Şiir, zeka ülkelerinde uzun ve üzücü yolculuklardan sonra doğan şeydir. balzac
/ yüRekTen
/ yüRekTen

Satrapi’nin Siyah-Beyaz Dünyasında Kendini Bulmak

Yorum

Satrapi’nin Siyah-Beyaz Dünyasında Kendini Bulmak

13

Yorum

35

Beğeni

0,0

Puan

967

Okunma

Okuduğunuz yazı 31.8.2026 tarihinde günün yazısı olarak seçilmiştir.
Satrapi’nin Siyah-Beyaz Dünyasında Kendini Bulmak

Satrapi’nin Siyah-Beyaz Dünyasında Kendini Bulmak




Yıl 2014. Günlerden çarşamba. Kütüphanede 17.30 - 20.00 saatleri arasında verilen akşam dil kursunun film gösterimi var. “Filmrommet” dediğimiz sinema odasını alelacele hazırlıyoruz. Gelenler Norveççe öğrenen göçmen yetişkin grubu. Şöyle bir bakıyorum: Afgan’ı var, Pakistanlısı, Vietnamlısı, Rus’u, Filistinlisi, Tunuslusu... Ama en çok Kosovalılar dolduruyor 18 kişilik bu grubu. Oynatılacak filmin adı Persepolis. Işıkları kapatıyorum, fakat oda sinema salonlarındaki kadar karanlık değil yüzler hâlâ seçilebiliyor.

Ve film başlıyor.

İlk önce gruptaki erkeklerin garip bir şekilde konuşmayı aniden kesip çuval gibi ağır bir sessizliğe bürünmesi çekiyor dikkatimi. Derken arkadaki küçük projeksiyon makinesinin ışığı duvara gerilmiş bez perdeye vuruyor, perdede kapkara çizgiler belirince bunun bir animasyon filmi olduğu anlaşılıyor. Diz hizalarına kadar uzanan rengârenk tunik benzeri kameezleriyle ön sıralarda oturan iki kadın -biri Pakistanlı, diğeri Afgan- dupattalarını hemen ağızlarının üzerine çekiveriyorlar. Bir yandan da o iri, koyu renk gözleriyle çaktırmadan etrafı tarıyorlar. “Ne yani, çizgi film izlemek için mi buradayız bu akşam?” diye fısıldaşıp kendi aralarında somurtuyorlar.

Arka sıralardan öğretmenlerinin “Şşt, lütfen...” diyen hafif ama uyarıcı sesi yükseliyor. Kadınlar hemen toparlanıp susuyor. Odadaki kısa hayal kırıklığı dalgası yerini yavaşça perdeye doğru çekilen meraklı bir sessizliğe bırakırken ben de en gerideki ahşap sandalyelerden birine ilişiyorum, sırtımı falu kırmızısı duvara yaslayarak.

İşte o an, o ahşap sandalyede otururken kaybolduğumu hatırlıyorum. Tıpkı şimdi, aradan geçen onca yıla rağmen bu cümleleri yazarken kaybolduğum gibi.

Marjane Satrapi’nin ölüm haberini okuduğum haziran başından bu yana o akşamın anısı hiç çıkmıyor aklımdan.

Haberi okurken “İyiler erken ölüyor,” diye mırıldanmaya başlıyorum. Sonra “İyi insanlar hep üzüntüden ölüyor,” diyerek sesimi biraz kaldırdığımda, sağ omzumdan “cik!” diye onaylayan bir ses yükseliyor. Mango. Cennet papağanım. Evdeyken adeta yapışık yaşıyor benimle; ruhumun tüylü hâli... Haberin devamını okurken bir bakıyorum ki hakikaten az önce dile getirdiğim şey yazıyor sayfada: “Üzüntüden öldü.” 4 Haziran 2026’da henüz 56 yaşındayken Paris’te hayatını kaybeden Satrapi’nin ölüm nedeninde yaşadığı derin üzüntünün ve bir yıl önce kaybettiği İsveçli eşi Mattias Ripa’nın ardından duyduğu kederin büyük bir payı varmış.

Yine dalıyorum kendime.
Ben niye ölmüyorum o zaman?
Ben iyi bir insan değil miyim?

Soruyu içimden mırıldanmama rağmen Mango yine “cik!” diye bir ses çıkarıyor. Bu seferki biraz alaycı geliyor kulağıma. Sanki “Sen mi? Çamaşır askılığında kurumuş çamaşırlar iki gündür toplanıp katlanmayı bekliyor,” der gibi. Absürt sorularla cebelleşip durdum haftalarca. “Üzüntüden ölmek için demek ki üzüntüyü doğru dozda ayarlamak gerekiyor. Ben hâlâ fazla kaçamak yapıyorum, anlaşıldı.” Ta ki zihnim beni yeniden o kütüphane akşamına, o ilk karşılaşmaya götürene dek işte böyle poktan bir ruh hâlindeydim.

Sonra biraz kırgınlık, biraz da o absürt soruların ağırlığıyla tekrar döndüm Marji’nin dünyasına, çizgilerine, geride bıraktıklarına.

Esasen en sıra dışı sanatçılar, bize dünyayı uzun uzadıya açıklayanların aksine bakış açımızı kökünden değiştirenler oluyor. Marjane Satrapi ile tanışmadan önceki zamanlarımı hatırlıyorum mesela. Benim için İran neydi ki o zamanlar? Gazete manşetlerinden fırlayan haberler, Humeyni’nin sert, keskin çehresiyle özdeşleşen televizyon görüntüleri ve tüm bunlardan örülü birtakım soyut kavramlar... Hepsi bu.

Sonra Persepolis girdi hayatıma. O ızak, yabancı ülke bir anda bir mutfak masasına, hummalı bir okul bahçesine, bir büyükannenin göğsünde sakladığı yasemin kokulu öğütlere, gencecik bir kızın paramparça kafa karışıklıklarına dönüşüverdi. İnsani bir yüz kazandı yani. Bu dönüşüm uzaktan bakınca ne denli basit, ne denli sıradan görünüyor hâlbuki... Ama insan durup düşününce bunun hayatta ne kadar nadir gerçekleştiğini fark ediyor. Filmi izlediğim yıl kitabın Norveççe baskısını satın almıştım. İşte şimdi evdeki kitabın değeri yüklediğim anlamla bir anda katlanıveriyor.

Satrapi’de beni en çok vuran, içimi titreten şey; bir simgeye dönüşmeye, bir bayrak gibi dalgalanmaya zerre kadar ilgi duymamış olmasıydı. Evet, burası dünya. Burası garip bir yer ve sürekli kendine temsilciler arıyor. Hele ki günümüzde insanları, acıları ve kimlikleri kolayca tüketebileceği, rafa kaldırabileceği paket program anlatılara indirgemeye can atıyor. Marjane ise buna kelimenin tam anlamıyla diklendi. İnatla, çocuksu kudretiyle hep kendisi olarak kaldı. Bir kız evlat, bir asi, bir göçmen, bir sanatçı ve evet, dünyadaki yerinden zaman zaman benim gibi emin olamayan bir kadındı o. Kendi karmaşıklığını, insani defolarını koruyarak aslında bana da kendi içimdeki çok sesli karmaşıklığı görme ve kabul etme fırsatı tanımış oldu.

