Onur BİLGE
517 şiiri ve 759 yazısı kayıtlı Takip Et

62 - tezveren sultan



62 - TEZVEREN SULTAN

Günün Yazısı
Okuduğunuz yazı 8.6.2009 tarihinde günün yazısı olarak seçilmiştir.

Onur BİLGE

Aradan zaman geçti. Tezveren Baba’nın kim olduğunu merak ediyor, kulaktan dolma olsa da hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Sadece onun hakkında bilgi edinmek gayesiyle, Evliyalar Tarihi isimli bir kitap aldım. Orada, ondan kısaca bahsediliyordu. Yetinmeyip, araştırma yaptım.

Türkiye’nin çeşitli yerlerinde aynı adla anılan Tezveren Dede’ler, Tezveren Baba’lar vardı. Bazı kaynaklarda bir de Tezveren Sultan isimli bir hanım evliyadan söz edilmekteydi. Hasılı Tezveren’ler hakkında çeşitli söylentiler vardı. Din büyüklerinin veya tarihe geçmiş ünlü kimselerin yaşamlarını ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikâyeleri dinleyerek büyümüştüm. Hemen hemen her evliya için benzer menkıbeler söylenmekteydi. Hepsinin kerametleri birbirine benziyordu ve olması mümkün değilmiş gibi görünüyorlardı ama zaten ben onları, kıssalardan hisse çıkarmak amacıyla dinliyordum. Bazı yerlerde Tezveren Baba veya Tezveren Dede’nin, evin uşağı olduğu söylense de olay aynı helva olayıydı. Bence o bayandı. Çünkü rüyamda görmüştüm. Beni gezdirmiş, bir yatırı ziyaret ettirtmişti. Benimle ibadet etmişti. Sanki gerçekti.

Sömestrde ailemle Ankara’ya amcamlara gittik. Babamla gezerken, Hacettepe Tıp Fakültesi’nin yakınından geçerken, sınava girdiğim yeri tekrar görmek istedim. Çünkü yine bir rüyamda tam sınava girdiğim yerde olmuştum. Üç yolun ortasında... Kavşağın tam ortasında yanımda; balıketinde, kumral, iriden, uzunca boylu, bir hanım belirdi. Sol elini uzatıp sağ elimi tutarak:

“Gel, seni bir yere götüreyim!” dedi.

“Peki.” dedim.

Onunla, Samanpazarı’nı geçip, kuzeye doğru gittik. Bir camiye geldik. Güneye bakan kapıdan bahçeye girdik. Hemen solda, yerden bir musluk vardı. Eğilip açtı. Billur gibi bir su akıyordu. Çömelip, abdest almaya başladı. İmrendim! Sol tarafa doğru başını kaldırıp, yüzüme bakarak:

“Haydi sen de al!” dedi.

“Kollarım kısa...” diyecek oldum. Üzerimde, ince moherden elde örülmüş, delikli desenli çok açık pembe bir ceket belirdi.

“A, ceketim varmış!” dedim.

Onun gibi çömeldim, musluğu açtım. Çamurlu bir su... Musluğu kapattım. Abdest almaktan vazgeçtim. O, az önce benim durmakta olduğum tarafa geçmişti. Solumdaydı.

“Haydi alsana!” dedi. Yüzüne baktım:

“Bulanık akıyor.” dedim.

“Aç, biraz aksın! Durulur, durulur...” dedi.

Musluğu tekrar açıp, biraz bekledim. Gerçekten de bir süre sonra duruldu. Tertemiz bir su akmaya başladı. Abdest aldım. Ceketimi giydim. Saçlarım omuzlarımdaydı. Başım açıktı. Onun üzerinde, uzun kollu, şanel bir elbise vardı. Saçları görünmüyordu. O haliyle namaz kılabilirdi. Yeterince örtülüydü. Beni alıp, sağ taraftaki caminin kapısının önünden geçirerek arka tarafa götürdü. İyice eskimiş sarı tahta merdivenlerden yukarıya çıktık. Burası, caminin kadınlar kısmıydı. Tam karşıda, sol köşede, yufka ekmekler gibi üst üste konmuş yazmalar vardı. Fakat birbirlerine değmiyormuş gibi duruyorlardı. Bir yeşil örtü alıp, başıma örttüm, bir de pembesini... İkisini üst üste, yani. Orada namaz kılacaktık. Yanlış hatırlamıyorsam, kıldık. O benim sağımdaydı.

Sonra, geldiğimiz yere doğru gittik. Merdivenden inip, camiyi geçtiğimizde sol tarafta, binaya bitişik küçük türbeye... Kapısı açıktı. İçeriye girdik. Ortada büyük bir mezar vardı ve yatır üzerindeydi. Ak sakallı, sarıklı bir zat... Üzerinde elde dikilmemiş bembeyaz bir giysi vardı. Etrafında da minik minik mezarlar... Kabirlerin üstlerinde çok güzel bebeler oturuyordu. Esmer, beyaz, kumral, sarışın; renkli gözlü, bir-bir buçuk yaşlarında çocuklardı. Üzerlerinde ipek başörtüsü gibi fakat dikişsiz örtüler vardı. Mavi, sarı, kırmızı, pembe ve yeşil renkli örtüler onlara sadece sarılıvermişti. Sol omuzları açıktaydı. Kare şeklinde olduğunu tahmin ettiğim bu kumaş parçaları, belki karşılıklı köşeleri sırtlarında birleştirilerek birbirine iliştirilmişti. Ortada, arkasına yaslanmış halde duran, erenlerden olduğunu hissettiğim dedeyi ve onları seyrettim.

Bu rüyamın tesiriyle, Hacettepe Tıp Fakültesi Kütüphane Binası’nın köşesindeki kavşağa geldiğimizde, etrafa bakmaya başladım ve babama dedim ki:

“Baba, işte tam burada o hanım benim elimden tuttu, şu tarafa doğru gittik.” derken bir de baktım ki kavşağın tam ortasında bir kabir var. Hemen yaklaşıp, taşını okudum. ‘Tezveren Sultan’ yazmıyor mu!? Bana hep ‘Tezveren Baba’ demişlerdi, ben de onun erkek olduğunu sanıyordum. Çok şaşırdım! Demek ki rüyamdaki oydu! Düşündüğüm gibiydi. Adını ilk kez beş yaşındayken duyduğum; kaybettiklerimin bulunmasında, dualarımın kabulünde ruhaniyeti hürmetine dua etmem öğretilen, ruhsal boyutta yol göstericim, kurtarıcım...

Bizde adet haline gelmiş, ta ben doğmadan... Bir şeyimiz kaybolduğunda arayıp bulamazsak, herhangi bir giyeceğimizin kenarına bir düğüm atar:

“Allah’ım, kaybettiğimi bulursam, Tezveren Baba’nın ruhuna üç İhlâs bir Fatiha okuyacağım.” derdik, hemen bulunurdu. Aramaya devam etmesek de aradığımız elimize geliverirdi.

O zaman, o düğümü çözer, vaat ettiğimizi okuyup, hâsıl olan sevabı ruhuna bağışlardık. Bir yere düğüm atmak, sözümüzü unutmamamız içindi. Kazara unutursak, düğümlü kalır, bir zaman sonra elimize geçince, o giysinin bir yerinin neden düğümlü olduğunu düşünür, kayıp nedeniyle düğümlenmiş olduğunu hatırlar, okur ve çözerdik. İnancımıza göre, Allah rızası için bir şey yapmaya söz veren onu mutlaka yapmalıydı.

İhlâs ve Fatiha Surelerini çok küçük yaşlarda ezberlemiştim ve zaten başka sure bilmiyordum. İlkokul dördüncü sınıftan, lise bitinceye kadar her sınıfta din dersi okuduk. Çeşitli sureler ezberlememizi istediler ama ben onları sınavlar için aklımda tutar, hafızama muvakkaten iliştirdiğim için yazılılardan veya sözlülerden sonra unuturdum. Ezberimde bulunmasının bana ne fayda sağlayacağını bilmezdim. Meğer cennetteki dereceler, ezberlenen ve uygulanan ayetler adedinceymiş. Sonradan öğrenmiştim.

Bizim evde namaz kılınırdı ama sadece günlük olaylar ve siyaset konuşulurdu. Namazsa, hareketlerle hafızamdaydı. İçeriği hakkında pek bilgim yoktu. Önemli derslerimiz vardı bizim. Tarihlerimiz, coğrafyalarımız, resimlerimiz, müziklerimiz, fen ve matematik derslerimiz vardı. Din dersi de ders miydi, o zamanlarda, aklımca! Hatta on altı yere ön kayıt yaptırmıştım da Hacettepe Beslenme ve Diyetetik, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon ile İlahiyat Fakültesi’ne yaptırmamıştım. Arkadaşlarım, İlahiyat Fakültesi’ni de kazandığımı duyunca dalga geçmişlerdi benimle:

“Hocanım olursun. Mevlit okur, ölü yıkarsın! Hah! Hah! Ha!..” diyerek.

“Tutuyor ama oraya ön kaydım falan yok!” demiştim. Aklımın işi değildi. Bir de Arapça mı öğrenecektim! “Elif, Be, Te, Se, Cim, Dal’lı köse... Arap harfleri girdi kümese...” diye tekerlemeler öğretmişlerdi. İleriye gidecektik biz, aydın Türk gençliği... İleri, daima ileri!.. Arkaya bakmak yoktu. Geriye dönmek yok!

