedensizce.

Çünkü bazı duyguların sebebi olmaz; insan sadece içinde çözülür.

Köprünün altındaki çocuk ayağa kalktı. Radyoyu susturdu. Yüzünde küçük, hüzünlü bir tebessüm vardı.

Sanki beklediği şey sonunda başlamıştı.

O sırada şehrin üzerinde rüzgâr yön değiştirdi.

Deniz kabardı.

Ve yıllardır hiç çalmayan çanlar kendi kendine çalmaya başladı.

İnsanlar korkuyla değil, hayretle birbirlerine baktı.

Çünkü herkes aynı şeyi hissediyordu:

Bir şey geri dönüyordu.

Ama bu bir insan değildi yalnızca.

Bu, unutulmuş bir duyguydu.

Yıllardır küllerin altında kalan bir inançtı.

İnsanların birbirine yeniden güvenebileceği ihtimaliydi.

Ve belki de umut tam olarak buydu:

Karanlığın bitmesi değil, insanın karanlığın içinde bile yeniden ışığı aramaya başlaması.

Sabah olduğunda şehir değişmişti.

Binalar aynıydı. Sokaklar aynıydı. Gökyüzü hâlâ griydi.

Ama insanlar farklıydı.

Bir fırıncı kapısının önüne ücretsiz ekmek bıraktı. Hiç konuşmayan komşular birbirine günaydın dedi. Yıllardır çalmayan bir keman sesi açık bir pencereden sokağa yayıldı.

Ve herkes, adı henüz konmamış o şeyin gelişini beklemeye başladı.

Çünkü bazı hikâyeler bir insanın gelişiyle değil…

İnsanlığın yeniden uyanışıyla başlar.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL