Bir iyiliği yapan değil, iyiliği gören hatırlamalıdır. cicero
Umut
Küçük hikayeler, büyük umutlar......
8. Bölüm

Hayatın Gayesi

109 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum


Gece çok geç yatmıştı genç adam. Hemen hızlı bir şekilde kalktı. Karanlıktan korkmazdı ama sevmezdi de... Hep açık bıraktığı lambayı kapattı, sonra yüzünü yıkamak için banyoya koştu. Yüzünü yıkadı. Suyu kapatmak için musluğu çevirirken aynada yüzünü dikkatle inceledi. 'Aslında Allah o kadar da kötü yaratmamış beni güzel adamım be' dedi. Musluğu kapatırken suyun gayesini düşündü: Temizlemek.
İçeri geçti, lambayı kapattığını zannetmiş ama kapatmamıştı. Lambanın gayesini düşündü: Aydınlatmak.
Hızla giyindi, geç kalmıştı staj yaptığı şirkete. İlk iş tecrübesinde böyle hatalar yapmamalıyım, diye serzenişte bulundu kendi kendine... Mayıs ayının ilk günleriydi. Güneş âdeta kızmıştı birilerine. Takım elbisesinin içinde kavruluyordu. Güneş, dedi. Güneş yakıyor bugün. Güneşin gayesini düşündü: Isıtmak.
Bitmek bilmeyen iç hesaplaşmalar, bir gayeye sarılıp yaşamalar, insanoğlunu kendisiyle savaşın ortasına iterdi. Ya da dünyada ne elde ederse etsin tatmin olmaz, bir dağ altın versen ikinci dağ altını sorardı nerede diye... Aslında elde edilen şeylerin ya da ulaşılan hedeflerin ebedi olmamasındandı, tatminsizliğinin nedeni. Neticede bir dağ altını yitirebilirdi insan...
Kaybedemeyeceği bir şey lazımdı. Hiç yok olmayan bir şey...
Amirinin, "Hey, genç aloo!" diye seslenmesi üzerine girdiği derin düşünceden sıyrıldı.
“Hayrola bu ne dalgınlık! Git bana Cemal Bey’e dün bıraktığın dosyayı alıp gel, hadi." Hemen gerçek hayata dönüp istediği dosyayı almaya gitti. Ama kafasının içindeki sesle savaş başlamıştı çoktan; düşünceler, hisler....

Belki de insanın mutsuzluğunun sebebi bir gayesi olmamasındandı ya da sonradan kaybolacak gayelere sarılmamasından... Onca yıl çalışır belki bir araba veya ev alabilirdi fakat o ev ya da araba, elinden gidebilirdi. Elinden gitmeyecek bir şeyleri kazanmalıydı. Ama o da bu dünyada var mıydı ki? Mesai bitmesine bir saat kala çayını yudumlarken bunları düşünüyordu genç adam.
Sahi insan neden doğardı ki? Anneme sormalıyım, dedi; zira beni o doğurdu. Yaratanla konuşabilsem keşke... Çünkü O yarattı beni. Annem bir sebep, dedi. Bunu öğrendim kitaplardan. Allah’a ne uzak ne de yakındı. Dedesinin öğrettiği duaları bilir, kandil günleri ve bayram arefelerinde dua ederdi. Arada bir de cuma namazlarına giderdi. Haksızlık karşısında sesini çıkarır, insanlara yardım etmeye çalışırdı. Eee, ibadet sadece namaz ile oruçtan ibaret değil ya! İçki, kadın ve kumar gibi şeylerden hep kaçıyordu. Belki de içsel hesaplaşmalar ve bir gaye bulamaması onu dine yakın tutmuyordu. Akşam eve gidince dinî kitaplar okudu, ahiret kavramını araştırdı. “Asıl gaye cennete mi gitmek acaba?” diye söylendi kendi kendine. Cennete gitmek için mi yaşıyoruz; iyilik yapıyoruz, ibadet ediyoruz ve günahlardan kaçınıyoruz. Ama kafasında acaba öyle bir yer var mı şüphesi de geliyordu. “Olup olmadığı belli olmayan bir yeri gaye edinmek doğru mu, değil mi?” diye geçirdi içinden. Sonra kitaptan Hz. İbrahim kıssasını okudu. O ateşe atıldığında karıncanın su taşıdığını görmüştü. İyi de, dedi; cennet varsa bile hayvanlar gidemeyecek ki neden iyilik yaptı öyleyse? O zaman gerçek gaye o da değil demek ki, diyerek bu duruma canı sıkıldı. Dışarı çıkmak istedi. Yolda yürürken düşünüyordu. Tamam, Yaratan var bunu kainattaki her şey ispatlıyor ama cennet ya da cehennem kafamı kurcalıyor. Biraz karanlıkta dolaştı. Aslında sokak lambaları aydınlatıyordu caddeleri lakin o içindeki karanlıktan çıkamıyordu. Bedeni yorgun, zihni karmakarışık bir hâlde evine dönüp koltuğa uzandı fakat uyuyamıyordu. Biraz telefonunu kurcalayıp her zamanki gibi geç uyudu.