Tarih, geçmişte kalmıştı. Dünde... Her ne kadar tekerrürden ibaretse de geri geleceği yoktu ve bireye, bire bir ilaç değildi, iyi bilinmesi. Coğrafya ise yok olmaya mahkûm, ölümlü dünyanın değişmez surat ifadesiydi. Sayılar, rakamlar, şekiller, değerler, problemler, sonuçlar ne kadar önemliydi? Okullar bittikten sonra kaç yıl daha akıllarda kalacaktı bu derslerde öğrenilenler? Sinüsler, kosinüsler, tanjantlar kotanjantlar ne kadar gerekliydi işlerimizde? Gerekene gerekmeyene o denli yüklenmesine ne gerek vardı?

Bence, küçükten yetenek saptaması yapılmalı, çocuklar yeteneklerine paralel eğitimler almalıydılar. Sadece kabrin kapısına kadar gerekecek bilgilerle işgal edilmemeliydi beyinler. Kabrin içine girecek ibadetlere zaman kalmalıydı. Beyinler, büyük sınavda sorulacak soruların cevaplarıyla doldurulmalıydı. Bu nedenle bırakmıştım altı dersi bütünlemeye. Topu topu yirmi otuz konu olurdu, incecik kitaplarda ve onu yılsonuna kadar yayarlar da yayarlardı. Kafa şişirmekten başka bir şey değildi bazı dersler. Dinle ve unut kabilinden...

Unutulmaması gereken bilgilerle donatılmalıydı, insanların en değerli organları. Beyin, çöp tenekesi değildi. Belki de bu yüzden artık o medar-ı iftiharımız olan âlimlerimiz kalmadı. Bilmem kaç karpuzu bir koltuğa sığdıracağım diye uğraş dur! Terzi olacaksa, sadece biçki dikiş dersleri okusun. Kuaför olacaksa, saç, kaş... Su tesisatçısını müzik dersine girmeye zorlamasınlar. Muhasebeciye tarih anlatmasınlar. Merakı varsa arar bulur, öğrenir. Aksi halde, huniyle beynine akıtsan, unutur. Müzisyeni, istemiyorsa beden eğitimi yapmaya zorlamasınlar. Bir gün, logaritma anlatırken aritmetik dersinde, öğretmene sordum:

“Neden öğreniyoruz biz bunları? Benim bankadaki işime ne faydası olacak?”

“Zekânız gelişecek, akıllı kişiler olacaksınız.” dedi.

Akıllıysa akıllı, deliyse deliydi. Aptallığın sınırı ve çaresi var mıydı? Kırk yıllık Gani, nasıl Yani oluverecekti, bu yolla? Yani eğer ben edebiyata âşık olmasaydım, bana kim şiir yazdırtabilirdi? Öykü veya roman yazmak, liselerde mi öğreniliyordu? Böyle el yordamıyla öğreneceğime, küçük yaşlardan öğretilme yoluna gidilseydi, zora koşularak dağılmasaydım, sadece işime yönelip odaklansaydım da bu zamana kadar harikalar yaratsaydım ya!

Ben ziyafet sofrası kalabalığından da hoşlanmam. Görgüsüzler gibi onlarca çeşit yemeği dizmek, her birinden birer lokma alınsa karın doyacakken, tabak tabak mideye sığdırmak için çalışmak... Sadece yemek tatmaksa, yöntem güzel; amaç doymaksa, birkaç çeşitle de olur. Tam bir yemeğin lezzetine alışıp, tadına doyamadan, başka lezzete geçmek bana göre değil. Canım ne istiyorsa onu yemeği tercih ederim. Neşe benim gibi değildir mesela. Bir restorana gitsek, ben birkaç yemekle doyarım, başka tatlar aramam; o da benzer yemekleri yer ve bir de aşçı yemeği ister, üstüne. Aşçı yemeğini de ondan öğrendim. Büyük bir tabağa her yemekten birer kepçe konarak sunuluyor. Yani restorandaki her yemeğin tadına bakacak. Oysa biz, “İnsanoğlu, karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır.” diyen bir Peygamberin ümmetiyiz. Ne yazık ki eğitim sistemimiz de böyle… Aşçı yemeği mübarek!

Kabrin başında kalakaldığımda, sadece iki sure bildiğimi düşündüğümde aklımdan geçenlerdi, bunlar. Onu bulmuş, ziyaret etmiş, ruhen çok yakınında hissetmiştim kendimi. Bildiğim iki sureyi okudum, sevabını ruhuna bağışladım.

“Babacığım, tam bu noktada elimden tuttu ve şu tarafa doğru gittik.” diyerek, Samanpazarı’nı işaret ettim.

“O tarafa gidelim, madem!” dedi.

Sol kaldırıma geçtik ve yukarıya doğru yürümeye başladık. Bu arada yollumuzun üstündeki otelle hamamı geçince, esnafın birine, bu yönde, bitişiğinde türbe olan bir cami olup olmadığını sordum:

“Hacı Bayram’ı mı soruyorsunuz?” dedi.

“Hayır. Bir cami... Yanında türbe olacak.” dedim.

“Ben de onu söylüyorum. Hacı Bayram, cami...”

“Hacı Bayram Camii mi?”

“Evet. Yanında da türbesi var. Hacı Bayram Hazretleri’nin türbesi...”

“Ya? İşte o, demek ki! Teşekkür ederim.” dedim ama heyecandan dizlerimin bağı çözüldü!

Kısacık bir yol vardı arada. Cami görününce, kızaran ve dolan gözlerimden yaşlar boşandı! Ne ağlamak!.. Herkes bana bakıyordu. Ortada ağlayacak ne vardı? İçimde kopan kıyametten habersizlerdi. Babam da:

“Ağlama! Yanlış anlayacaklar. Sana bir şey yaptığımı zannedecekler.” diyip duruyordu.

Bahçe kapısından giremedim. Bir heyecan, bir hayret ki ne hayret!.. Aynı rüyamda geldiğimiz yer!.. Bahçe duvarının dışında, hüngür hüngür ağlayarak dolaştım. Delilikti, biliyordum ama annem de Anıtkabir’de böyle olmuş, benim gibi. Babamla ilk geldiklerinde... O da girememiş, heyecanından, saygısından sevgisinden, aşkından… İki gözü iki çeşme, bahçenin etrafında dolanmış durmuş bir süre... Neden sonra, kendisini toparlayıp içeriye girmiş, ağlamaktan mahvolmuş bir vaziyette!.. Ayakları yere basmıyor gibiymiş. Onun gibi olmuştum ben de:

“Ya Rabbi! Ben senin mini etekli bir kulunum. Namaz bile kılmayı bilmem, doğru dürüst. Sen beni adam yerine koydun da gelmeden buralara getirdin, layık gördün, öyle mi? Onca mübarek kulun varken, benim gibi bihaber kuluna lütfettin!.. Hamd olsun Sana Ya Rabbi! Hamd olsun! Şimdi ben nasıl gireceğim, Senin Evine? Ben ki camilerin önünden geçmek istemezdim. İçindeki örtüler, kilimler, ölülerin üstüne örtüldüğü için tiksinirdim. Ölü yıkandığında yollara sızan sulara basmak istemezdim. Cami demek, mikrop yuvası demekti benim için. Şimdi ben, bunca kirliliğimle içeriye nasıl gireceğim!?.." diyordum kendi kendime.

Geldiğimiz yöne geri döndük. Oradaki bir dükkândan açık yeşil bir yazma aldık. Bahçe duvarının dışından arka tarafa dolandık. Orada bayanlara mahsus yerde abdest aldım. Dünyanın en ezik insanı olarak başımı eğdim ve o mübarek mekândan içeriye adımımı attım.

***
Onur BİLGE
BİN BİR GECE ÖYKÜLERİ - 62

Beğen

Onur BİLGE
Kayıt Tarihi:7 Haziran 2009 Pazar 00:59:25

62 - TEZVEREN SULTAN YAZISI'NA YORUM YAP
"62 - TEZVEREN SULTAN" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
inci*
11 Haziran 2009 Perşembe 10:48:46
Merhaba Onur Bilge,
Yazınızı ve yorumları okudum.
elbette eleştiri olacak ve okuyanın yorumuyla yazı renklenecek..Ben yorum yapmıyorum. sadece size yazınız için " Bravo" diyorum.. okurken, heleki sonuna doğru.. göz yaşlarımı tutamadım.. Bi haber bir yüreğe öyle bir duygu yüklemişsniz ki, beni yıllar öncesi bana götürdü ve ağlattı.. saygılarımla..

Cevap Yaz
hayatyolu
9 Haziran 2009 Salı 00:07:10
Merhaba Dostlar,
Birkaç Bilgiyi paylaşmak istedim.
Sayın Abdullah Arslan,Doğru söylemiş.Yorumu doğrudur.Ayrıca,şehitlerinde bedeni çürür.Bir tek bedeni çürümeyenler,bedenini helal lokma ile besleyenlerdir.Bu ister peygamber, ister evliya,isterse şehit olsun,ne kadar haram lokma bulaşmışsa,o kadar toprak o bedeni çürütür.Haram lokma bulaşmayan bedeni toprak çürütemez.Ayrıca,Onur hanım kendinize haksızlık etmeyin.Ana karnında 4. ayında,insanın kötülerdenmi,iyilerdenmi olacağı belli olur.Siz iyilerden olacaksanız,ne olursanız olun,yine oraya İMANA gelirsiniz.sEVGİLERİMLE...

Cevap Yaz
gözyaşı
8 Haziran 2009 Pazartesi 22:52:02
ve ben günün yazısına ''Onur BİLGE'nin '' köşesi diyorum...hiç kimseye nasip olmaz...her gördüğümde Onur BİLGE bu seçkide hâl böyle iken bu bölüm ''Onur BİLGE'nin köşesi'' olmayı haketmiştir. saygılar...

gözyaşı tarafından 6/8/2009 10:53:12 PM zamanında düzenlenmiştir.

Cevap Yaz
Şafak Yolcu
8 Haziran 2009 Pazartesi 21:34:35
Akıcı, oldukça güzel bir anlatım...
Zevkle okudum...
Onur Bilge'nin kalemini seviyorum, seçkiye tebrikler, saygılarımla...

Cevap Yaz
AYSE 09
8 Haziran 2009 Pazartesi 19:04:11
büyük bir zevkle okudum yazınızı ve ömrüm varsa nasipse devam edeceğim evliyaları erenleri bende merak ederim o güzel insanları anmak onların yaşantılarını dinlemek hoşumagider bilinki artık takipçinizim sevgimle kalın saygılar bıraktım sayfanıza gönül dolusu dua ile

Cevap Yaz
sivaslıcengiz
8 Haziran 2009 Pazartesi 17:08:59
o mübarek mekândan içeriye adımımı attım,
ya sonra ?
sevgili onur bilge,
ya sonra ?
tebrikler.

Cevap Yaz
bilgeperi
8 Haziran 2009 Pazartesi 16:00:57
MEKANIN KUTSALLIĞINA VE KENDİ KUTSALLIĞINIZA, KENDİ RUHSALLIĞINIZA ATILAN İLK ADIM...

BİLİNÇLİ DE OLSA, BİLİNÇSİZ DE OLSA YAŞAMIN BİR TARAFI, O'NA, RUHSALLIĞIMIZA, KUTSALLIĞIMIZA GÖTÜRÜR BİZİ...

SİZİN YÜRÜDÜĞÜNÜZ YOLU VE YOL GÖSTEREN REHBERLERİNİZİ O'NURLANDIRIYORUM...

SEVGİLER...

Cevap Yaz
_ZERRE_
8 Haziran 2009 Pazartesi 13:44:06
iyi ki okudum bu yazinizi sevgili Bilge dost....


ve cok etkilendim....

gözlerim doldu.....



can-i gönülden kutluyorum....


sevgilerimle......

Cevap Yaz
mubeccell
8 Haziran 2009 Pazartesi 03:22:52
Çok uykum vardı şöyle bir bakayım, yarın okurum dedim ,bi baktım hemen sonuna gelivermişim.Akıcı bir kalemi var Onur Bilge'nin.Okuyucusunu sıkmadan hikayesinin içine alıveriyor.
Tebrikler sayın Bilge.

Cevap Yaz
Müfide Decdeli
8 Haziran 2009 Pazartesi 01:41:15
Harika bir yazıydı sevgili Onur BİLGE.
Evet bende aynen bir Tezveren sultan seveniyimdir kendimi bildim bileli.Her şey dediğiniz gibi.
Bir şeyin hemen bulunması için Tezveren sultanın ruhuna üç kuluvallahi bir ihlâs.Hemen bulunur.
Velhasıl bütünüyle harika bir yazıydı.Yüreğinize sağlık.
Severek okudum.Teşekkür ve tebriklerimle...
Saygı sevgi ve selamlar...

Cevap Yaz
Recep Akıl
7 Haziran 2009 Pazar 12:56:23

Zaten en önemlisi o ilk adımı atabilmektir... Ama ne kadar da zordur.İyi bilirim.Hem de çok iyi...

Cevap Yaz
Recep Akıl
7 Haziran 2009 Pazar 12:39:59
Böyle bir tartışmayı ne zamandır bekliyordum.Doğrusu ya Ayhan beyle değil de bir başkasıyla... Bir bakıma Ayhan beyin de söylemek istediklerine katılmamak elde değil.Günümüzde din adına yenilen herzeler ister istemez insanı biraz şüpheci mi yapıyor ne.Öte yandan hikâyi başından beri takip edenler de sayın Onur Bilge'nin hakkını teslim etmek zorundadır.Selam ve sevgiyle.

Cevap Yaz
UÇUK
7 Haziran 2009 Pazar 12:13:52
yazınız herzamanki gibi yaşanmış gerçekliklere dayalı,toplumsal gerçeklere de yine ışık tutmuşsunuz..maneviyatı ön planda olan,bir konu dışında birçok konuya değinen güzel bir yazı okudum...
benim algıladığım ise; rüyadan öte..ruhun ilerleyebileceği evrelerdi..
saygılarımla...

Cevap Yaz
Rifat KAYA
7 Haziran 2009 Pazar 10:13:30
Evet... insanın hep kendi ile hesaplaşması ne hoş, yazdıklarına katılıyorum, çünkü, çünkü... yaşadım. kal sağlıcakla.

Cevap Yaz
ayhansarıkaya
7 Haziran 2009 Pazar 09:23:01
Üstad,sizin gibi yürekli ve bilgili insanlarla yanyana olmaktan büyük mutluluk duyuyorum.
En nefret ettiğim ,kendisini alim sanan cahillerdir...
saygılarımla efendim...Birlikte olmak dileğiyle...

Cevap Yaz
Onur BİLGE Yazının sahibi
7 Haziran 2009 Pazar 09:09:03
Değerli Arkadaşım,

Vurguladığım, çağ kapatıp çağ açan olayın kahramanını yetiştiren kişilerin gücüne dikkâtinizi çekmek!.. Size karşı bir tavrım yok. Zamanın en kültürlü kişileri bunlar. Onu demek istiyorum. Öyle değil mi?

Benim derdim, dürüst kişileri örnek vermek! Tezveren Hatun kimdi? O, müderris, ulema falan değildi. İki katlı ahşap bir konakta hizmetçiydi. Fakat dürüsttü. Sizin gibi... Emeğini yiyordu. Allah'a sığınıyor, çalıp çırpmak bilmiyordu. Demek ki evliya oldu ki asırlar sonra bir garibe, hayret ender hayret olaylar yaşattı. Evliyalar gizlidir. Ne namazla olur, ne niyazla... Önce HELAL LOKMA!.. Sizin kazancınız gibi...

Ben, insanları hurafelere inandıracak kerametlerden bahsetmiyorum. Gerçeklerden söz ediyorum. Ruhsal bir boyutu da vardır insanın. Necis bir maddeden gelip, necis bir maddeye dönüşecek bedeninden çok daha önemli bir tarafıdır. Onu göstermeye çalışıyorum. Ruhaniyete de gereksinimimiz olduğuna değiniyorum. Herkesin bildiği bedenden ve herktesin yaptığı sıradan olaylardan bahsetmiyorum. Olağanüstü olaylardan söz ediyorum. İstanbul’un alınışı gibi...

Türbelere gidip, mumlar yakın, bezler bağlayın demiyorum. Kabir ziyaretleri yapmaktan söz ediyorum. Tezveren Sultan’ın ve Hacı Bayram Hazretlerinin kabirlerini ziyaret etmiş olmanın sakıncası nedir? Sevaptır.

Şehitler ölü müdür? Değildir. Kur’an’da böyle yazar. Reddedilmez. Ayettir. Tartışılmaz. Evliyalar ölü müdür? Allah bilir. Onların da bedenleri çürümez, şehitlerinki gibi... Bizim bilmediğimiz ama var olan gerçekler var. Parapsikoloji diye bir bilim dalı var. Madem bilime önem vereceğiz, bunu da göz ardı etmeyelim. Bu ruh bilimi, doğaüstü olayları araştırır, telepati, gaipten haber alma, duyu dışı algılama gibi olaylarını inceler. Benim yazdıklarım, parapsikolojiye ışık tutacak olaylardır. Ruhsal âlemin doğal gerçekleridir, hurafelerle hiç bir ilgisi yoktur.

Burada, sadece adı işitilen bir evliya hürmetine saf kalplilikle edilmiş bir duadan ve neticesinden bahsedilmektedir. Peygamberinden habersiz birinin duasıdır bu. Daha sonra dua şekli değişecektir. Hele biraz sabredin.

İman bile inkârdan doğar. İlmin ilmi, ilimden cehildir. Hangi âlim vaktiyle cahil değildi? Merdiven, basamak basamak... Bir genç kız yetişiyor. Dorusuyla, yanlışıyla, hatasıyla, günahıyla, sevabıyla bir insan olgunlaşıyor. Ben size, elimden geldiğince onun gelişimini aktarmaya çalışıyorum.

Daha ilk virajımız bu. Burada hemen umutsuzluğa kapılmayalım, korkuya ise, asla! Daha çok virajlar alacağız, birlikte. Her dönemeci döndüğümüzde, ufkumuz açılacak. Biz bu yolun yolcusuyuz. Bizim yolumuz uzun... Ömrümüz yeterse...

