mehmet talip bilgil
304 şiiri ve 233 yazısı kayıtlı Takip Et

ÖĞRETMENİN ANILARI



Hey gidi yıllar, yıllar var ki dönüp baktığında çok şeyler gelmiş geçmiş. Fakirlikler, yoksulluklar, acılar, sızılar. Hüzün ve kederler, hepsinin yanında kahkahalar, sevinçler, düğünler, bayramlar daha nice unutulmaz anlar ve anılar. Yıl 1953 soğuk bir kış ayı bir bebek gelir dünyaya, ailede Sevinç en yüksek düzeye gelir, sağlık dilenir, hayırlı ömürlü olsun denilir. Bebek büyür yavaş, yavaş güler oynar apalar ve yürür. Abla ağabey çok severler bebeği şımartılır zaman, zaman.

Şimdiki konfor nerde var? Köylerde yaşantı bir daha gariptir. Fakirlik bundan da öte bilgi düzeyi atadan ecdattan öğrenilen güzel şeyler.

Bunlarla yetiştirilir bebekler. Benim şanssızlığım evi çekip çeviren babaanne, ya da anneanne yoktur. Rahmetlik annem kendi deneyimleriyle bizleri yetiştirmeye çalışmış
Çocukluk yıllarım tarlalarda toprak içinde geçmiş. Toprak dolmuş avuçlarıma, böcekler ısırmış ayaklarımı, ne hastalık yapmış nede mikrop kapmış. Sırrı galiba vücudun bağışıklık kazanmasından olsa gerek. Hayvanlarla iç içe yaşarmışız kuzularla koşmuş, taylarla zıplamışız. Benim kıratım vardı; yemini benim elimden yer, suyunu içmeye benimle giderdi. Tımarını sadece bana yaptırır, başkasına müsaade etmez huysuzlanırdı. Üzerine biner giderdik su içmeye

Koşar adım gider koşar adım gelirdik. Çok iyi hatırlıyorum; bir gün düştüm, acıdan kıvranırken başımda durdu boynumu yokladı ve yüzümü yalamaya başladı, kalkmadan ayrılmadı yanımdan, çok Duygusaldı. Düştüğümde çok üzüldüğünü hissetmiştim. Beni adeta sever ve korurdu ağzına elimi verirdim hiç ısırmaz başkası yanına yaklaştığında yanına bile sokmazdı. Ben 6–7 yaşlarına geldiğimde köyde okul yoktu. Bir başka köye gidiyordu çocuklar, ama ben gitmiyordum. Rahmetli babama ben okula gitmek istiyorum dediğimde köye okul açılırsa gidersin demişti. Şimdi hatırlıyorum, usuma müracaat ediyorum demek ki.
1963 te okul açılmış köyümüzde. Okul demek mümkünse tabi köy kahvesini okula çevirmişler. Seydi derlerdi bir ortaokul mezunu vermişler. Sopa ve korkuyla susturur, yapması gerekeni yarım yamalak yapardı. İkinci yılımızda esas bir öğretmen verdiler, ben yaş itibariyle biraz büyüktüm diğerlerine nazaran. Dolayısıyla gelen öğretmenin davranışlarını daha iyi anlar fırsatları daha iyi kollardım. Yıl 1965 şehir okulunda okumam gerekti geldik okumaya ama dayımın yanında çığırtkan bir manav olduk gitti hâsılı. O yıl babam baktı olacak gibi değil tekrar köye götürdü beni ve kardeşimi orada bitirecektik okulu. Nitekim öylede oldu.

1968 Yazı öğretmen okuluna sınava girdik. Bölge 5.cisi olarak kazandım. Mülakat tada başarı gösterince ilk adım atıldı öğretmenliğe. O yıl girdiğim sınavların tamamını kazanmıştım. Babam benim kaydımı yunus emre öğretmen okuluna yazdırdı. Benimde çok hoşuma gidiyordu. Okulum parklarının bahçelerinin tertip ve düzeninin iyi olması beni cezp etmişti. Bir ay kadar geçti babam beni başka okula almak istedi ama bu girişim başarısız oldu. Zira köylüm olan öğrenciler vardı. Hele bitanesi vardı ki arkadaşlar ona motor lakabını takmışlardı. Kısa boyu kilolu göbeği ile atıldı ileri, olmaz Halil emmi biz vermeyiz onu artık bizimdir dediler. Vermediler beni babama. Böylece öğretmen okullu olduk.

Babam baktı ki köylüler hep bir olmuşuz keyfimiz yerinde, içi rahatlamıştı galiba ki itiraz etmedi peki çocuklar dedi. Okuluma ilk ve son gelişiydi babamın. Bana okulun girişi çok cazip gelmişti. Asfaltın kenarında kantinimiz vardı. Oraya oturur çay içerdik, gelen geçen arabaların plakalarını okur onlarla oyalanırdık. Bazı günlerde köyün iki otobüsü vardı. Onların bir birini kovalayarak geçişlerini izler otururduk.

Bazen de yolcu indirirlerdi, biz hemen koşuşurduk bir tanıdık görebilir miyiz diye. Habip emmi biraz daha durur halımızı hatırımızı sorardı. Çolak oğlu Mustafa eğri oturur direksiyona. Kara yavru napıyorsunuz demesi bize doping gibi geliyordu. İlk yılımız çok güzel geçiyordu. Akşamları etüt yapılırdı. Saat 18 _00-den 19_00 kadar bir etüt bir saatlik. Bir yemek saati vardı. Yemek saati çıkışı çok hoşuma giderdi, en önde oburlar koşardı. Onları ardından inekçiler koşar biz ise ağır, ağır giderdik. İnekçilerle oburlar kapıda sıkışır bazen kavga ederlerdi. Girme önceliğini kapmak için. Herkesin yeri bellidir. Gidersin her masanın bir başkanı vardır, yemeği onlar dağıtırlar az koydun çok koydun kavgası olurdu çoğu zaman.

Çok çabuk yenirdi yemek, yemek yerken acele edildiği için; genelde kaşık çatırtısı koskoca salonu kaplardı. O kadar insan içinde yemek adabını bilip çok kibar yemek yiyenlerde vardı, ama adap bilmeyenlerde vardı. Hatta obur Ahmet (soyadını söylemeyeceğim) çatal fırlatırdı kızınca. Nöbetçi öğretmenler de bizimle yerlerdi yemeklerini. Benim örnek aldığım fen bilgisi öğretmeni vardı Günay DİKMEN, Günay hanım yemek yediği gün onu göz ucuyla takip eder kibarlığına imrenirdim. Çok iyi bir eğitici, iyi bir rehber, iyi bir arkadaştı (kendime hep örnek almışımdır) evet bizi yetiştirenler bizim yediğimizden, bizim yediğimiz yerde yerlerdi bu bizi motive eder, ya da buna onura eder diyelim. İzzet ustayla aram çok iyiydi ben onun yanında hep torpilliydim. İzzet ustanın şu sözünü hep örnek almışımdır ’İnsan beşer, şaşar’ benim için çok anlamlıydı bu söz. Bir başkaydı yemek hane saatleri, hatta Verilenle yetinenler çıkar, yemekhane tenhalaşır, oburlar sonu bekler. İzzet ustayı kandıra bilirse birer kepçe yemek alırdı. Yâda kırık dökük kalan ekmeklerini toplar cebine koyar sonra yerlerdi.

Size bir şey söyleyeyim mi, bizim yemek listeleri panolarda olmazdı ya nerde oludu diyeceksiniz (SÖYLESEM Mİ BİLMEM Kİ) söyleyeyim be ceketlerin önünde ve ön yakalarında olurdu. Ben çok dikkat ederdim ama yinede olurdu. Ekmeğimizi kendimiz üretirdik, ekmek arabası gelişini zamanını iyi tespit edersek çarpardık okulun bahçesinden kendi ürettiğimiz kelle soğandan da çalabildiysek efe dayıya yakalanma dıysak çok güzel yenirdi.

Akşam yemeğinden sonra bir saat kadar ara boşluk olurdu. O boşlukta bir kısım öğrenciler kantindeki göbekli hasanın çayını içmeye giderdi bir kısım öğrencilerde Ankara asfaltına yönelir ip gibi uzar giderdi gece ışığında ağızlarındaki sigaralar yanıp sönerken bir ışık cümbüşü olurdu aynen yıldızların yanıp söndüğü gibi. Sigar içmezdim ama yinede onlardan ayrı kalmazdım aradan sonra bir etüt daha vardı, sınıflara vardığımızda İnekçi Ali Yalçınkaya yı bulurduk. Hep çalışırdı. İnekçiydi ama bizden farklı not alamazdı. Etütlerde büyük sınıflardan ağabeyler vardı. Bizim başımızda çiftelerin Belpınar köyünden Yusuf Çiçek diye bir ağabey vardı. Efe vari yürür hep ağzını bükerek konuşur Çerkez olması ona biraz daha hava verirdi. Konuşan oldu mu ’bak ağzından girer burnunda bir kış kalır canına okurum’ derdi.

Etütten sonra yatakhanelere gidilir inekçiler yine çalışmaya kalırlardı. Şimdi müfettiş olan Cemil Boztepe den biryan tin alabildimse ben süslenmeye giderdim. Akşamları sinekkaydı tıraş olmazsan ertesi günü Orhan Musa dan azarı işitirdin. Bizim şimdilik öyle bir derdimiz yoktu ama mutlaka dişlerimizi fırçalar temizlik bakımımızı yapar öyle yatardık. Eğer nöbetçi Orhan Bekâr’sa saten saati geldiğinde yatakta olmazsan vay haline dövmez ama dövmekten beter ederdi. Koğuşumuz altlı üstlü çift ranzalı yüz kişilikti. Birbirimizden battaniye çalarsak daha bir tatlı uyurduk Bunlar hep şaka ortamında olan şeylerdi. Orhan Bekâr sabah gelir cebinden çıkardığı yirmi beş kuruşu iki parmak arasına sıkıştırır kapı camına hiç durmadan vururdu

Rahmetlik hiç kalkın demez ama o paranın sesi adamı deli ederdi. Cama parayı tıklatmaya başladı mı kır saçlı düzgün tıraşlı kafasına yukarıya kaldırır, iki güzünü de yumar seni hiç görmezdi istesen karşısın çekil git fark etmezdi. Rahmetli bizim beden eğitimi dersine girerdi. Her ders ona göre sanki hayatının dersiymiş gibi önemliydi. Bizi ip gibi sıraya dizer, gözlerini yumar yarım saat nasihat ederdi. Dazkırı’lı İsmail bazen gözlerini yuman Orhan Bekârın önünden çeker giderdi de hiç yokluğu bilinmezdi. En çok kullandığı cümle olmaz azizim derdi onun için lakabı _azizim _ kalmıştı. Bi şekilde kızdırmayı becerebilirsek eğer ozaman görmelisiniz Orhan Bekâr’ı. Elimallah fırtına gibi olurdu. Ağzı yüzü köpürür Kıpkırmızı olurdu. Biz her şeye rağmen çocuk sayılırdık, ilk yılımızdı zira Köyden yeni gelmişiz, anamızda yeni ayrılmışız nede olsa daha ağzımız süt kokuyordu.

Yıl 1968 Bizi yol boyundaki yatakhaneye vermişlerdi. Bize göre o yatakhane acemiler,(öğrenci deyimiyle )tıfıllar yeriydi. Okula iyi alışmış artık yunus Emreli olmuştuk. Okumanın zorlukları da yavaş yavaş çıkmaya başlamıştı. Kışa hazırlık için dağ gibi yığılan odunları hep bize taşıtırlardı. Biz tıfıldık ya. Biter mi be kardeşim günlerce hatta haftalarca taşırdık ellerimiz yara olurdu. Ne gariptir ki koğuşlarda bizi ısıtacak hiç bir şey yoktu kalorifer yoktu onu anladıkta sobada mı kurulamazdı. Düşünce doğru ama tersine baktığınızda yangını düşündüğünüzde hak verirdik idareye.

Ramazan ayı gelip çatmıştı, İdare oruç tutacakların listesini yapmıştı. Oruç tutacaklara gece yemek çıkarılırdı, ben hiç orucumu bırakmamıştım. İsmimi yazdırdım, gecede kalkmaya devam ettim ama bir gün izzet usta yemekleri pişirmiş ama herkesin midesi bozulmuş o gün bende kalkamamıştım. Okul ana baba günü olmuştu. Koşuşturmalar karıncalar misali kimi oyana kimi bu yana. Ben pis pis gülmüştüm. O gün kalkamadığıma sevinmiştim. Müdür Abdurrahman Özöğretmen gür sesiyle gürledi; bu çocuklar bize emanet edildi. Bunları korumak bizim görevimiz diyerek. Meğerse iyi durulanmayan deterjandan kaynaklanmış, tabii bunun bedelini birileri ödemiştir.

Henüz birinci sınıftaydık, bir birimimiz yeni tanımış yeni arkadaşlıklar kurmuştuk. Bu arkadaşlıklar zamanla büyük dostlukların oluşmasına neden olacaktır. Köylülerle de zaman zaman bir araya gelir köy anılarımızı tazelerdik. Bizim motor yine başlardı. Fort pense kamyonun özelliklerini anlatmaya. Mevlit Öztürk, hele bide yanında Rahmetli olan Ali Uçak varsa o gün sohbet neşeli olurdu.Taaa öncelere gidilir, traktör koşuları kim, kimi geçmiş ler.... Muhabbet çok iyi ama zaman kısa zil sesi beklenir. Gerçi zil diye bir şey yoktu, onun yerine bahçeye dikilmiş büyükçe bir tren rayı vardı. Saat geldiğinde nöbetçi görevliler bir demir tokmakla vururlardı. Müthiş bir gonk sesi dalga dalga yayılır taaa bize kadar, gelirdi bizlerde okulun yolunu tutardık,

Okulun bahçesinde büyükçe bir havuz vardı ona taş atıp halkaların yayılmasını seyreder girerdik etütlere, etütler nöbetçi öğretmene göre değişirdi genç bir öğretmense o gün nöbetçi iyi geçerdi. Çelik çomak nöbetçiyse vay haline kapıdan bile bakamazdık. Hele ki etüt başkanımız bizim köye komşu köydendi de ben biraz rahat ederdim.

Çete veli bizlerden biraz daha büyükçe idi. Etütlerde en çok onun sesi çıkardı o zaman toto mu derlerdi, yoksa loto mu derlerdi bilmiyorum ama hep onunla meşgul olur ders çalışmazdı. Faik dikmen diye bir öğretmenimiz vardı, kibar birisiydi hem de epeyce yakışıklıydı, Kayılı muhittin vardı bizim sınıfta, muhitti okula girerken dereceyle girmişti. Herkes bende dâhil ona zeki bir çocuk diye gıptayla bakardık. Boyu 1.20 var yoktu. Şubat tatiline az kalmıştı herkes babasına, anasına iyi notlarını göstermek için sabırsızlanıyordu.

Muhittin dedik ya Faik Bey bir gün etüdümüze geldi şaka muhabbet kırıla, Muhittin onunda ilgi odağıydı, Muhittin köye gidince babana söyle ayakkabılarına her gün azot gübresi koysun, halk diliyle şeker gübresi, O niye öğretmenim dedik hep bir ağızdan, boy uzatır dedi. Muhittin yaptı mı yapmadı mı bilmiyorum ama yapanlar olduğunu hatırlıyorum.

Konu tatile gelmişken şubat tatilinde Domaköy de yeni evlenen ablam vardı yenice yeğenim olmuştu. Ailede ilk yeğen olması bizi çok sevindirmişti, önce domaköy’e gidecektim yeğenimi görecektim. Ablamda bizi özlemişti saten Kürt kızın Mehmet ile evliydi. Ama bi sorun vardı Domaköy’e gitmek için bizim köyden geçilmesi gerekirdi. Eğer geçersem annem babam ne derdi bunlar arasında boğuşurken cin gibi çalışan aklım çözümü bulmuştu Emirdağ’ına gidip oradan Domaköy e gidecektim. Ve öylede yaptım. Ablam büyük adammışım gibi muamele etti bana benimde hoşuma gitti. Yeğenim tam sevilecek yaştaydı, daha yürüyemiyordu ama sevimliydi. Turanı hep o ilk haliyle sevdim saten. Ona olan ilgim hep diğerlerinden farklı oldu. Bir gün kaldıktan sonra, Hampa’nın otobüsüyle köyümüze geldim. Annem yağlı çörek yapmış. Çok sevdiğimi bilirdi, Babam yoktu evde hâlbuki pek kahveye gitmezdi. Rahmetli Kürt Mevlüd’ün kahvesindeymiş. Geldi elini öptüm hepsi on olan karnemi eline tutuşturdum. Çok hoşuna gitti. Kimin oğlu beee diyerek tekrarladı Karahalil’in kara yavrusuuuuuu dedi. Bu söz bana hep doping olmuştur. Rağbet fazlaydı. Bir gün sonrada Eskişehir çıraklık okulunda okuyan kardeşim Orhan da geldi. Ders çalışmak yok hep oyun vardı. İki hafta annemin buğulu yemeklerini kerme gibi kalkan kavurmalarını yedik güldük oynadık.

Dönüş yaklaştığında içimi buruk bir hüzün kapladı. Babam okumuş değildi ama iyi motive ediyordu bizleri! Hadi bakalım gara yavrular göreyim sizi köy bir parmak ısırsın derdi. Tabi bizde tabiri caizse gaza gelirdik. Rahmetli anam ceketimin yakalarındaki yemek listesini temizlemiş silmişti gidince biz yeniden yemek listesi yazardık nasıl olsa.

Eskiden öğretmen okulları bizim elbisemizi verirdi, birde kalın kumaştan palto derdik onu verirdi şimdiki giysiler yoktu o zaman paltoyu giydik mi içinde kaybolur palyaçolara benzerdik. O zaman sömestri tatili derlerdi, ya da şimdiki gibi şubat tatili. Tatil bitti evin yanından geçen Hampa’nın arabasına bindik onunla okulun yol boyundaki kantinde indik. İlk gördüğümüz göbeğiyle meşhur kantinci Hasan’dı. Kış bitmemiş aksine hırçın hava bize olanca hırsıyla muhalefet ediyordu. Kaymamak için yere ihtiyatlı basıyorduk.

Hiç gördünüz mü bilmiyorum ama girişte bir taç şeklinde okulun ismi yazılıydı bu yazının yere bastığı ayaklarının yanında dur işareti yapan iki silahlı jandarma canlı gibiydi sanki. Bizim köyden, bizden dört beş yıl kadar önce okuyan çolak Hüseyin’in oğlu vardı. Çok zeki olduğunu söylerlerdi. Çolak Hüseyin oğlunu ziyarete gelmiş, otobüsten inince hemen levha ve yanlarında duran jandarmalar karşılardı insanı. Hüseyin emmi kışın sisli bir gününde gelmiş, iner inmezde o levhanın yanlarındaki jandarmalar karşılamış. Hüseyin emmi usulca yaklaşmış jandarmanın yanına komutan ben oğlumu ziyarete geldim müsaade edersen demişti. Bu pozisyon aklımıza geldikçe gülerdik.

Birinci yılın ikinci yarısına başlarken yeni arkadaşlarımızla yeniden buluşmanın heyecanı sarmıştı. Sandıklı’lı Selahattin Demir’le karşılaştım. Hemen biraz ilerledik yine sandıklı’lı biraz esmer olduğu için çitlembik derdik, çitlembik Şevkiyle karşılaştık. Dinarlılar koyun gibi birbirini bırakmazlar öbek öbek toplu gezerlerdi. Valiziyle gelen hemen yatakhanenin yolunu tutar. Dolabına yerleştirirdi getirdiklerini.

Tatilden dönüşte yatakhaneler yiyecek kokardı. Çünkü gelirken arkadaşların anneleri yavrularına el emeği yaptıkları sevilen yiyeceklerini koyarlardı bavullarına. Gelenin bavulu hemen açılır getirilen neyse tadına bakılır ya bitirilir ya da saklayabilirse bir parçası kaçırılarak saklanırdı. O gün hemen hemen bütün okul gelmişti iyi bir disiplin vardı. Şimdi disiplin öğrenci lehine kalktı. Zeki Çakır nöbetçiydi.

Bilirmisiniz, bilmem ama uzun boyuyla iri tavırlarıyla heybetli bir adamdı doğrusu, ama baba adamdı bana göre. Şöyle söyleyeyim size iri elleriyle bir tutsa tek eliyle sizin ayaklarınızı keserdi yerden. Akşam nöbetinde bizlere nasihatler ederdi iki tane kızı vardı bizimle okuyan, birde oğlunu biliyorum. Ama hiç bizden ayırmazdı onları. Bize nasıl davranırsa onlara da aynı muameleyi yapardı. Küçük kızı için içinde olsa ilgimi çeker di Belli edemezdik tabi öğretmen kızına nasıl diyebilirsiniz seni seviyorum. Mümkün mü? Her şeye rağmen kızlarını iyi yetiştirmiş aynı zamanda iyi bir baba olduğunu düşünüyorum.

Benim ikinci yarıda biraz tembelliğim oldu. Bunu fark eden Zeki Çakır bir ün yolda yürürken arkamda iri bir şey değdi omzuma, baktım ki Zeki bey Takip etmiş olmalı yalnız zamanımı gözetmiş demek ki. Çok hoş samimi ve duygulu bir nasihat çekti. Beni takip edeceğini söyleyerek gitti. Öğretmen okullarının başarılı olmaları bundan olmalıydı herhalde Çalışmanda tembelliğinde takip altında olurdu. Öğretmenlerin tümü Sanki bir psikolog gibiydiler. Nasıl bir yetişme tarzı hala merak ederim.

Hepside ucuz kahramanlıktan uzak, hayatın tüm zorluklarını gülerek yenen, adeta zorluklarla alay eden bir zümre. Hala imreniyorum onlara. Zeki beyin uyarısı iyi gelmişti. Derslerim düzelmişti. Nisan ayı geldi. Orhan Kerzi diye bir arkadaşımız vardı. Uzun boylu (8 erkek)çocuklu bir ailenin şımarık fakir çocuğuydu.

Bize göre muzip biriydi. Çiftelerin Bingeşik, diğer adıyla, Çatmapınar’ lıydı. Yanına öğretmen olamayan Mustafa Kök’ü alarak (sonradan öğrendiğime göre polis olmuş) Avrupa’dan gelen plastik bir yılanı herkese uzatarak korkutuyorlardı. Boş geçen iki saatlik bir dersimiz vardı. Mete Gönenç nöbetçi olduğu için o dolduracaktı.

Gün bir nisan bindokuzyüz altmış dokuz. Mete Bey gelmeden şımarık Orhan, Mustafa’yla beraber plastik yılanı defterin arasına koydular sınıfça da sözbirliği yapıldı kimse isim vermeyecekti. Dersler işlendi ikinci saatin sonunda Mete Bey tam çıkacaktı ki Orhan defteri işlemediniz öğretmenim diye söyledi. Biraz peltekçe konuşurdu Mete Bey öylemi yavucummm diyerek döndü. Kürsü ile masa arasında ayakta defteri açtı, tam bir nisan diye hep bir ağızdan bağıracaktık ki defteri açması ile yere yığılması bir oldu. Tam bir soğuk duş. Sınıf içinde telaşlandık tabii ama kendini çabuk toparladı Esas olanlar bundan sonra oldu.

Mete Bey plastik yılanı eline aldı. Bu işi kimin yaptığını sordu. Sözleşmiştik ya kimse söylemeyecekti, öylede yaptık. Kimsenin ağzını bıçak bile açmıyordu. Yılan elinde sıradan vurmaya başladı Mete Bey ama her değdiği yer kabarıyordu. Orhan şuanda emekli öğretmen dayanamadı bizim haksız yediğimiz sopaya kalktı mertçe kendisinin yaptığını söyledi. Tabi sopa yendi ama bir ceza yönüne gidilmedi.

Gündüzlü okuyan kız öğrenciler sadece bizim sınıfta vardı. Başka sınıflarda yoktu. Düşüne biliyor musunuz? Ergenliğe girmiş bir erkeğin kız arkadaşlarının önünde sopa yemesi saten sopa dokunmadı bize; kız arkadaşlarımızın bakışları bizi daha çok acıtmıştı. Seher güzel bir kızdı, onun bakışı benim başımı yere eğmişti. Hele muazzez’in bıyık altı gülüşü. Ya Sezenin (Şu an Osmangazi üniversitesi makine mühendisi prof.)karışık belirsiz bakışları yere gir daha iyi. Bu hengâme geçti, geçti ama deldi geçti.

Nisan sonlarıydı. Sınavlar yoğunlaşmıştı. Derslerde not alırdık aldığımız notları da akşam etütlerde temiz defterimize el yazısıyla geçirirdik. Böyle yapınca öğrenme daha kalıcı olurdu. Yazılılar yaklaştıkça; Dersine göre kopyalar hazırlanırdı. Büyük mü oldu. Tekrar küçültülürdü. Kimi zaman kâğıda, kimi zaman ellere kimi zaman, masanın gizli yerlerine hazırlanırdı ama bu esnada yazılanlar öğrenilmiş olurdu. Kopya çekmeğe ihtiyaç kalmazdı. Kızlar kopya konusunda bizden daha şanslılardı. Neden mi? Tahmin edin işte. Sene sonu yaklaştı, yazılılar bitti geçenler rahatladı. Geçemeyenler yazın gelip bir ay kurs gördükten sonra sınava girecek geçebilirse geçecekti.

Bir konu öğrenilmeden bir üst sınıfa geçmek mümkün değildi mutlaka öğrenilecekti öğretmen okullarının özelliği buydu. Af yoktu saten. Bazı beceri dersleri vardır. Resim, müzik, biz iş teknik derdik, beden eğitimi, gibi derlerden bile kalıp okuldan atılanlar olurdu. Gomalak Rıza’nın parlatılamayan bir iş malzemesi not alamazdı. Gomalak rıza cilayı fazla vermez adeta pamuğa koklatırdı. Bizde napalım gayri ihtiyarı çalardık, onu da bilir notu yine kısardı. Benim müzik yeteneğim yoktu bir türlü beceremezdim. Bir öğrenci mutlaka ya fülüt ya da mandolini kullanması gerekirdi. Ben ne çalmayı becerdim nede tempo tutmayı biri çalışsa biri dururdu, üçü bir arada hiç çalışmadı. Bende beden eğitiminde çok iyiydim. İlk yıldan itibaren atletizm takımına seçildim. Onun sayesinde müzikten de geçerdim. Tevatür olmasın ama müzikten birden başka notum olmadı herhalde. Okulda atletizm sayesinde sevilen birisi haline gelmiştim

Köye gitme zamanı gelmişti herkes memleketlerine gidecekti son günler hüzünlü geçmeye başlamıştı. Hem arkadaşlarımızdan ayrılacaktık hem de rahat hayattan anne ve babanın disiplinine girecektik. İş yoğunluğunu düşünürseniz üç ay epey bi uzun zaman olacaktı. Ben kız kardeşim Senem’in benim için biriktirdiği yumurtaları yiyecektim. Annemim yağlı çöreklerini de özlemiştim. Benim için yaz dönemi traktörün üzerinde geçer ve hep iş yükünü ben çekerdim.

Traktör iri güçlü bir makineydi. Oturağına oturduğumda kaybolurdum. Çok ekerdi babam. Pancar ekildiği yıl daha çok işimiz olurdu. Başka köylerden işçi getirilirdi. Ben işçiyi genelde Bağlıca, Aslanlı, Burnarkaç, Dikili kaya buralardan alırdım. Gece üçdört gibi işçi toplanır saat yediye kadar tarlanın başına gelirdik. Önce bir saat kadar çalışılır daha sonra kahvaltı yapılırdı. Ben işçiyi indirince köye gider helva, reçel, sakız gibi gönüllerini alacak yiyecekler alınırdı. Bu işçilerin çok hoşuna giderdi. Böyle yaparsak köye vardığımızda, işçi bulmak kolay olurdu.

Ben okul arkadaşım olan bağlıca köyüne çok giderdim Şimdi müfettiş olan Cemil Boztepe’nin annesi gil de yatardım. Çocukların adı çok hoşuma giderdi. Böbüş. Şeker Ahmet falan. Anası çok mübarek bir kadındı. Müfettiş Nazmi’nin ablasıydı, ama ona hiç benzemezdi.

1969 yazı pek çok pancar ekilmişti. Babam hep derdi sana güvendim ektim bu pancarları. Tarlada sulaması çok zor olurdu. Alan derler köy yerlerinde; suyolu sizin anlayacağınız. Açılır ve tarlaya su akıtılır ve sulanırdı. İki haftada biterdi tarlanın sulaması. Pancarlar büyüdükçe sulama daha zorlaşırdı. O yaz epeyce yorulmuştum. Bakmayım şu göbeğimi o zamanlar hep elli altı kilo kalırdım. Traktör üzerinde yanar kapkara olurdum arkadaşlarım yazın geldiğinde hep benim gibi olurdu demek ki öğretmen okulları fakir köy çocuklarıydı. Yanma deniz yanması değil; güneş altında çalışmaktan kaynaklanan yanmaydı. Bu yazda bitmiş harmanlar kaldırılmış, biraz rahatlamıştık ki, Okullar açıldı. Çok fazla hazırlık yapmazdım. Ben nasıl olsa ayda bir giderdim köye. Yinede giysiler yenilenir ayakkabılar alınırdı.

Yaşça biraz daha büyümüş, seslerimiz değişmiş olarak okula dönerdik. Kardeşim Orhan çıraklık okulunda okuyordu. O Eskişehir merkezine gelir. Teslime halamın yanında kalırdı Teslime halamı çok severdik. Belli etmesem de ben halamı çok severdim. Okulda bir iki hafta kalsam onu özler evine elini öpmeye giderdim. Çok sevdiğimi nedense belli etmez saklardım. Teslime halamın dört oğlu, gül gibi birde kızı vardı. İkide biz olurduk. Altı erkek bir hava garibim naspın. HALAM ONU ÇOK SEVERDİ ONUN İÇİN BİZ ONA SATAŞAMAZDIK.

Bekir ve Zekeriya ile bazen kavga ederdik halam hep benden yana olurdu. Onlar çok cesaretlenmesin diye herhalde. Rahmetlik güllü halam köyde kalırdı ama onun çocukları Eskişehir’de çırak olarak çalışırlardı. Bazen de onların yanına gelirdim. İkinci sınıf olmuştuk okul açılmış, dersler iyiden iyiye başlamıştı. Bizim sınıfa on beş kadar kız arkadaş almışlar; yani yüzde elli yüzde elli, yarı yarıya sizin anlayacağınız. Fırıncının kızı vardı Seher ben onunla ilgileniyor kurlar yapıyordum. Güzel bir fiziği vardı. Ama biraz derslerinde zayıftı. Bazen gece etütlerine gelir beraber otururduk Diğer arkadaşlardan kıskananlar vardı. Hele çete Veli rahmetli hiç hazmedemezdi. Bana çok kızar bazen de kavga ederdik.

Kış yaklaşmış derslerden yazılı olmaya başlamıştık. Kızlarla ilgilenen arkadaşlar diğerlerinden daha çok çalışırlardı. Kız arkadaşlarına mahcup olmamak için. Bir yandan dersler devam ederken bir yandan da beden eğitimi öğretmeni murat Kılıç ile atletizme çalışıyorduk. Öğretmen okulları spor dalında da çok faaldi. Birincilikleri sıra sıra kupalarla süslerdi. Murat Kılıç çok sert bir öğretmendi. Okuldan çıkarır eski Ankara yolunda tarlalıklardan koşarak gider, tekrar Ankara yolundan petrollerden dolanır gelirdik. Gelince bir duş alır sonra eşofmanların eteğine doldurulan çerezlerle etütteki arkadaşlarımızın yanına giderdik. Biz mi çerezi yiyemezdik tabii. Neden mi? Bitmişiz saten nasıl yiyebiliriz ki. Dağıtırdık arkadaşlara.

Milli atlet: Mehmet terziyi ben o yıl tanımıştım. Bir yarışta onun la beraber koştum Ama o ince fiziği uzun boyu ve hiç bitmeyecek gibi yoğun enerjisiyle üstümüze bir tur atmıştı.Bizi siz öğretmen olacaksınız diye motife etmişlerdi sen atlet olacaksın deselerdi elimden tutsalardı bende terzi gibi çok fevkalade atlet olabilirdim. Ama biz öğretmen olacaktık, örnek olacaktık,dikkatli olacaktık..... Çoğalt çoğalta bildiğin kadar. Yanlış anlamayın yadırgamıyorum. Bu sihirli sözcüktür beni idealist öğren yapan. Okulun dersliklerinin olduğu binanın en alt katındaydık.

O yıl şubat tatilinin geldiği sıralardaydı galiba Emin yanık diye bir öğretmenimiz vardı. Yazmak isteme semde yazmadan geçmekte istemiyorum Bütün okul ona ’mal’ derlerdi. Bu öğretmenimiz çok zeki ve aklında tutabilen unutmayan bir zekâya sahipti. Bütün okuldaki çocukların numaralarını bilir notlarını tek tek söyler nereli olduklarına varıncaya kadar tereddütsüz söylerdi. Çok iyi bir öğretmen olmasına rağmen sevimsiz gelirdi. İtici bir özelliği vardı. İkinci yılın yarısında Emin Bey’i bir arkadaşımız bizim bulunduğumuz koridorda dövmüştü. Bu üzücü bir şey di ama olmuştu. Nedeni neydi bilmiyorum ama arkadaşımız okuldan atılmış, geleceğini söndürmüştü.

Şubat tatili sanki erken gelmişti bu yıl. Her yıl tatili iple çekerdik ama bu defa öyle olmadı. Ben tatile gitmek istemiyordum. Seher ile olmaktan onun çevresinde olmaktan mutlu oluyordum. Çocukça bir şeydi ama: İçim öyle istiyordu. Kalmak zordu onun için Köye gitmek zorundaydım Öylede oldu. Gerçi annemin yemeklerini özlemiştim. Kardeşlerim bana yumurta toplamışlardı onların bu duygularını boşa çıkarmak bir öğretmen adayına yakışmazdı. Gittim tabii ki

Tatil dönüşü gelmiş çatmıştı: Bu defada köyden dönmek zor geliyordu insana. Okula gelince mutlaka arkadaşlarla paylaşman gereken bir şeylerin olmalıydı olmazsa insan başına çorap örerlerdi. Mete zoru da olsa mutlaka yiyecek getirirdik. Sandıklılı Recep gülene yetmezdiniz alimallah yiyecek bulamazsa seni yerdi. Şivesi hoşuma gider onu çok kızdırırdım. Kızınca patır putur bir şeyler söyler bende gülerdim. Kara yavrunun otobüsüyle geldik okula. Cemil Boztepe, Sefer Okka, Ali Gürleyen birde ben olduk mu değme keyfine Şimdi müfettiş olan Hüseyin Yemenici (ŞEREMET) Zeki çocuktu. Matematik özel ilgi alanıydı. Yaşar Çengel yamuk yamuk yürüyerek bizi karşıladı. Hoş beş ilk günler böyle geçerdi. Dersler başlar maraton hızlanırdı ama benim için hızlanan bir şey daha vardı. Sosyal etkinliklere katılmak ve görev almak. Çok hoşuma giderdi. Atlet olduğum için okulun büyüğü küçüğü de beni tanırdı. Bu benim için büyük bir avantaj sağlardı. Dolayısıyla öğretmenlerle olan diyoloğum da çok güzeldi.

Daha küçük sınıflardayken, okulun sosyal etkinliklerinde görev almaya başla mıhtım. Bilhassa okulun hafta sonlarında piyes, tiyatro, Filim izleme gibi etkiliklerin getirilmesi, izlenmesi gibi faaliyetleri kültür edebebiyat kolu olarak getirilir yetiştirilirdi. Bolvadın’li Kel Mevlüt vardı. Bizden bir iki sınıf büyük sınıflardaydı. Bana hep yakınlık sağlamaya çalışırdı, ben de onu hiç sevmezdim. Derdini sonradan anladım Seher’e dakılmakmış derdi. Ben sınıfta biraz cesur ve yaşça da bir veya iki yaş büyüktüm. Günyüzü’lü Niyazi’de araşıra gelirdi sınıfa, onların gelmesi demek onlarla cebelleşmem demek. Bunu bildikleri için de benimle iyi geçinmeye çalışırlardı.

Zannedersem ikinci yarıyılda idi rehberlik dersi diye bir ders konmuştu derse bayan bir öğretmen giriyordu. Bu bizim derse rağbetimizi artırmıştı. Zira bayanların dersleri daha kolay kaynatılabiliyor. Duygusal sorularımıza cevap bulabiliyorduk. Bazı arkadaşlarımızın taşkınlık yapmasına gönlümüz razı olmaz ufak tefek çatışmalar çıkardı. Bu sorunlar bazen etütlere kadar taşınır, gece boyu sürerdi. Ama bir arada olma zorunluluğumuz olduğu için çabuk barışılır olay büyümezdi. Sene sonu gelmişti. Her yılki gibi köye gidilecek Çalışılacak dönülecekti. Okulun kapanmasına yakin bir zamandı Mahmudiye de at yarışları yapılırdı. Bu yarışlara bizde giderdik. Orada bizleri taciz eden kızlarla bir günlük bir şamata yapar dönerdik. Ama bazen bizim istediğimiz gibi gitmez ilçenin baba yiğitleri bizi hırpalarlar okula bazı yerleri hasar görmüş yiğitler olarak dönerdik. Bazen de yiğitlik falan dinlemez bizim köylü Emine Taylak’ın annesinin evine sığınırdık. Okula dönünce de harpten cıkmış gazi gibi yara, bere içinde gelirdik. Bu da arkadaşların alay etmesi için en uygun fırsattı.

----- Bu yılda sınıfı geçtik hasarsız köye gittik. Alikan, ağacı olmayan çöl gibi bir köy, pancarlar ekilmiş sulanmak için beni bekliyordu. Nadas zamanı da gelmişti; traktörün üstüne bindiğinizde bir ay eve giremezdik. O yıl büyüğüm askere gitmişti. Bütün işler sırtıma kalmıştı. Köyde bir iki gün gedikten sonra; römorka çadır çekildi. Nadas için bütün hazırlıklar yapıldı.90 dönüm derler bir tarlayı sürmeye gittik; Hasan ağabey tarlaya varır varmaz yattı uyudu ama ne uyku; uyanmak bilmiyor, gece yarısı oldu yine kalkmaz bu arada ben epeyce bir yeri surdum.

Rüzgârın etkisiyle egzozdan gelen ilik hava uykumu getirmişti. Bir ara uyumuştum başka tarlalara geçmişim. Epeyce bir yer gittikten sonra traktör buyu bir sarsıntı yaptı o zaman uyandım. Bambaşka bir yerdeyim, izimin üstüne geri dondum tarlayı öylece buldum. Göcenlerin Hasan hala uyuyordu. Baktım benimde devam edecek halim yok bende yattım. Uyandığımda Öğlen olmuştu. Hasan ağabey hala yatıyordu. Bu kadar uyku uyunur mu? Bilmiyorum ama bildiğim su ki bu is Hasan abi’ye göre değildi. Ertesi günü o tarla bitti. Başka tarlaya gidilecekti; hasan abiye metezoru traktörü verdim ve yattım. Hele ki biraz çalışmış ben çok uyumazdım. Oturduk beraber yemek yedik. Yemeğimiz domates biber soğan buna benzer kuru yiyeceklerdi.

Her yıl babam epeyce bir icar tarla alır ve ekerdik bu yaz da epeyce ekilmişimiz vardı. Arpalar biçilmeye başlanmıştı. Ortaköy’lü körlerin Kazım’ın tarlalarınıza biz ekiyorduk. Öyle güzel bir urun vardı ki; üç bin teneke kadar arpa çıkarılmıştı. Bekçi olarak beni koydular. Basına Bocuk derlerdi uzaktan da bize akraba düşerdi. Onun evine yakindi on beş yirmi metre kadardı. Gece yatarken arpaya iz çekilirdi ki çalındığında belli olsun dua. Bir hafta kadar oldu usanmıştım; Bir gece uyuyamadım gece yarısını geçtikten sonra bir ses duydum. Baktım ki bocuk emmi arpayı çuvala doğduruyor, hiç ses etmedim daha çok alsın istiyordum zira usanmıştım.

Tam isyan edecektim ki. Arpanın elenmesi cerden çöpten ayrılması gerekirdi. Rahmetli Kor Ali’nin gelini, ablam daha sonra Halim’in Muhittin’in hanimi olacak olan, Keşoğlu’nun kızı Kezban daha birkaç genç kız geldiler; on gün kadar eleme isine devam ettiler. Bu tur çalışmalar olurken çuvallar dolusu arpa bakkala götürülür, lokum, kurabiye alınır ve oturulur yenirdi. Bende sık sık bu işlemi yapardım sanki arpa bitsinde köye döneyim diye. Nihayet arpa elendi bitti.

Satılmak üzere; römorklara yüklendi Cifteler’e götürdük bitinceye kadar ayni işlem. Satılan arpanın parasını alınca oturağın üstündeki minderin altına koyar tomarıyla "eve verirdim. Bir defasında o zamanın parasıyla 23 bin lira aldım, tertibim rahmetlik deli kadir’in Ethem ile köye dönüyorduk; Traktörü vitesten attım. Hızlandıkça hızlandı. Köye dönüş yoluna geldiğimde hâkimiyet benden gitmişti. Direkt olarak şarampole attım traktörü, karşıya atladık ama gel birde bizden sor. Etem köye varasıya bir paket sigara bitirdi. Garibim bir yıl sonrada intihar etti.

O yıl hâsılat çok iyiydi, hemen hemen her vatandaş çıkardığı mahsulden memnundu. Ağustosun sonlarıydı, biz harmandan kalktık. Harmandan kalktık sözü bir deyim haline gelmiştir köy yerlerinde. Okul vakti de yaklaşmıştı. Bir yandan okula hazırlanırken bir yandan da kalan işleri toparlamaya çalışıyordum. Geride kalanlara ağır iş kalsın istemiyordum. Rahmetlik, annem benim için gerekli giysileri gelen bohçacılardan almış hazırlamıştı bile.

Köyümüzün bohçacısı vardı. Biz ona Çingen haçça sı derdik. Köylere bohçasıyla gelir, paralı parasız dağıtır gider daha sonrada parasını toplamaya gelirdi. Bizde kalır yatar ertesi günü çiftelere dönerdi. Bazen de bize kızardı Çingen haçça sı deme şopar sümüklü derdi. Bana; ya ne deyim derdim. Hatça halam desene derdi; Gülüşürdük çok mütevazı bir kadındı. Sanki bizden birisi gibiydi.

Yıllar sonra Eskişehir de bir okulda müdürlük yaparken arkamdan gelen ses bana taaaaaa geçmişleri hatırlatmıştı. Dönüm baktığımda ne göreyim, Çingen haçça sı değil mi, döndüm elini öptüm. Haçça hala hoş geldin dedim. Kim olduğumu sordu, Keçe Meryem’in oğlu Mehmet âli dedim. O zaman daha bir şefkatle baktı bana, Lan sümüklü o sen misin dedi. Evet dedim. Aldım haçça, halamı öğretmen odasına götürdüm. Bakın bu benim haçça halam dedim. Duygulandı ağladı hiç unutmuyorum. Neden öğrenmenler odasına götürdüğüme gelince: Nazımın geçtiği kızım yaşında bir kaç öğretmen vardı, Ayla, Anasınıfı öğretmeni. Onlara ben Çingen haçça sı gibi gezmeyin derdim. Sırf onlar görsünler diye götürmüştüm.

1970–1971 yılı üçüncü sınıfı okuyacaktım. Bavulum hazırlandı. O zaman okullu oldun mu birkaç tane mendilin olmalıydı. Rahmetli annem bir tane almış, az dendi ama o yıl ilgi duyduğum bir köylüm, kız bana bir mendil hediye etmişti. Bir köşesine Adımı işlemiş. Bende var diyecektim ki, böyle şeyler konuşmak ayıp sayılırdı büyüklerin yanında Neyse ki dilimi tutabildim ben alırım diye yetindim. Çolak oğlu Mustafa’nın, namı değer gara yavrunun arabasına bindim. Okulumun yolunu tuttum. Okulun girişinde indim. İlk karşılaştığım kimdi dersiniz? Sıra arkadaşım Seher’di. Biraz muhabbet ettik. O Eskişehir’e gitti bende yatakhanenin yolunu tuttum. Dönem başladı, okul cıvıl cıvıl olmuştu. Arkadaşlarımın hemen hemen hepsi köy çocuğu olduğu için, güneşin altında yanmışlar, kapkara geçmişler bende dâhil, yüzleri kelleşmiş olarak geldiler.

Derslerin yerleri, sınıflarımız belli olmuştu. Biz alt kattan bir kat üste çıkmıştık. İyi bir sınıftı. Bir oturakta üç kişi otururduk. Duvar tarafına ben oturdum. Her zaman orada oturacaktık artık. Sezgi Gönenç Türkçe dersine giriyordu. Oturduğum duvara göz şekli çizilmişti. Oklarla da bölümlerinin ismi yazılmıştı. Silmeye çalıştım ama mümkün olmadı. Zira şeffaf yağlı boyanın altında kalmıştı. Kazımadan boyayı silinmek mümkün değildi. O işi yapmak bizim işimiz olamazdı ama o gerçeği o öğretmenlerinde kabullenmesi gerekirdi. Bir ay iki ay gibi bir zaman geçtikten sonra yazılılar başladı. Sezgi Gönenç hanımında yazılısı vardı.

Yazılı sorularını boş kâğıtlara yazdık. Daha cevaplamaya başlamamıştık ki Sezgi Hanım o göz şeklini gördü. Bana ne olduğunu kendisine izah ettim. Yinede beni oradan kaldırdı bu benim onurumu kırmıştı. Yazılılar okundu. Benim yazılım çok iyi olmasına rağmen ’bir geldi. İtiraz ettim nedenini sordum kopya çekmekten dedi. Ben kopya çekmedim o şekli ben çizmedim desem de ikna edemedim. İkinci yazılılar oldu. Yine beni yerimden kaldırdı. Yazılılar okundu. Yine ’Bir’ neden diye sorduğumda kopya dedi. Hiç bir şey demeden müdüre gittim. Durumu anlattım Yazılı kâğıtlarım yeniden okundu. Ve her ikisinden de ’Sekiz’ aldım. Sezgi Hanım bir daha benimle uğraşmadı.

O yıl atletizmde epeyce bir mesafe almış, Çalışmalarımı hızlandırmıştım. Aynı zamanda yüksek atlama çalışmaları da yapıyordum. Ara sıra murat beyden atlama sitilleriyle ilgili dersler ve taktikler alırdım. Yalnız merakım uzun atlamadaydı. İkinci yarıyılda görsel merakım olmuştun. Tek tel Latif vardı resim öğretmeni ondan ders almaya başladım. Resim, atletizm ikisi farklı etkinliklerdi. Epeyce bir zaman resim dersi aldım. Yağlı boyaya geçtim nü resmi çizecektik ve bir tablo yapacaktık. Ben yetişme tarzımdan dolayı istememiştim. Latif beyle bu konu aramızı açtı. Bir daha da çalışmaya gitmedim.

Üçüncü sınıfın sonlarına doğru atletizm yarışları vardı. Eskişehir stadında yapılıyordu. Yunus emre öğretmen okulu, motor meslek okulu, Atatürk lisesi gözde okullardı. Hüseyin mor ve Gâvur Ali atletizm organizasyon gurubundaydı. Kadrolarının olduğu okullarda yarışıyordu. Ne gariptir ki. Beni hiç mi, hiç sevmelerdi. Beni Mehmet terziye rakip görürler kıskanırlardı. Elemek diskalifiye edebilmek için ellerinden geleni arkalarına koymazlardı. O yıl gurup olarak Eskişehir’i yunus emre öğretmen okulu olarak temsil edecektik. Hüseyin Mor, mosmor olmuştu.

Bir iki hafta sonra Ankara’ya gittik. Namımız Ankara’ya kadar gitmiş olacak ki bizden korktuklarını her fırsatta söylerlerdi. Bahçeli evler öğretmen okulunda kalmaya başladık. Yarışların başlayacağı öğrenmek üzere Beden eğitimi öğretmeni Murat Kılıç gitti Bir gün sonra saat 13_00 ta başlayacağını söylerler. Döner gelir. Tabi biz Bir gün sonrası için antrenman yapmaya gittik başka yerde yapılacaktı antrenmanlar. Bizim motor çekiç atacaktı. Yüz metre kadar ilerde çalışanlar vardı. Gel koylu şunlara çekiç nasıl atılır öğretelim diye havasını attı. Yanlarına vardığımızda atan kişi 61 m attı köylü sen kaç atacaksın diye takıldım. Aslında atmaması gerektiğini, mahcup olacağını anlatmaya çalıştım ama beni dinlemedi attı, tabi fiyasko 48 metre duramadık orada donduk yattığımız okula; Ertesi günü öğleye doğru gittik stadyuma, ne görelim dersiniz, yarışlar sabahtan başlamış 8 dalda yarış kalmış. Murat beyin öfkesinden stad yıkılacak nerdeyse. Kalan yarışlara katılmaya başladık ben. Uzun atlama birde, Dört çarpı dört bayrak yarışına katılacaktım.
Uzun atlamada beş altmış ile ikinci oldum. Bayrak yarışında birinci olduk ama beş dalda yarışamamıştık. Anakara’lılar amaçlarına ulaştılar bizi böylece elediler ve bölge birinci oldular bize yazık oldu. Gülleci Ahmet Yiğit’e, disk atan; Çolak, Bir doksanı rüzgâr gibi gecen kadir Şencan’a yazık olmuştu. Bir şey elde edememenin ezikliği, Aldatılmanın hazımsızlığı bizi temelli yıkıyordu. Şehirli evine, köylü köyüne misali donduk okulumuza.

Okulların sonuna yaklaşmıştık, zayıfı olanlar bal toplayacak arı gibi bir o öğretmene bir bu öğretmene gidiyor yalvarıyordu. Nafile boşuna kimse acımıyor. Ben mi Malum müzikten çok zayıfım, Murat Bey’e veriyorum; zor zar 5 alıyor ve geçiyorum. O yaz askerden abım geldi. Hele ki isler sırtımdan kalktı. Bende rahat bir yaz geçirdim.