Sabah olunca zamanında uyandı. Hele şükür kahvaltımı edip gidebileceğim işe, dedi. Çünkü kahvaltı yapmayalı çok uzun zaman olmuştu. Hemen elini yüzünü yıkayıp güzel bir kahvaltı sofrası hazırladı kendine. Peynir, tereyağı, bal ve reçel. Yanına da domates kesti. İki yumurta kırdı az pişmiş. Açık çayını da koydu. Çay açık olmasına rağmen çok şekerli içerdi. Hayatımız çoğunlukla acı, çayımız bari tatlı olsun, derdi. Kahvaltısını yaparken telefonundan sosyal medya hesabına girdi. Kim, nerede, neler yapmış bakalım Facebook’ta, dedi. Bir de ne görsün, herkes bir yas paylaşımı yapıyordu. Şehrin sevilen isimlerinden Adem amca vefat etmişti. Vay, dedi; dünya vay dedi, hayat. İçi acıdı. Şehirde tek tek insanlara sorulsa kimsenin arkasından kötü konuşmayacağı, hep iyi şekilde yâd edeceği bir zattı Adem amca. Hatta o gün işyerindeki herkes cenazeye katıldı, cemaat çok kalabalıktı. Âdeta şehir yasa bürünmüştü. Bütün bürokrat, iş adamı esnaf ve halk oradaydı. Çok etkilendi genç adam, oysaki birçok cenazeye katılmıştı; böylesine bir kalabalık ve ölen insana duyulan sevgiye şahit olmamıştı. Ne yaşamıştı ki Adem amca? Herhâlde, dedi genç adam; gayesine ulaştı yaşadığı bu hayatın. İnsanlar yaşarken de öldükten sonra da hep sevilmek istemez miydi?

Günler, haftalar geçmesine rağmen Adem amca unutulmamıştı. Hâlâ anma etkinlikleri yapılıyordu. Genç adam ise onun hayatını incelemeye koyulmuştu. Adem amca, dedi hayatın gayesine ulaşmış ki öldüğü hâlde bile hâlâ unutulmuyor. Araştırdıkça Adem amcanın çok yardımsever bir insan olduğunu öğrendi. Sağ eliyle verdiğini sol elinin görmediği türdendi yardımları. Dünya için de çalışmış evi ve arabası da olmuştu. Hatta çoluk çocuğuna yetecek kadar da mal mülk bırakmıştı geriye. Ama hayatın gayesi bu da olmamalıydı. İyice araştırmaya koyuldu. Dindar bir adam olduğunu da öğrendi Adem amcanın. Ne kıldığı namazı gören olmuştu ne de okuduğu Kur’an'ı. Bir sır gibi saklamıştı yaptığı ibadetleri. Çok dürüst olduğu, kimseye karşı en ufak bir yalanının, yanlışının olmamış olması şaşırtmadı genç adamı. Adem amca hiç unutulmuyordu şehirde. Yardım ettiği garibanların, yetim çocukların, ekmek verdiği insanların gözyaşları ve duaları hiç eksik olmuyordu.
Adına hayır kurumu kuruldu. Ailesine valilikten onur belgesi verildi. Ama en önemlisi de arkasından gözyaşıyla edilen dualardı. Aylarca araştırdı genç adam.

Bir gün Adem amcanın hayatının sırrına vardı. Yaşadığı sürece hep insanlara faydalı olmaya çalışmıştı. Ne bunun reklamını yapmış ne de insanların gözüne sokmuştu. Madem geldik üç günlük dünyaya bir faydamız olsun insanlığa, demişti hep. Ulaştı genç adam hayatın gayesine. Budur, dedi hayatın gayesi. Karınca misali, yanan ateşe su taşıyabilmek. Maddenin esir aldığı, insanların birbirine hiç güvenmediği ve hep ezmeye çalıştığı hayatta küçücük de olsa insanlığa bir faydası dokunmak. Sadece insanlık değildi, araştırdıkça çıkıyordu. Mesela sokak hayvanlarını beslediği, kış için onlara barınak yaptığı da ortaya çıktı. Ömrü boyunca faydalı işler yapanlar, ölse bile hep ölümsüz olurlardı. “Cennet diye bir yer varsa; Yaratan, Adem amca gibilerini alır oraya” diye geçirdi içinden. Hayatın gayesini anladı genç adam: ölümsüz olmak! “Sağdan verip sol bilmezse, Yaratan ile aranda kalırsa ibadet, ölümsüz olursun. Bedenen ölsen bile ölümsüz olursun.” diye geçirdi içinden. Adem amca ölümsüzdü. Aylar olmuştu toprağa gömüleli ama o ölmemiş hâlâ yaşıyordu. Yaptıkları iyiliklerle yaşıyordu.
Buldum, dedi genç adam; hayatın gayesini buldum. Birazcık dağıldı içindeki karanlık. Kendiyle savaşı kazanmak üzereydi. Daha bir mutlu bakıyordu hayata. O da öyle olacaktı Adem amca gibi. Öyle yaşayacak, öyle ölecekti. Bedenen ölse bile ölümsüz olacaktı. Hayatın gayesi ne cennet beklentisine girip iyilik yapmak ne de insanların takdirini kazanmak için iyilik yapmaktı... Hayatın gayesi karınca misali beklentisiz iyilik yapmaktı. Safını hep iyi tarafta tutmaktı.
O zaman ölünmezdi, hep gönüllerde yaşanırdı...

Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL