2
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
220
Okunma
SÛKUTUN ASALETİ
Hayat, durmaksızın uğuldayan büyük bir gürültü sahnesidir. Bu karmaşık sahnede insanlar çoğunlukla kırgınlıklarını, içsel öfkelerini ya da kendi haklılık iddialarını yüksek sesle, sitemkar kelimelerin arkasına saklanarak dünyaya haykırmak isterler. İnsan ruhu, haksızlığa uğradığını veya yaralandığını hissettiği an gürültü koparmayı, etrafa kelimeler saçmayı bir kalkan zanneder. Oysa kalemin yükünü, kelamın o hassas ve adil tartısını bilen gerçek sanatkarlar çok iyi fark eder ki; her fırtınada feryat figan etmek, hakikati gölgelemekten yardımlaşmak ve parlatılmak istenen egoları büyütmekten başka bir işe yaramaz. Kelimeleri hoyratça harcamak, mısraları birer suçlama okuna dönüştürerek hedef saptırmak işin en kolay kısmıdır; asıl zor ve asil olan, o sözün vakarını koruyup mutlak bir sessizliğin limanına sığınabilmektir. Çünkü iyi bilirler ki sükut, en yüksek sestir; ancak anlayabilecek derinlikte kulakları olanlar için bir mana ifade eder.
İnsanın kendi zihninde kurguladığı tek taraflı hikayelere, kendi elleriyle yarattığı o yapay mağduriyet senaryolarına zamanla inanması ne garip ve ne derin bir tecellidir. Hayatın çıplak ve soğuk gerçekleriyle yüzleşmek, kendi hatalarının aynasına bakmak ağır geldiğinde, suçu ve vebali korkusuzca başkalarının omuzlarına yüklemek sığınılacak en konforlu alandır. Edebiyatın o süslü, sitem dolu mısralarında yapay sığınaklar inşa edip kendini sütten çıkmış ak kaşık gibi göstermeye çalışmak, sadece anlık bir teselliden ibarettir. Kendi karanlığıyla yüzleşemeyenler, başkalarının aydınlığına çamur atmayı bir marifet sayarlar. Oysa karakter; cafcaflı laflarla, vitrin süslemeleriyle veya sitemkar dizelerle lafta sergilenen eğreti bir olgu değildir. Gerçek karakter; hayatın o amansız fırtınası tam ortasından koptuğunda, kimse görmezken ve kimse alkışlamazken o eğilmez başı, o tertemiz onuru lekesizce koruyabilmekle, değerlerine sımsıkı sarılabilmekle belli olur.
İnsan, kalabalıkların alkışıyla değil, kendi iç mahkemesinin dürüstlüğüyle büyür. Aynalardan kaçanlar, suçlayacak bir hedef bulduklarında kendilerini akladıklarını sanırlar ama vicdanın o sessiz koridorlarında hiçbir yalan uzun süre barınamaz. Kalemin ve kağıdın namusuna inanan her yazar bilir ki lafla örülen duvarlar, ilk hakikat rüzgarında darmadağın olmaya mahkumdur. Bu yüzden sitem mısralarında teselli arayanlar, aslında kendi içlerindeki o derin güvensizliğin ve vefasızlığın faturasını başkalarına kesenlerdir. Gerçekten seven ve değer veren bir yürek; kırılsa da dökülse de edebiyatı bir intikam sahnesine çevirmez. Bilakis, yaşanmışlığın kutsallığına saygı duyar ve kelimelerini o kırgınlığın sığlığına kurban etmez. Karakterin asıl imtihanı da tam olarak burada, o ince çizgide başlar.
Günün sonunda, dünyanın tüm o sahte ve yapay gürültüsü tamamen bittiğinde geriye ne o süslü sitemler kalır ne de hırslarla yazılmış hoyrat mısralar. Geriye sadece iki insanların ortak geçmişindeki o gizli hafıza, yaşanmışlığın görünmez dili ve ardında bırakılan sessiz bir insanlık mirası kalır. Zaman, evrendeki en adil ve en acımasız elektir; insanın tüm hırslarını, sahte kırgınlıklarını ve kurgulanmış mağduriyet tiyatrolarını zamanla eler geçer. Heybede yarınlara kalacak yegane cevher, kulun kendi dürüstlüğü, eğilmeyen onurlu çizgisi ve arkasında lekesiz bıraktığı adıdır. Bilgece susmak; bir kaçış, bir yenilgi ya da boyun eğme asla değildir. Aksine bilgece susmak; kelimelerin değerini, sevginin büyüklüğünü ve yaşanmışlığın kutsallığını fark etmekten uzak yüreklere karşı verilecek en ağır, en sarsıcı ve en geri dönüşsüz hükümdür. O hüküm bir kez verildi mi, mühür kalbe basılmış, kapılar sonsuza dek kapanmış demektir.
Tamer KARAKAŞ
01.09.2026
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.