Üçten, dörde geçtiğim yaz idi; Cifteler Kaymakamı bir imam hatip lisesi yapılacak Ali kel köylüleri traktörleriyle Emirdağ’ın Gömü köyünden kum getirecek diye haber gönderir. Bizi öğretmenlerimiz öğretmenliğe hazırlarken, eğitim adına tam ve dolu olarak yetiştirirlerdi. Önce ben cıktım köy meydanına 20 kadar traktör olduk koşu kaçınılmazdı. Emmimde bir traktör vardı çok kaçardı, beni geçebilir diye içimden hep onu geçiriyordum. Yola koyulduk en arkadan ben cıktım. Bir bir, geçe geçe en öne vardım. Emmi mide geçtim. Zafer kazanmış komutan gibi önden gidiyordum. Bir kasis geldi biz ayni hızla geçtik; sarsıntıdan gaz pedalı tersine dönmüş. Sürat düştü, moral alabora, herkes beni geçti. Geçen bıyık altından bana gülüyordu. Bodur oğlu ese vardı en önde o gidiyordu; Yusufaga köyüne vardılar ben arkadan nal topluyordum. Köyün girişinde Yaylımdan gelen koyun sürüsüne dalmış Ese Emmi, üç tane koyun ölmüş. En son ben girdim köye, Çok hırslanmışlar köylüler, Baktım otobüse biniyorlar ellerinde sopaları, anladım kavga edeceklerdi. Yolu ortaladım otobüse yol vermedim, maksadım köylüler biraz daha uzaklaşsınlar. Öylede oldu ama Gözele köyüne varınca asfalt yolda beni geçti otobüs yetişti. Ese Emmiyi dövecekler ama bizim köylüler toplandılar onlarında biraz cesaretleri kırıldı. Koyunlar ödenecekti. Böylece tatlıya bağlanmıştı olay.

Gömüye vardık kumlar traktör römorklarına yüklendi. Gücü az olanlar çıkamadılar bizimkinin üzerinde kamyon motoru vardı ve hiç zorlanmadan cıktık kum çukurundan. En önde Çifteler’e doğru yola koyulduk. Koyunları çiğneyen Ese emmi traktörden düşmüş ayağını ezdirmişti. Biz önde olduğumuz için görmedik. Kumlar yıkıldı, Köye dönünce cümbüş çok hoştu koşular uzun uzadıya anlatıldı.

Lise yapıldı ama hiç eğitime açılmadan yıkılmaya bırakıldı zannedersem hala yanından geçerken harabeye benzeyen haline iç geçiririm. O yıl benim açımdan güzel geçmişti. Fazla çalışmamış; Gezerek geçirmiştim; Her yıl öğretmenliğe bir adim daha yaklaşırdık. Kendimizi öğretmen gibi hisseder davranışlarımızı kontrol etmeye çalışırdık. Çocuktuk ama çocuk gibi değil de bir yetişkin gibi davranırdık. Daha çocuk yasta; sanki sağlıkçıydık, ziraatçı gibi konuşurduk, Muhtar olduğumuzu zanneder ahkâm keserdik. Okul bizi fikren yasımızdan en az onbeş yıl öne taşımıştı. Çocukluğumuzu yasamadan ciddi konular üzerinde yoğunlaşırdık.

Dördüncü sınıf ağabeyliğe ilk adımdı. Okula geldiğimizde; sınıflarda değişiklik yapılmış; arkadaşlardan birçoğu başka sınıflara dağıtılmıştı. Ben yine kızlı sınıfta 4-A idim. Kızlı sınıfta olmanın bir başka zevki var. Zira kız olan sınıflar çok temiz giyinirler, dişlerini daha bir özenle fırçalarlar, ütüsüz gezmezler, ayakkabıları boyasız olmazdı. Küfür edilmez, argo kelime kullanılmazdı. Tam benim aradığım sınıftı. İlk günler bayağı bir zorluk çektik, arkadaşlar biberine alışıncaya kadar, yabancı dil İngilizce olmuştu. Cemil başka sınıftaydı Ali Gürleyen başka sınıfa düşmüştü. İngilizce öğrenmeye başladım. Hatta ilk yazılımızı bile olmuştuk çok iyi olmasa da; beşi kapmıştım. İki ay kadar A sınıfında kaldım. Bir gün listeler değişmiş olarak geldi. Ben 4-C sınıfına düşmüşüm. Yabancı dili almanca idi. Başladık almanca öğrenmeye ama ne mümkün, arkadaşlar hep iyiler ben hiç anlamıyorum. Hala o değişikliğin cezasını çekerim yabancı dil konusunda. Bir üst sınıftan bazı öğrenciler sınıfta kaldığı için bizim sınıfa vermişler bir nevi toplama sınıf olmuş.

Atletizmde sırıkla atlamada İsmail Tuğral vardı Dazkırılı Yine ismini hatırlamadığım Özoğlu derdik o vardı; Davulga’lı Ali hep üst sınıftan kalmışlardı. Üst Sinalardan kalanlar etütlerde bizi çalıştırmazlar rahatsız ederlerdi. Şikâyet ettiğinizde de toplanırlar döverlerdi. On sırada cam kenarında oturuyordum. İsmail herkesin kafasına tık tık vurur geçer giderdi aklına estikçe tekrarlardı bu isi. Biz pısmıstık, yıldırdı bizi. İsmail yine bir gün etütte ayni şeyi yaptı en son bana vurdu sınıfın ortasına doğruldu arkadan ben üzerine atladım ikimizde yerde ben üstte o altta ikimizin de burnu kanıyordu. Kafa atmıştık biberimize. Cemil yetişti imdadıma; Ben ondan aldığım cesaretle epeyce hırpaladım İsmail’i, hepsi oymuş İsmail bir daha sınıfı rahatsız edemedi.

Artık bizde büyümüş sayılırdık. Altta abilik yapacağımız birileri vardı. Okullar açıldıktan bir iki ay sonra örgüt başkanı seçilecekti. Öğretmen okullarında bu örgüte gurubunu kuran, ekibini tamamlayan başkanlar kampanyaya katılır; seçile bilirse bir yıl boyunca okulun tüm sosyal etkinliklerini yönetirdi. Büyük sınıfların başarabileceği bir kurum du örgüt başkanlığı. Bende büyüklerin cesareti olacak ki başkan olmak istedim. Ekibimi kurdum Ve propagandaya başladım. Bizim propaganda hem okulun ders dışında tüm yayın organları kullanılarak yapılır, hemde yemekhaneye girişte yapılırdı. Başkanlar ekibini yanına alır bütün öğrenci yemekhaneye girince, ekip olarak girilir ve bir alkış tufanı kopardı biz durumumuzu alkışa göre tahmin etmeye çalışırdık. Tevatür değil; ben ekibimle girdiğimde ful bin kişi ayakta alkışlardı. Durumum iyiydi. Benim eksiğim öğretmenleri etkileyemem di onlar başkasını destekliyordu. Seçime iki gün kala benim başkam yardımcım Mesut Ayten ayrıldı, Yine Emirdağ lı edebiyat kolu başkanı istifa etti benim ekip yara aldı. Sonradan öğreniyorum beni yıkmanın bir yoluymuş.

Biz tıfıldık öğretmenlere rağmen seçilmeyi beceremedik. Ama inanın ki tüm öğrenciye rağmen öğretmenlerin baskısına dayanamayanlar dönüp başkasını desteklediler. Seçilemedim belki ama okulda etkinliğim arttı. Hangi öğretmene gitsem isteklerim kabul görüyordu. Dördüncü sınıf dönüm noktası gibi olmuştu. Coğrafya dersi ile başım derde girmişti. Hasan Aslan Uçar isminde bir öğretmen vardı. Ruh sağlığı pekiyi değildi. Yazılı kâğıtlarımın çok iyi olmasına rağmen 3ten-4ten başka not alamıyordum. Arkadaşlarım çalışmamasına rağmen benden iyi not alıyorlardı. Onlardan sorduğumda cevapları çok mantıklıydı. Öğretmenin 7–8 derce olan gözlüklerinden anlamalıydım. Çok az bilgi yazarlar ama büyük puntalı yazıları okuyabildiği için onların notları iyi geliyordu. Bende büyük puntalı harflerle yazmaya başladım ve yazılılarım iyi gelmeye başladı.

Fen bilgisi uygulamasına ve labaratuvar deneylerine Günay Dikmen girerdi bir gün deney yapmaya labaratuvara gittik. Öğretmenimizin deneyini yapacağımız maddenin yanıcı olduğunu, cebimize falan konmaması gerektiğini tembihledi. Hayrettin Akmanbay ismindeki arkadaşımız kimse fark etmedin mendilin içine koymuş sınıfa getirmiş. Coğrafya dersinde sürtünmeden dolayı Hayrettin’i cebinden duman çıkmaya başladı. Görülünce korkudan sınıfın ortasına attılar. Hasan bey ayaklarının altına aldı. SÜRTTÜ FAKAT HER YER BOZ DUMAN OLDU TELEŞ VE KORKU SARDI BİZLERİ. Hasan bey silahını çektiği gibi Bir kaç el ateş etti tavana Eyvah her şey birbirine girdi. Bu sorunu sorumsuz arkadaşımız başlatmıştı. O gün okul tatil edildi. Hasan bey Zannedersem başka ilçelere gitti galiba. Bu yıl çok tantanalı geçmişti. Her şeyden önce biz bir yaş daha büyümüş artık ülke sorunlarıyla uğraşmaya başlamış, sorunlarına çözüm aramaya başlamıştık.

Bu yıllarda Yeşil yurt’lu Güllü Bektaş vardı. Köyden çamur tarlalardan gelmesine rağmen Temizliği ayakkabılarının boyanmış olması. Ütülü giyinmesi benim hep dikkatimi çekerdi. Güllü abla derdim ben ona. İngiltere’de çalışıyordu bir düğünde kör kurşun gelmiş vefat etmiş. Duydum çok üzüldüm. Güllü ablanın Ağabeyi ile sonradan çalıştım Hüseyin Bektaş. Demek ki aile olarak bunlar kendilerini öyle yetiştirmişler ki, Temiz tertipli, Sosyal Kişilikler oturmuş, Çevresi tarafından sevilen insanlardı. Öğretmenlik mesleği bizim için artık başka bir alternatifi olmayan vaz geçilmez meslek durumundaydı. Kendimizi artık bu inanç çevresin de görür, gözümüz başka bir meslek ya da iş görmezdi, Hatta öğretmen okulunda okuyan binlerce öğrenci o zamanın şartlarında yapılan üniversite sınavına bile girmez, direkt olarak ataması yapılırdı.

6.cı sınıfta uygulamalı öğretmenlik dersleri vardı. Hasan Hüseyin Çelikcan diye bir öğretmenimiz vardı bu derslerin planlamasını yapar ve staja gidecek öğretmen adaylarının gidecekleri yerleri ve gidecekleri okulları belirler bir plan çerçevesinde gidilirdi. Bu dersler bizim ne kadar petegojık formasyon aldığımızı ölçme açısından çok önemliydi. Biz üç yıl boyunca eğitim psikolojisi okur ve uygulardık planlama ayrı çocuğu tanıma ayrı toplum psikolojisi ayrı Gazi üniversitesinin öğretmen yetiştirene yüksek öğretmen enstitüleri bize staja gelirlerdi. Onlardan aldığımız bilgiler ayrı. Eğitim fakülteleri şu anda bu eğitimi petegoojik formasyonu veriyor. Belki ama yetmiyor bence.

6.Sınıfa geçtiğimizde tamamen öğretmenliğe ve uygulamaya yönelik çalışmalar yapılmaya başlandı. Her öğretmen adayının bu uygulamayı başarılı bir şekilde vermesi gerekirdi. Veremeyenler pek çıkmazdı. Zira uygulamayı yöneten rehber öğretmen uygulama konusunda çok hassas olu ve mutlaka başarılı geçmesi konusunda elinden gelen her şartı her ortamı hazır hale getirirdi. Bir yıl boyunca uygulama hususunda bilgi verilirdi

Planlama yapmak başlı başına bir ihtisas isteyen bir mühendislik gibi önemli bir husustu. O zaman yöreye göre ünite yapma ve o üniteyi diğer derslerle detaylandırma mutlaka yapılması ve pratik hale getirilmesi gerekirdi. Çarşaf plan dediğimiz yıllık plan yapılırdı. Bu planı da yörenin özelliklerine göre zenginleştirmek gerekirdi. Bi kuruşa beş köfte yoktu. Planlamasını yapmadığın konunun deteylarını bilemezsin hele birde derse ait araç gereç ve bilgi deposu yok sa işte iflasın eşiğindesin demektir. Bir dersin işlenebilmesi için önce isteklendirme gerekir. Yani öce dikkat toplayacaksın. Toplamak bir beş dakikayı alır. Çocukların dikkati 10 ile 17 dakika arasındadır. Eğer dikkati toplayabildinse öğreteceğini öğretebilirsin. Dağılan dikkati yeniden başka bir etkinlikle toplaman gerekir. Bunları yük sayarsan bence öğretmenlik yapma, kolay yoldan para kazanma yollarını ara orda ömrünü tüket.

Üç türlü detaylı plan yapılırdı, birisi yıllık çarşaf plan
Diğeri ünite planı sayfalarca tutar.
Günlük plan yapılır. Adım adım safha, safha işlenir sonunda da değerlendirmesi yapılırdı. Öğretmen okulu mezunlarının en büyük özelliği, aranan öğretmen olmalarını bu özellikler sağlardı, bu disiplin temin ederdi. İş takvimini bilir misiniz; biliyorsanız sadece iş takvimine baktığınızda sınıfın seviyesini kestirmeniz mümkün olurdu. Şimdikilerin toplam kalite dedikleri, hadise adı bilinmiyordu belki ama en inceliklerine göre yapılırdı. Açık alanlar o kadar açık görülürdü ki oralara müdahale etmekte kolay olurdu. Eğer hastalığı bilir tedavisi için metodu da ilacıda bilirseniz işiniz kolay olur. Planlama yapmadan, hazırlık yapmadan pembe fikirler karın doyurmaz. İşte öğretmen okullarının en büyük özelliği bu dur işte. Benim stajım Mahmudiye’nin Necati Bey ilkokulu idi ve orada derslere giriyor ve uygulamayı maharetle sergilemeye çalışıyordum. Gerçi şimdide uygulama var ama o zaman ki ruh o zaman ki meslek aşkı zamanki petegojik biçimlenme yok.

Daldık gittik be arkadaş; öğretmenlik söz konusu olunca her şey bitarafa her bişey unutuluyor. Rehber öğretmenim derse tamamen bana bıraktı ve 15 gün boyunca sınıfın yönetimi benimdi. Bizim sınıf Mahmudiyenin değişik okullarında uygulamada idik. Okula gelindi mi; Ders öğretmeninin kırıtikleri, esas bize lazım olan altın bilezikti. Hala yapılıyor zannedersem. Muzip Arkadaşların gittiğimiz yerlerde mahalle kızlarıyla yaşadıklarını anlatmaları ses çıkarılmadan dinlenilir birazda abarttıkları için anlatması bitince onu kızdırmanın bir yolu olurdu. Ben iyi bir öğretmen olacağımı uygulamamda fark etmiştim, uygulamayı öğretmenliği, sevmenin başı saydım. Aşk o zaman doğmuştu benim için. Uygulamadan sonra her köye gitsem hemen köyün okuluna gider, Sadettin’i öğretmenin tecrübelerinden faydalanmaya çalışırdım.

Bu arada sadettin Hocanın Baldızı vardı o beni kenardan kenardan takip eder duygusal bir kanal açmaya çalışırdı. Bende onu göz ucuyla izler, ilgi duyduğumu hissettirmeye çalışırdım. Bazen göz göze geldiğimizde, beyaz yüzüne kan yürür ve kıpkırmızı pancar gibi olu verirdi. Her zaman görüşmek saten mümkün değildi. Ancak yirmi üç nisanda, Ya da yirmi dokuz ekimde görüşebilirdik. Bu arkadaşlık değil şimdikilerin dediği gibi aşk hiç değil ama gençliğin verdiği bir ilgi duyma göstergesiydi.

Altıncı sınıfta yapılan fen bilgisi sınavları iptal edildi. Nedenini bilmiyorum. Fakat bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Birer yazılı tekrar yapılacak birde uygulamalı deney yapılacak ve rapor edilecekti. Ben altıncı sınıfın sonunda köye gitmek istemiyordum. Matematik dersinden hususi olarak 1 leri kaptım. Ahmet Demir kaldın dediği zaman ne kadar sevinmiştim. Köye gidecektim tam işlerin başladığı zaman Bir ay okula gelecektik ve işten kurtulacaktık. Müdür topladı okulun kapanacağı gün arkadaşlar gözünüz aydın; bu yıl ikmale kalanlar bir okula gelmek zorunda olmayacaklar demişti. Benim yıkıldığım andır. İşte Zira ben köyde iş yapmamak üzere böyle bir işe girişmiştim. Sınavın olacağı gün gelinecek sınav olunacak ve gidilecekti. Geldik geçtik ve gittik, köyde yine çalıştık. Güya çalışmadan kaytaracaktık. Olmadı kader bizi yine tuş etmişti.

O yıl tarıma bir öğretmen girdi aslında en zor ders geçme tarımdan olmuştu. Öğrencilerin her birinin birer ikişer tavaları olur, o tavaların bakımı onlara ait olur ondan da not alırlardı. Bir gün elma ağaçları renk renk çiçek açmıştı. Kadir, Emirdağ’ın avaren köyünden bir arkadaşımız. Vardı. Gündüzlü okuyordu. Bir gün tarım dersinden okula dönerken iddia ettik Elma çiçeği koparırsın, Koparamazsın diye, Gaza geldi; gitti kopardı, tam o anda arkadaki öğrencilerin arasına karışmıştı öğretmen boyu kısaydı, geldi; Kadir’in kulağını sündürdüğü gibi not defterini çıkardı. Yazar gibi yaparak: Bir çektim dedi, kadir’in o anki halini görmek bize zevk vermişti. Diyeceksiniz ki sadist misiniz? Elbette değiliz ama: Yazılar olduğunda kopya vermez cevap yazdırmazsan bizi bıçakla tehdit ederdi. En çok kullandığı söz talip anan avradın ola der di.

Biz ona cırık Kadir derdik. Köylerinde inşaat için kum olurdu. Yaz döneminde onların köyüne kum almaya gittim traktörle, Kumu doldurdum römorka ama çıkamadım yardım alarak çıktım oradan, ama köyden geçerken bu defa da köy muhtarına takıldım. O anda cırık kadir gelmez mi? Çok sevinmiştim onu yanıma verdiler kumu yıktırmasını ve öyle gelmesini söylediler köy dışına çıkınca traktörden indi ve kaç çabuk git buradan diyerek beni muhtarın elinden kurtarmıştı. O yıl iyi not aldığı için yatılıya geçti. Arifiye öğretmen okuluna giderek orada bitirdi okulu. Kadir yıllar sonra müdürü olduğum Mareşal Fevzi Çakmak ilköğretim Okul’unda beraber çalıştık.

Şu anda Mustafa Kemal Anadolu Öğretmen Lisesi Müdürü olan Özcan Türkmen de bizimle beraber okuduk zamanlarda ağırbaşlı kişiliği oturmuş bir arkadaştı Özcan Bey Şu an da edebiyatla ilgili basılmış eserleri var herhalde. Hatta şöyle bir şiirini okumuştum:

Vakti gelmeyince açmıyor güller,
Akordu olmayan saza nedeyim,
Sevmeyen güzele dönmüyor diller,
İçimde sönmeyen köze nedeyim.
Devam eden giden şiiri tam bir Emirdağ’ı şivesiyle yazılmış. Kendisinden inşallah bu kitabımızda yer alacak bir yazı alma şansımız olur. Öğretmen okulunda en düzenli çalışan öğrencilerden birisiydi bildiğim kadarıyla. Kendim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim Milli güvenlik öğretmenimiz Avni Tok tok, Beyefendinin dediği gibi hep tilkikuyruğu dolanırdı kafamızda. Avni Toktok Milli güvenlik dersine girerdi, kızı da bizim sınıftaydı, Güzel bir kızdı ama biraz mıymıntıydı. İçinde çok iyi bir insandı. Babasının öğretmen olmasından hiç faydalanmaz sanki başka birisiymiş gibi davranırdı. Olması gerekende buydu galiba. Ben kapının hemen yanında en ön sırada otururdum. Yanımdaki Sefer Okka, Ali Gürleyen, Cemil Boztepe benim tacizlerimden rahatsız olurlar kızarlardı bunu fark eden Avni Bey Talip çık tilkikuyruklarını dağıt öyle gel derdi. Bende gider dolanır gelirdim. Geldiğimde kuyrukları karışmadı değil mi diye gülerek sınıfa alırdı beni.

Bu yıllar hep kolay geçerdi zira artık biçimlenme almış edalı birer öğretmen gibi davranmaya başlamıştık. Hiç farkına varmadan birer olgun öğretmen olmuştuk sanki. Eğitim bir bütün okurken kişiliğimizde olgunlaşmış Sosyal münasebetlerimiz gelişmiş, Konuşmayı ve susmayı bilen, Söz almayı ve söz vermeyi kavrayan bir yetişkin dik artık. Bu yılda okul bitti: köylere gideceğiz ve halk içinde olacağız bir yıl sonra gideceğimiz köy okullarında olumsuzluk olmasın diye uyumsuzluk yaşamayalım diye. Köye gittiğimizde bir öğretmen edasıyla konuşurduk artık Köylüler tarafından da öğretmen gibi muamele görürdük. Artık anne ve babalarımız bizim için evlilik planları yapıyorlardı. Oysa benim aklımda henüz öyle bir şeyin hiç mi hiçbir eseri yoktu. Hani derler ya aklımın ucundan bile geçmezdi. Ama onlar yinede bizim için de kaygılanırlar, boş bırakmazlardı. Benim içinde falan kız filanca aile gibi konuşmalar çok geçerdi

Bu yıl notu iyi olanları Kara Denizin kıyısında Karacasu İlçesinin koca âli kıyısında kampa göndereceklerdi. Bende gittim; Bizim okuldan kimse yoktu. Ben çok kişinin gidebileceğini biliyordum. Ama neden kim senin gelmediğini bilmiyorum. Türkiye’nin tüm öğretmen okullarından 200 kişi kadar öğrenci gelmişti. İlk gün Çadırlara yerleştik. Her çadırda iki kişi kalacaktı bazı çadırlarda daha çok vardı ama ben iki kişilik bir çadırdaydım. Her şey düşünülmüştü Eğitici öğretmenler, Yüzmeyi öğretecek yüzücüler Etkinlik yaptıracak İzci liderleri. Kamp müdürü Müdür yardımcıları Adeta oraya karma bir öğretmen okulu kurulmuştu. Kocaman bir kamp ateşi kurulmuş, Sönmemesi için nöbetçi öğrenciler olurdu. Yemekhanesinde de yine nöbet tutan öğrenciler olurdu. Sizin anlayacağınız rahatımız iyiydi. Bizim Bir müdürümüz vardı Abdurrahman Özöğretmen diye o bazen sohbet ederken anlatırdı da ben pek inanmazdım. Göbekli göbekli müdürler biz çocuk gibi kumdan ev yapar ve birbirimizle oynardık derdi. Kampa gidince genç olarak bizde çocuklaşmıştık.

Birbirimizin huylarını öğrenmeye birbirimizi tanımaya başlamıştık. Şiirler okunur okullarımızı tanıtıcı anılar anlatılırdı. Şiir ne diyecekseniz şiir varılmazın ötesidir. Derdim ben Şair değilim ama severim şiiri. Gündüzleri yüzme dersi verilirdi. Denizin gidilmesi gereken yerleri şamandıra ile belirlenmişti. Fakat öğrenci laf anlamaz ki açıldık iki arkadaş bir gün denize ama geri döneceğiz dönemiyoruz. Bir kulaç biz gelirsek üç kulaç dalga geri götürüyor bizi. Korku sardı bizi fakat çare yok. Epeyce de yorulmuştuk bir an ben artık cümlenin sonu noktayı buraya koyacağız diye düşünürken, Kıyıdan bizi fark edenler olmuş, Bir kayıkla gelmeye başladılar. Geldiklerinde bitmiştik artık. Noktayı koymak üzereydik. Ama imdada yetişti kayık Bizi aldılar epeyce suda yutmuştuk. Noktayı koymadık bunu da yırttık diye düşündüm. O gün hep nasihatler hep hüzünlü gülüşlerle geçti. Ben dersimi almıştım İşte bir musibet bir nasihatten hayırlıdır derler ya Bana öyle gelmişti. Bu olay ilk di o gün.

O gün çadırdan hiç çıkmadık ölüm korkusu iliklerimize kadar işlemiş yormuştu bizi bir gün sonra açılmaya başladık. Ama denize girmeye korkuyorduk. Bir hafta geçmişti birazda deniz havası beni vurmuştu. Kamp müdürün den İzim istedim beni maruz görmelerini, daha fazla dayanamayacağımı söyledim ama okullarımıza bilgi verecek olan onlar izine yetkili de onlar d.İzin vermedi. Kaldık deniz kıyısında. Bir gün Vanlı bir öğrenciyle gece nöbetçisiydik. Dokuzdan sonra ben ona kaçacağımı söyledim beni idare etmesini istedim. Oradan çıktım Adapazarı’na oradan trenle Eskişehir’e geldim. Ve Denizin zulmünden kurtuldum.

Yaz döneminde yine çalışmaya geldik artık. Şimdi düşünüyorum da. En iyisi yine alıştığın hayat. Altın kafes doğduğun köy bence. Ülkemizi çok seviyoruz elbette ama ibibik doğduğu yuvaya koku bırakırmış bizde de öyle o köy beni hep çekmiştir. Köyümü- zün havasını özlemiştim. En az çalıştığım, daha doğrusu, en rahat ettiğim yaz dı. Yaz döneminde bol bol kitap okudum. Yorumlar yaptım. O zamanlar yaptığım yorumların hala geçerliliğini koruyor olması çok şeyin değişmediğini gösteriyor. Babam, annem benim evliliğim için artık iyiden iyiye dertleniyorlardı. Ara sıra oraya buraya gidip geliyorlardı ama nereye gittiklerini bize söylemezlerdi. Bende evliliği düşünmediğim için ilgilenmezdim.

Köyümüz de kız olarak okuyan pek yoktu. Çevre köylerde vardı belki ama babam evlendiğin kız evinin hanımı olmalı çalışmamalı derdi. Rahmetli biraz dar çerçevede düşünür dü. Ben ona zaman zaman hep hak vermişimdir. Tutucu olmak ayrı bir konu, dindar olmak ayrı bir konu. Babam dindardı, ama birazda tutucuydu. Nice dr.nice prf dinlemişimdir ama Babam kadar sağlıklı düşünemediğini üzülerek dinlemişimdir. Avrupa ülkelerine işçi olarak giden köylülerimizden. Kız kardeşlerimi isteyenler olurdu. Babam Osmanlı torunu elin gavuruna hizmet etmez der vermezdi. Beş kız kardeşim olmasına rağmen hiç birisi Avrupa da çalışan birine varmamıştır. Abim evlenmiş, akrabalardan birinin kızını almıştı. Onların evi ayrıydı birde ablam evliydi diğerleri hep evdeydi. Bir kardeşim vardı adı Orhan o da Eskişehir devlet demir yolları çıraklık okulunda okuyordu. Yazın köye o da gelir bizlere yardımcı olurdu. Temmuz ortalarındaydı. Tarlada traktörü kullanıyordu arkada ekin biçme makinesi vardı. Babam birkaç kez bağırdı zira iyi kullanamıyordu. Durdu traktörden indi ve sizin olsun diyerek indi gitti. Biz olsaydık babam ne yapardı, siz kestirin. Orhan’ı babam çok severdi adını Büyükçekmece’de askerlik yaptığı, bölük komutanının adıymış. Komutanın kayıkçısıymış. .Üç yıl askerlik yapmış. Bu üç yıl hep denizde geçmiş. Onun için iyi bir yüzücüydü. Bu yılda hasat çok iyiydi. Allah çalışana veriyor demek ki.

İşler bittiği zaman Çifteler’de panayır olurdu. İşlerini bitiren köylüler Traktörlerle kadın kız hemen hemen herkes giderdi. Orda salıncaklar, gondollar çeşit çeşit oyun gurupları olur, onlara eğlenceli bir şekilde katılınırdı. En önemlisi de kızlar ve genç delikanlılar birbirlerini tanıma fırsatı bulur yeni arkadaşlıklar kurulur. Hatta evlilikler olurdu. Bilirsiniz köylerde düğünler hâsılatın toplanıp paranın ele alınmasıyla olurdu. Tam düğünler başlar biz okula giderdik onun için kız görme, beğenme şansımız azalırdı. Onun için okulun açılacağı zaman biz pirelenir, geciktirme yollarını arardık. Bu yılda bitti.

7 sınıfa geçtiğimizde. Öğretmenlikle ilgili hayaller kurulur gideceğimiz atanacağımız şehirler tahmin edilmeye çalışılırdı. O yıl Ankara gazi üniversitesinden öğretmen adayları gelmişlerdi onlarda bizde staj göreceklerdi. Çok meşhur öğretmen yetiştirici Cavit Binbaşıoğlu ve ekibi geldiler gazi üniversitesinden. Onlar bizden 5 yıllık bir yaş farkı vardı. İyide gidiyordu, Siyasi yönden sol görüşlü ağırlıktaydı. Gelenlerde sağcı anlamında kimse yoktu o zaman sağcı ve solcu sınıflaması vardı. Bu sınıflamaya ben pek katılmıyorum ama gerçeklerden bazen kaçamazsınız.

Fen bilgisi öğretmeni Cengiz Yaldızkaya Emirdağ’ının yağız delikanlısı o zaman çok atik çok sosyal ve benimle pek geçinemese de ben kendisini takdir ederdim. Efevari konuşur konuştuğu gibi de efeliği vardır. O gelen gurup arasında solculuk propagandası yapmak isteyen Gürbüz Söğütlü (Eskişehirli)tartışmışlar otuz kişi kadar varlardı. Gürbüz bey Cengiz beyi taciz ettirmiş duyduğumuza göre. Cengiz Bey öyle kolay pısacak biri değil gelenler bunu anlayamamışlar demek ki. Öyle bir ses ki kulakları çınlattı öğrenciler sınıfları boşalttı. Gelenler otobüs ile kaçmak zorunda kaldı. Konya Ankara ayrımında yakaladı öğrenciler, ama jandarma elimizden aldı tabi Her ne kadar anlaşamasak ta kendisini severim. Sağolası Cengiz Bey bana hiç ismimle çağırmazdı; Hep sivri zekâ derdi. Fen dersinde güneşin batımıyla ilgili tartışma olmuştu. Tartışmadan sonra bana hep sivri zekâ dedi.

Cengiz Bey’in birde kız kardeşi vardı. Oda bizim gibi ayrıcalık tanınmadan okuyordu. Bunu neden söylüyorum; Cengiz hocam aynı zamanda adildi.

Biz artık öğretmen olmaya fikren hazırlıyoruz yani bilgi açısından gerekli donanımı alsak da öğrenciydik. Yediye gelince; Her halükarda kendimizi sığaya çeker değerlendirir, büyümüş edası verirdik. Benim bir pardösüm vardı. Bir zamanın film yıldızı dr. Jivago vardı onun giydiği pardösünün aynısı idi. Bir öğrenci ve için çok lüks sayılırdı. Cennet mekân babam benim isteklerime pek karşı çıkmaz ve alırdı. Bu pardösü bana artık bir mahla kazandırmıştı. Dönemimde okuyan kime sorsan dr mu derler yâda jivago mu derlerdi. Uzunca bir kuşağı vardı onu kurdeleli bağlayışla bağlardım.

Düşünebiliyor musunuz elbiselerinde yemek listesini okuduğunuz bir okulda toz zerresi bile fark edilen krem rengi bir pardösü giyiyorsunuz ve hiç bir lekesi yok. Kime sorsan mümkün değil derler. Demek ki dr. Jivago imkânsızı başarmıştı. Öyle düşünün. Arkadaşlar arasında bizim yerimiz ve değerimiz vardı. Öğretmenlerle de diyoloğum iyi olduğu için bazı arkadaşların sorunlarını, sorunlarının olduğu öğretmenlerle konuşur onların sorunlarını çözerdim.

Kayserili Musa vardı. Dört dersten fazla zayıfın varsa direkt sınıfta kalırdınız. Dört derse kadar ikmale kalırdı geçme şansı olurdu. Musa’nın beş dersten zayıfı varmış gelmiş bana kurtarması gerektiğini yoksa okuldan atılacağını ağlayarak anlatmıştı. Bende dayanamamış ve hasan Hüseyin Beye giderek ondan geçmesini sağlamıştım. Bu bir Musa için değil çok kişiye olmuştu. Hani kelin ilacı olsa başına çalar derler ya müzikten her yıl son anda geçerdim. Elçiye zeval olmaz derler bende elçi olarak Müfettiş cemili gönderirdim. Hele birde Figen varken karada ölüm olmazdı. Ablası vicdan hanım bizim edebiyata girerdi. Figen matematik ve fenden çok zayıftı. Bu derslerde bizde hep yardım alırdı. Çok ihtiyacı olurdu. Bir yerde bize mecburdu. Yalnız karşılıksız yapmazdık. Cemilin edebiyatı genelde zayıf gelirdi. Sağ olsun Figen’in sayesinde: Kurtarırdı ve geçerdi. Almancadan da ben cemile bağımlıydım. İşte öğretmen okullarının güzel yanları. Herkes okuduğu okulu, özler ama öğretmen okulları bir başka aranıyor.

Okulumuzun Bu güne kadar ne öğretmenler mezun etti kim bilir, belki de sayısını kendisi bile bilmiyor. Kimi insanlar öğretmen okullarının eski isminden, Bazı anlamlar çıkarmaya çalışırlar. Bunun ne önemi var ki yetişen ülkesini çok sevdiği sürece, Yâda ne önemi var ki dinini bilen insan ürettiği sürece. Neden yadırgayalım ki memleket sevdalısı olan öğretmenler yetiştirdiği sürece.

Ekonomik, sosyal adalet, hürriyet her rejimin istediği, vazgeçilmez özelliktir. Bunu insanlar neden komünizme bağlarlar ki, yâda faşizmin içinde neden görmek isterler ki. Anlam veremiyorum. Ben aynı sistemde okudum aynı eğitimi aldım. Ülkemi çok seviyorum, Ülkemin yetiştirdiği; Mustafa Kemal’ide seviyorum. Bir insan tenkit ettiği kişilerin şartlarında olsalardı acaba ne yapabilirlerdi, kendilerine sormazlar mı? İnanç; Yaradan’ının insanlara verdiği bir kurtuluş vesilesidir. Sen alırsın almazsın, senin bileceğin bir iştir. Sen inanmak istemiyorsan, inananı neden uğraştırırsın, ya da dindar seni neden korkutsun. Dindarlar içinde aynı. Ekonomik özgürlük her rejim de vardır. İnanç yoksa sen onun içine dini zorla nasıl koyacaksın? Bizi birbirimize bağlayan bağlar var. Hiç mi görmezsiniz

Kültür birliği
Tarih birliği
Din birliği
Ülke bütünlüğü
Dalgalanan bayrak
Geçmiş dedelerimiz

Bunlar bizi biz yapan ortak değerlerimiz değil mi? bu özellikler dindarı neden rahatsız eder ki, yâda dinsiz neden rahatsız olur ki. Yoksa sağlıklı bir vücut kaşınarak yara mı yapılmak isteniyor ki. Maksim Gorki’yi okuyanlar bilir. Fakir zengin ayırımını yapar ve fakirlerin hakkını savunmaya çalışır hâlbuki kendide bir burjuvadır. Mussolini’yi bilirsiniz biz gibi olması mümkün değil neden onlara özeniriz ki. Biz bizi tanımalıyız. Onlar meydanda yokken çapulcu gibi yaşarken senin dedelerin devlet olmuşlardı. Hiç mi? bunun önemi yok. İkiyüzlü olmanın anlamı yok. Bir kız çocuğu hapisteki babasını ziyarete giderken semada uçan bir kuş resmi çizer ve onu babasına göstermek ister. Vardığında hürriyeti simgeliyor diye alırlar çocuğun elinden yırtarlar. Çocuk üzülür ama babası onu teselli eder bir daha çizersin der. Bir dahaki seferlere ağaç çizer ağaç dallarına siyah lekeler çizer. Babası bunların ne olduğunu sorar. Kızı kulağına eğilir babacığım kuşların gözleri kendileri saklandı da der. Çocuk kadarda mı? Gerçekçi olamıyoruz ne. Bir gün yatakhanede gece herkes yattıktan sonra kırım için verilen mücadeleyi okuyordum. Azmi Osman Aydıntürk geldi beni aldı gitti ve ceza verdi. Bir anlam veremedim. Yine bir gece komünizmin nimetlerini öğe öğe bitiremeyen bir eser okuyordum. Yine müdür bey yine beni aldı gitti yine ceza. O zaman ben şunu anladım okumamı istenmiyorlar uyanmamı istemiyorlar. Komünizmi okuyor sun cezalanıyorsun Türklerin kırım mücadelesini okuyorsun cezalanıyorsun. Dini kitap hiç okuyamazsın. Biz ne yapacağız o zaman. Cahil kalmamızı isteyenler mi var? Sağdan okuyorsun yok. Okuyamazsın, olmaz. Soldan okuyorsun oda olmaz ne olacak kardeşim. Ne okuyalım. Tom ve jeri yimi? Okuyalım, Ne? Okuyalım. Söyle de bari zaman kaybetmeden okumaya başlayalım.

Bu yıl notu çok iyi olanlar yüksek öğretmen okullarına giderdi. Ben tutsa dahi böyle bir şey yapmayı kesinlikle istemiyordum. Hatta üniversite sınavına bile girmeyi düşünmemiştim. O yıl mutlaka öğretmen olup atamamın yapılmasını istiyordum. Okuyacaksam da daha sonra sınava girmeliydim. Bizim sınıfta; Sezen Orak diye bir arkadaşımız vardı. Okul birincisi olmuştu. Aslında doğruyu söylemek gerekirse ondan kimse ummazdı ve beklemezdi. Demek ki; iyi çalışmış birinci olarak bitirdi okulu. O zaman okul birincilerini Üniversiteler sınavsız alıyordu okula. Sezen arkadaşımızda Anadolu üniversitesi makine mühendisliğine geçmişti galiba. Tam doğrusunu Kendisini görmek nasip olursa saracağım. Bu yıl tamamen öğretmenlik mesleğine ağırlıklı çalışılırdı. Meslek eğitimi, İnsan davranışları Öğrenci tanıma teknikleri, Planlamada düşeceğimiz sıkıntılar hep bunlarla, ilgili egzersizler yapılıyordu. Öğretmenlerimiz artık bize öğretmen gözüyle bakıyorlardı. Bizde ara sıra yatakhanede ya da etütlerde çeşitli kura çekerek, ya da biraz üfürükçülüğe yatkın arkadaşlarla nerelere gideceğimizi kestirmeye çalışırdık.