Birlikte yol alacağız. Arzu ederseniz. Cennet bile yalnız çekilmez.

Olmazsanız olmaz.

Allah sizinle, bizimle, hepimizle olsun!

Onur BİLGE

Cevap Yaz
ayhansarıkaya
7 Haziran 2009 Pazar 08:26:16
Ne diyorsunuz siz, Ayhan Bey?!..
Doğrusu bu cümle sarstı beni üstadım.Sanki bir düelloya davet gibi hissettim.Ben,fikirlerin çeşitliiğinden yanayım.Duyarsız bir insan olsaydım,ülkem için hiç bir şeye kafa yormaz,bana ne der gelip geçerdim.Ben şu anda bile beş vakit kılmasam bile sabah namazlarını kaçırmam.
Benim derdim.hurayefe sarılmış ve halkımızı kandıran beyinsiz takımlarıyla...
Ben,halkımın ve yurdumun böyle geri kalmasından utanıyor ve üzülüyorum.
Tekrar saygı ve sevgilerimi sunuyorum efendim...

Cevap Yaz
Onur BİLGE Yazının sahibi
7 Haziran 2009 Pazar 08:08:31
Bahsettiğim rehber şahsiyet müderristi. Zamanının profesörü! Bilgisiz, kültürsüz, bomboş bir adamı örnek vermedim. Padişah yetiştiren bir zatı eğiten, padişahların ayağına gittiği bir şahıstan bahsettim. Ki o zamanlar ülkemiz böyle değildi. Biraz sabrederseniz, anlatacağım. İstanbul’un alınma temellerini atan bir şahsiyettir Hacı Bayram Veli Hazretleri. Ak Şemsettin’in hocasıdır. O da bir ulemadır. Ne diyorsunuz siz, Ayhan Bey?!.. O zamanki gibi ilerleme mi oldu? Çağ kapattık, çağ açtık!.. ALLAH diyenden kime ne kötülük gelmiş? Zamanımızdaki sahtekârla karıştırmayalım! ASLA!.. Elleri değil, ayakları öpülesi kişilerdir, anlatacaklarım!.. Kerametleri ortadadır. Fatih Sultan Mehmet... Bahsedeceğim kişiler, her konudaki bilgileriyle, çağlardan çağlara hükmeden kişilerin arkasında duran, işlerinin pirleridir. Himmetleri hazır olsun!

Rahatça eleştirebilirsiniz beni. Özellikle eleştiri istiyorum, iltifat değil.

Aranızdan birisi, yazılarımda duygu olmadığından bahsetmişti. Bu öykülerde öyleleri vardır ki başından sonuna kadar gözyaşlarıyla kaleme alınmıştır. Buna rağmen ona hak vererek, gereken yerde yüklendim, duyguya.

Bana kötülük yapmıyorsunuz. Aksine, teşekkürü hak ediyorsunuz. Eleştiri olmazsa, kalite olmaz.

Mutluluklar..

Onur BİLGE

Cevap Yaz
KADIKUYULU
7 Haziran 2009 Pazar 07:36:15
gerçek veya değil,
yaşanmış veya değil,
kendinizi olayın kahramının yerine koyun ve düşünün...
düşünmek zor iştir herkes yapamaz ama...

Cevap Yaz
ayhansarıkaya
7 Haziran 2009 Pazar 06:29:50
Unutulmaması gereken bilgilerle donatılmalıydı, insanların en değerli organları. Beyin, çöp tenekesi değildi. Belki de bu yüzden artık o medar-ı iftiharımız olan âlimlerimiz kalmadı. Bilmem kaç karpuzu bir koltuğa sığdıracağım diye uğraş dur! Terzi olacaksa, sadece biçki dikiş dersleri okusun. Kuaför olacaksa, saç, kaş... Su tesisatçısını, müzik dersine girmeye zorlamasınlar. Muhasebeciye tarih anlatmasınlar. Merakı varsa arar, bulur, öğrenir. Aksi halde, huniyle beynine akıtsan, unutur. Müzisyeni, istemiyorsa beden eğitimi yapmaya zorlamasınlar.

Üstadım,yazınız yine harikaydı.Ama ben biraz farklı düşünmekteyim.Sanırım tevazü gösterirsiniz.İlimin ve fennin sonsuz olduğu çağımızda mistizme sığınmayı ben biraz yadırgıyorum...Onsuz olmuyor ama öbürü de olmadan olmuyor...
Hala nerelerde sayıklıyor bu yurdumun güzel insanları...Mehter takımı gibiyiz.Bir türlü hamle yapamadık.Ben buna çok üzülüyorum...
Bir yanlışım varsa affola...saygılar ve sevgiler efendim...


ayhansarıkaya tarafından 6/7/2009 7:52:08 AM zamanında düzenlenmiştir.

