Kış, o yıl şehre erken gelmişti. Daha kasım bitmeden sokaklar griye kesmiş, çatılara çöken sis insanların yüzlerine de yerleşmişti. Akşamları kalabalık caddelerde yürüyenlerin çoğu birbirine benziyordu artık: başı öne eğik, omuzları yorgun, gözleri başka yerde…
Aras da o insanlardan biriydi.
Her sabah aynı otobüse biniyor, aynı muhasebe ofisine gidiyor, aynı bilgisayar ekranına saatlerce bakıyor ve her akşam aynı sessiz eve dönüyordu. Hayatı kötü değildi belki ama eksikti. İçinde tarif edemediği bir boşluk vardı. Sanki yıllardır yanlış bir hayatın içinde yaşamış da artık bunu fark etmeye başlamıştı.
Bir zamanlar resim yapardı Aras.
Çocukken duvarlara gökyüzü çizerdi; annesi kızacağı yerde saatlerce onları izlerdi. “Senin mavin başka,” derdi hep.
Ama büyümek bazı şeyleri susturuyordu. Önce üniversite telaşı, sonra iş kaygısı, sonra para… Derken renkler hayatından sessizce çekilip gitmişti.
Bir akşam işten dönerken otobüsü kaçırdı. Hava buz gibiydi. Yağmur yeni başlamıştı. Sokağın köşesinde sarı ışıklı küçük bir sahaf gördü. Daha önce o yoldan yüzlerce kez geçmişti ama dükkânı ilk kez fark ediyordu.
Kapının üstündeki tabelada silinmiş harflerle şu yazıyordu:
“Kaybolan Şeyler Dükkânı”
İsmi tuhaf geldiği için içeri girdi.
Dükkân eski kâğıt, kahve ve yağmur kokuyordu. Raflar tavana kadar kitap doluydu. Duvarlarda eski saatler, haritalar ve çerçeveler asılıydı. Tezgâhın arkasında beyaz saçlı yaşlı bir kadın oturuyordu.
Rafların arasında dolaşmaya başladı. Kitapların sırtlarında garip isimler vardı:
“Yarım Kalan Cesaretler” “Geç Kalındığı Sanılan Hayatlar” “İçinde Hâlâ Bahar Olan İnsanlar”
Sonra en alt rafta ince, lacivert kaplı bir defter gördü. Tozunu üfleyip açtı.
İlk sayfada kendi adı yazıyordu.
Aras donup kaldı.
Sayfaları hızla çevirdi. İçinde çocukken yaptığı resimler vardı. İlkokulda yazdığı şiirler… Hatta yıllar önce kimseye göstermediği bir mektup bile.
Şaşkınlıkla yaşlı kadına döndü.
“Bu… nasıl olabilir?”
Kadın çayından bir yudum aldı.
“İnsanlar vazgeçtikleri şeyleri kaybetmiş sanır,” dedi sakin bir sesle. “Oysa bazı hayaller sadece bekler.”
Aras o gece dükkândan çıkamadı.
Yaşlı kadın ona eski ressamları anlattı. Hayatının yarısında resme başlayan insanları… Yetmiş yaşında şiir yazmayı öğrenenleri… Her şey bitti sanılırken yeniden başlayan hayatları…
Saatler ilerledikçe Aras içinde yıllardır kapalı duran bir pencerenin aralandığını hissetti.
Gitmeden önce kadın ona küçük bir kutu verdi.
“Bunu eve gidince aç.”
Aras kutuyu montunun cebine koydu. Yağmur dinmişti. Şehir hâlâ aynı şehirdi ama sokak lambalarının ışığı bile daha sıcak görünüyordu artık.
Eve vardığında kutuyu açtı.
İçinden küçücük bir boya fırçası çıktı.
Altında da bir not vardı:
“İnsan ruhu en çok, kendisi olmaktan vazgeçince yorulur.”
O gece Aras yıllar sonra ilk kez tuvalin karşısına geçti.
Başta eli titredi. Ne çizeceğini bilmiyordu. Sonra içinden geleni bıraktı sadece. Saatlerce durmadan boyadı.
Güneş doğarken karşısında kocaman bir gökyüzü resmi vardı.
Masmavi.
Tam çocukken çizdiği gibi.
Aras resme bakarken ağladığını fark etti. Ama bu, uzun zamandır taşıdığı ağırlığın çözülüşüydü sanki.
Günler geçti.
Artık her akşam resim yapıyordu. Önce küçük tuvaller, sonra büyükleri… Sonra bir gün cesaret edip birkaç çalışmasını küçük bir kafeye astı.
İnsanlar durup bakmaya başladı.
Bir kadın resimlerin önünde dakikalarca ağladı. Genç bir çocuk gelip “Bu resimde umut var,” dedi.
Aras o an anladı:
İnsan bazen yalnızca kendini kurtarmazdı. İçindeki ışığı yeniden yakınca, başkalarının karanlığına da küçük bir pencere açardı.
Aylar sonra tekrar o sahafa gitmek istedi.
Aynı sokağa yürüdü.
Ama dükkân yoktu.
Yerinde boş, eski bir bina duruyordu. Yan dükkândaki adama sordu.
“Burada bir sahaf vardı, yaşlı bir kadın…”
Adam şaşkınlıkla baktı.
“Evlat,” dedi, “orada yıllardır kimse yok.”
Aras bir süre sessiz kaldı.
Sonra cebindeki eski boya fırçasına dokundu.
Ve ilk kez gülümsedi.
Çünkü bazı mucizeler kanıtlanmak için değil, insanı değiştirmek için olurdu.
Aradan yıllar geçti.
Aras’ın resimleri başka şehirlere, başka ülkelere gitti. Sergiler açtı. İnsanlar onun tablolarının karşısında uzun uzun durdu. Çünkü resimlerinde tuhaf bir şey vardı:
En karanlık gökyüzünde bile uzak bir yerde mutlaka ışık görünürdü.
Bir gün bir sergide küçük bir kız çocuğu yanına geldi.
Elinde boya kalemleri vardı.
“Ben de resim yapıyorum,” dedi utangaçça. “Ama herkes bunun boş iş olduğunu söylüyor.”
Aras diz çöküp kızın gözlerine baktı.
Sonra cebinden yıllardır yanında taşıdığı o eski boya fırçasını çıkardı.
Küçük kıza uzattı.
Ve gülümseyerek şöyle dedi:
“İnsanların sana ne dediğini unutabilirsin… ama ruhunun ne olmak istediğini unutursan, bir ömür eksik yaşarsın.”
Küçük kız fırçayı iki eliyle tuttu.
Tam o sırada pencereden içeri gün batımının altın ışığı vuruyordu.
Ve Aras o an şunu hissetti:
Hayat bazen insana kapıları hemen açmazdı.
Önce onu karanlıktan geçirir, sabretmeyi öğretir, içindeki gerçek sesi bulmasını beklerdi.
Çünkü bazı umutlar filizlenmek için mevsimini beklerdi.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.