Almanca dersine gelen Taciser Hanım bize çok yakın olan. Bizi en iyi anlayabilen bir öğretmendi. Bizden bir, iki yaş farkı vardı. Belki de yaşıttık. Bir gün bir arkadaşımızın bir densizliği olmuştu. Onun cezasını sınıf olarak biz çektik. Adın çıkmış dokuza, İnmez sekize. Bizim sınıf zaten sabıkalı bir sınıftı. Taciser Hanım ağlayarak İdareye gitti. Dönüşte bir ordu gibi idareciler bizim sınıfa geldi. Nasihatler öneriler, hatta tehditler birbirini izledi. Densizliği yapan arkadaşımız. Sonradan kaymakam oldu. Duydum ki Bir mafya tarafından sıkıştırılıp, makam aracıyla kaza yaptırılarak öldürülmüş. Allah rahmet eylesin. Özay aslında iyi bir çocuktu. Ben inanıyorum ki, Ölümü bir kayıptır. O yıl gündüzlü okuyan; Ramazan Kutluay Şuan Eskişehir MEM’de şube müdürlüğü yapıyor. Kendisinden alabilirsem İnşallah bir de kısa bir görüş yazısını koymayı düşünüyorum. Hey gidi yıllar, hey nede çabuk geçmiş.

Bu notlarım nereye varacak bilmiyorum ama zor bir şey kitaba hazırlanmak, İş yükünden dolayı değil, bazı arkadaşlarımızın aramızdan ayrılmasından epeyce üzülüyor insan. Bin ikiyüz öğrenciden kaçını hatırlayabiliyoruz ki. Bizim dönemimizde Sağ ve sol biraz daha gün yüzüne çıkmıştı. Ben bizim köyden gelen alt devrelerimize sahip çıkar onlara ülke sevdasını, Bayrak sevdasını, Din, kültür sevdasını anlatır onlarında benim çizgimden gitmesini isterdim. Onlar da sonradan duyuyorum. Benim görüşümü almışlar iyi bir memleket sevdalısı olmuşlardı. Çok ateşli tartışmalar olurdu bu son yıl. Bizim köylü Necmettin Erik vardı; İnat mı inat bir aksiliği vardı. Genelde onunla tartışırdık.

Okulun ikinci yarıyılında bize birer dilekçe yazdırdılar nereleri istediğimize dair. Herkes batıdan illeri yazdılar. Bu bir formaliteymiş sonradan öğrendim. Ben üç il yazdım afyon, Kütahya, Kütahya illerini yazdım. Çıkarsa diye. Herkes harıl harıl il beğendi ve umutla, Hayallerini süslediler. Umutlar yazıldı dilekçelere. Aslında ben en çok Karadeniz bölgesini istiyordum. Okulun havası değişmeye başladı ve Nesrin Kapaklı kaya vardı. İngilizceci Ben kendisini çok beğenirdim. Yaşça benle belki de aynı yaşta idi. Aynı yaşta olmamıza rağmen çok oturaklı olgun bir kişiliği vardı. Öğretmen olmasa beklide okulda en iyi arkadaşım olurdu. Kendime o kadar yakın hissediyordum.

Atletizm artık benim hayatımdan çıkacaktı. Beden eğitimine katılmıyor kaytarıyordum. Emin Yanık fen bilgisi öğretmeni. Selahattin diye bir yeğeni vardı bizim sınıfta idi. Orhan Bekar’ın çilesi sayılırdı. Mübarek; bir insan o kadar mı beceriksiz olur bilmiyorum. Rahmetli Orhan Bey yürüyüş talimleri yaptırırdı. Sağ der Selahaddin sağ ayağı ile birlikte sağ kolunu da öne çıkarırdı. Sol dediğinde yine sol ayakla birlikte sol kol öne giderdi. Yürüme şeklini deneyebilirsiniz. Ne garip bir yürüyüş. Selahattin yürürken sınıf yıkılır, gülmekten kendini kaybedenler olurdu. Aklınızdan, tevatür dediğinizi duyar gibiyim. Cidden öyleydi.

Birinci dönem bitmişti zannedersem bir bayram vardı. Ama hangi bayramdı şimdi hatırlayamıyorum. Üç hafta vardı. Şimdi saçımın dökülmüş olmasına bakmayınız. O zaman sırma saçlıydım. Rehber öğretmeni kestirmemi istedi, kestirmedim. Bir hafta sonra tekrar söyledi yine atlattım. Ama üçüncü hafta koridorda fark etmeden Abdullah çalışkan vardı. Eğitim şefi. Niyazi Kızılbörüklü şefin odasında tokatlar birbirine yetişmeye çalışıyordu. Burnumdan kan yürümüş Saçlara makas atılmıştı. Bir ray çizilmişti ortadan.

Diklenecek oldum üç kişilerdi. Çaresiz çıktım dışarıya. Birde ne göreyim. Benim gibi otuz kadar öğrenci vardı. Okulun berberi Şahin ustaya gitmek için yürüdüm. Koca göbek azmi önümü kesdi. Dudağını yamarak; konuşurdu. Çevirdi. Hâlbuki Şahin usta çok iyi bir berberdi. Tabi biz şahin ustayı kandırırdık, o bize dayanamazdı. Dudaklar sussa da yüz dili vardır kalbin. Bu sözün ne anlama geldiğini siz düşünün.

Bizi okulun otobüsüne bindirdiler şoför Yusuf’u tembihlediler. Mahmudiye’de tıraş olacaktık. Müdür gitmeden tembihledi sıfıra vurdurulmayacaktı saçlar. Üç numaraya vurduracaktık. Giderken hep bir ağızdan sıfıra vurdurmak üzere sözleştik. Mahmudiye’de dağıldık berberler. Bir iki saat sonra gelen cıbır, cıbırın ne anlama geldiğini biliyorsunuz değil mi? Yola çıktık Şoför Yusuf Müdür’e ne diyeceğini düşüne dursun biz birbirimize bakıp, bakıp gülüyorduk. Okula vardık. Girişte müdür göbeğini şişirmiş, bizi bekliyordu. İndik otobüsten inen cıbır. Müdür öyle bir hayretler içindeydi ki Demek ki hiç ummamıştı. Hiç ses etmeden Epeyce bi önümüzden gel git yaptı. Sadece. Siz eylülde birer öğretmensiniz. Bizden biri olacaksınız dedi ve gitti. Diğer arkadaşları bilmiyorum ama beni döğsede, o sözü demeseydi.

Bayrama gittik köylere tabi köyde epeyce utandık. Köyün kızlarına dazlak görünmek hiç de hoş değildi. Ama bir kez olmuştu artık. O bayram kadar istenmeyen bir bayram olmamıştır hayatımda. Bayram dönüşü dazlaklıktan birnebze de olsa kurtulmuştuk. Şurada ne kaldı ki üç ay sonrası mı, Sonra sı var mı? Öğretmeniz artık.

Hayatın taaa kendisimi ne
Kurmak gerekenler,
Nedensiz, sebepsiz,
Atılması yok olması
Yaşar mı gönül bedensiz.

Her şeye tabiatıyla bakmalı, dediğim zaman çok olmuştur. Öylede olması gerekiyor galiba. Aslında disiplinin elden kaçmaması gerekir. Zira o kadar genç insanın içinde disiplini devam ettirebilmek kolay olmaması gerek. Aslında benim birazda öğretmen gözüyle bakmam gerekirdi. Ben onu becerememiştim. Gün geçtikçe bizi hem gönül olarak, hem de fizik olarak
Öğretmenliğe hazırlamaya çalışıyorduk. Yaz döneminde mezun olan öğrencilerin çalışacağı illeri belirlemek üzere kura çekilecek öyle belirlenecekti. Bir başka arkadaş seçilmişti. Bu iş için. Ama herkes orada olabilecekti.

Temmuz ayının ikinci yarısıydı galiba, Kura çekmeye bende gitmiştim. Kura çekecek olan arkadaşımız kendi elleriyle kendi ipinin çekmişti bu onun deyimiydi. Ben hep batıdan bir il düşünürken nere çıksa iyi, MUŞ ili emrine. Hayırlı olsun. Kurayı çeken arkadaşın gırtlağına sarıldım. Şakasına tabi, kendine de AĞRI’yı çekmişti zaten. Bütün arkadaşların atamaları onun elinden geçti. O gün dünya bizim olmuştu. Yeni mezunlar her zaman idealist olur ya. Bizde Türk Bayrağının dalgalandığı her yerde seve seve çalışırız diye sevinmiştik. İşin gerçeği de bu zira bize yedi yıl boyunca memlekettin her köşesinde çalışacak bir zihniyet kazandırılmıştı. İşin gereği yapılması gerekeni de ücra yerlere gidip oraları uyandırmak oradaki fakir insanlara hizmet götürmek.

Eskiden iki türlü atama yapılırdı. Birisi il emrine, diğeri ise nokta tayin idi. Biz il emrine atanmıştık. Ağustos 1975 de Erzurum üzerinden gittim. Muş’a. Ara yoldan vardık. Buradan çıkarken orada çalışan bir polis ismi almıştım. Muş’ta yatılabilecek bir otel vardı. Gözüm Oteli Sonradan öğreniyorum Sırrı Sakık’ların oteliymiş. Gerçi o zamanlar böyle bir ayrım yoktu. Yattım Ertesi günü; Polis Selahattin’i buldum. Çok ilgilendi: Tam işime yarayacak bir yerde; Vali beyin korumasında çalışıyordu. Durumu anlattım. Şu anda dahi Muş’tan bile zengin olan Hasköy atamamı yaptırdı. Böyle bir devlet kuşu herkesin başına konmaz. Listeler asıldı. Gözümle gördüm ya her şeyden emin olarak Eskişehir’e geldim. Ağustos’un 15 inden sonra gidip göreve başlayacaktım.

Ben geldikten sonra Vali bir aylığına İngiltere’ye gitmiş. Selahattin poliste boşa çıkınca bir ay izin almış. Ben muş’a döndüğümde tanıdığım kimse yoktu Listeleri kontrole gittim. Ne göreyim! Benim adım Malazgirt Okçuhan köyü diye geçiyor. Nereye gittimse; Çözüm bulamadım. Cesaretimi toplayıp şu Alparslan dedemin ovasını bi göreyim dedim. Gittim Malazgirt’e. Köyü görünce çok hoşuma gitti, hemen göreve başladım; Döndüm Eskişehir’e. O zaman şimdiki olduğu gibi ağustos ayında oruç vardı. Zannedersem oruç ağustosun 20 sinde idi. Eskişehir’den götüreceğim eşyaları hazırlamaya başladık. Hazırlayıp ta at ile deve değil ya. Alacağız. Biraz çamaşır kitap ve materyal. Kedi bile götürür yükümüzü. O zaman ayın birinde alınırdı maaşlar. Biz artık şımarık öğrenci olmaktan çıktık maaşlı bir aydın öğretmen olduk.

Hazırlıklarım bitmiş Okul vakti de gelmişti. Bir yorgan, bir yastık ve bir valiz. Evden ayrılacağım ama kız kardeşlerim rahmetli annem, rahmetli kardeşim Ümmühan Üzülmüşlerdi. Onların üzüntüleri o zamana kadar hiç aklımdan geçmeyen şeyler bir şerit gibi bir anda gözümün önünden geçti. Helalleşmek zor olsa da mecburduk. Boşuna mı okumuştuk. Boşuna mı yedi yılımızı verdik. Gidecektik te ama nasıl. Bir ayrılabilsek evden. Rahmetli babam biraz kaygısız birisiydi. Belki de öyle görünmesi gerekiyordu. Şimdi anlıyorum da bu güne kadar hep onların desteğiyle ayakta durmuştum. Belki de bu davranışı ile kendi ayaklarımın üstünde durmam gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Hâlbuki çok sosyal bir talebeliğim vardı. Şimdi mi? Cesaretim sanki bir anda yok olmuştu. Babam da geldi eve. Öğle üzeriydi. Rahmetli annemin ellerini öptüm, babamın ellerini öptüm, hepsiyle helalleştim. Bir kamyona bindim, Çiftelere, oradan Eskişehir’e geldim. Direkt olarak Muş seyahat vardı. Biletimi aldım.--------yolun sonu----------------------------bitti---------------------------------








Beğen

mehmet talip bilgil
Kayıt Tarihi:16 Haziran 2010 Çarşamba 18:06:58

ÖĞRETMENİN ANILARI YAZISI'NA YORUM YAP
"ÖĞRETMENİN ANILARI" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.