Cevap Yaz
MustafaCeylan
7 Haziran 2009 Pazar 06:00:16
Harikaaaaaaaaaaaaaaaa!!!
İşte benim tanıdığım Onur Bilge budur...
Sakın ola dışardan , daha önce yazılmış hiç bir bilgi ve belgeyi, başka kaynaktan aktarma yapmadan, kendine ait anıları, duyuş ve düşünceleri, öz den, sade yalın kaleme almaya devam...
Çok derin bir konuya dalmışsın...
Dilerim Mevlâm yardımcın olur...

Cevap Yaz
siyah-beyaz
7 Haziran 2009 Pazar 03:50:23
Tebrikler güzel bir anlatım. Örnek ve numune şahsiyetler çerçevesinde değerlendirildiği daktirde sakıncası olduğunu düşünmüyorum türbelerin.Eline sağlık Saygılarımla

Cevap Yaz
Abdullah Arslan
7 Haziran 2009 Pazar 02:30:57
MÜSLÜMAN ÜLKELERİN ÇOĞUNDA BU TÜRBELER İCAD EDİLMİŞKEN, İSLAMİYETİN YAYILMA MERKEZİ SUUDİ ARABİSTAN'DA BEYTULLAHTAN BAŞKA NİYE BİR MEZAR BULUNMAZ? TÜRBE DİYE BİLİNEN ÇOĞU YERİN MEZAR BİLE OLMADIĞI NEDEN SEZİLMEZ? BU TÜR YERLERİN ZİYARETİNİN DİNEN YASAK OLDUĞU NEDEN GÖZARDI EDİLİR? RÜYA TAHAYYÜLLÜ ÖYKÜ MÜDÜR ANLATILANLAR? SAYGILARIMLA.

Cevap Yaz
Aynur Engindeniz
7 Haziran 2009 Pazar 01:47:23
"_ “Ya Rabbi! Ben senin mini etekli bir kulunum. Namaz bile kılmayı bilmem, doğru dürüst. Sen beni adam yerine koydun da gelmeden buralara getirdin? Layık gördün, öyle mi? Onca mübarek kulun varken, benim gibi bihaber kuluna lütfettin!.."
Ben de peygamber efendimizi rüyamda gördüğümde, buna benzer duygulara kapılmıştım. Nice alimler ömürlerince dua edip, O mübarek efendimizi rüyalarında görmek için secdeler ediyor göremiyorlardı, ama benim gibi dinle ilgisi sadece Allah'ı sevmek ve müslümanım demek olan, açık saçık gezen günahkara nasip etmişti Allah bu müjdeyi. Ama ders aldın mı derseniz; hayır...Aldım ama uygulayamadım. Gerçeği bile bile yanlışta diretmek bu...Öykünün bu kısmında kendimi gördüm...Etkilendim. İçim sızladı.Mesajlarınızı kaneviçe gibi işliyorsunuz öyküye. Elbette bunları görmek için de gönül gözü gerek. Yazıdan kalbime geçen duyguları anlatsam öyküden uzun olur...Bence size söylenecek en değerli söz " 10 puan az...Allah onlarca bin kez sizden razı olsun ve kaleminize yol versin" dir....
selamlar..

Cevap Yaz
Nermin Kaçar
7 Haziran 2009 Pazar 01:42:24
Unutulmaması gereken bilgilerle donatılmalıydı, insanların en değerli organları. Beyin, çöp tenekesi değildi. Belki de bu yüzden artık o medar-ı iftiharımız olan âlimlerimiz kalmadı. Bilmem kaç karpuzu bir koltuğa sığdıracağım diye uğraş dur! Terzi olacaksa, sadece biçki dikiş dersleri okusun. Kuaför olacaksa, saç, kaş... Su tesisatçısını, müzik dersine girmeye zorlamasınlar. Muhasebeciye tarih anlatmasınlar. Merakı varsa arar, bulur, öğrenir. Aksi halde, huniyle beynine akıtsan, unutur. Müzisyeni, istemiyorsa beden eğitimi yapmaya zorlamasınlar. Bir gün, logaritma anlatırken aritmetik dersinde, öğretmene sordum:
Bu söylediklerinize katılıyorum. Çok aklısınız. Eğitim sistemimizin eksik bir noktası. Rüyanızda gördüğünüz türbeyi Ankara' ya gittiğime görmüştüm sanırım. Tam Hacettepenin üstünde ve kavşakta . Üçgen bir türbe olması lazım. Allah bazı insanlara rüya yoluyla gösteriyor. İnanıyorum çünkü benim Annemin rüyaları da çıkar ve ben görmüştüm der. Çok güzeldi. Kutluyorum sevgili yazarım.

Cevap Yaz
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.