Tarih hakkında konuşurken üzerimize çöken o elitist, yukarıdan bakan havadan hiç hazetmemişimdir. Olaylara hep çok uzaktan bakarız, sanki laboratuvardaki deneylermiş gibi düzenli, steril açıklamalara oturtmaya çalışırız hep. Satrapi, Persepolis’te böyle kibirli bir bakış açısına hiçbir zaman prim vermedi. O, yere yakın kalmayı seçti hep. Evdeki ekmeğe sokaktaki çamura yakın kalmayı... Devrimler, çizgilerinde teorik manifestolar yerine sabah kalkıp işe giderken hayatın tam ortasına indirilen baltalar, akışı kesen kaba müdahaleler olarak çıktı karşımıza. Siyaset, devasa binalardan ziyade gündelik hayatın tam kalbinden sızdı sahneye. Ve işin mucizevi tarafı, ortaya çıkan gerçeklik tarihten daha küçük ya da daha önemsiz değildi. Tam tersine çok daha büyük, çok daha sarsıcı bir gerçeklikti.

Kitabı açtım ve çizimlerinin muazzam sadeliğine dönüp dönüp yeniden baktım bugün. İlk bakışta insanı yanıltacak kadar naif, neredeyse aldatıcı bir basitlik hâkim. Birkaç siyah çizgi, alabildiğine boş ve seyrek arka planlar, son derece ekonomik, adeta tasarruflu biçimde çizilmiş yüzler... Ama karelere ne kadar uzun bakarsan sadeliğin aslında nasıl bir ustalık, nasıl rafine bir zekâ biçimi olduğunu o kadar iyi anlıyorsun ki. Gözünü boyayan, dikkatini dağıtan hiçbir süsleme yok, saklanabileceğin hiçbir gölge yok. Her duygu kapkara çizgilerin arasında kendi yükünü tek başına çırılçıplak taşımak zorunda.

Fazlalığı reddetmek, bu çağda başlı başına bir delilik... Müthiş bir cesaret.

Pek çok sanatçı kendi otoritesini, entelektüel ağırlığını karmaşıklıktan hatta anlaşılmazlıktan kurmaya çalışır. Satrapi ise aksine otoritesini açıklıktan, çocuksu bir şeffaflıktan inşa etti. Bir hikâyenin eğer yeterince dürüstse allanıp pullanmaya ihtiyacı olmadığına inandı hep. Bu güven eserlerine öyle bir berraklık katıyor ki filmi izlerken sana vaaz verdiğini ya da bir mesaj iletmeye çalıştığını hissetmiyorsun bile. Daha çok yan odada kendi kendine konuşan birinin dürüst düşüncelerine kulak misafiri oluyormuşsun gibi bir his yaşatmıştı bana.

Belki de sürgünleri, evsiz yurtsuz kalma hâlini anlatırken bu derece derine işleyebilmesinin sırrı da buradadır. Sürgün denince akla hep dramatik ayrılık sahneleri, feryat figan kayıp imgeleri gelir. Oysa Satrapi en dip yaraların aslında ne kadar suskun, ne kadar gürültüsüz olduğunu çok iyi tanıyordu. Yeni bir ülkede konuşmadan önce yaşanan bir saniyelik tereddüt misal. Yurdundan ayrı yaşayanlar bunu çok iyi bilir: Kendi aksanının bir yabancının kulağına çarptığı anı aniden fark etmek. Veya anıların, şu an üzerinde nefes aldığın topraktan çok daha canlı, çok daha gerçek olduğunu anlamanın buz gibi ürpertisi... Bunlar kelimelere dökülmesi hele ki çizilmesi imkânsız duran soyut deneyimler. O ise tüm bunları sanki dünyanın en normal şeyiymişçesine büyük bir doğallıkla çizgilerine ve perdeye üfledi.

Bilhassa insanları, klişe kahramanlar ve kötü karakterler kutularına ayırmayı inatla reddetmesine hayran olmamak elde değil. Dünyadaki çiğ acımasızlığı, baskıyı anlatırken dahi insanların içindeki çelişkilere dikkat kesilmekten hiç vazgeçmedi. Persepolis’te yürüyen insanlar siyasi fikirlerin karton maketleri değildi. Korkak, gururlu, bazen inanılmaz cömert, bazen de can sıkacak kadar bencil ve sevgi doluydular. Şüphesiz en çarpıcı olanı ise çoğu zaman tüm bu özellikleri aynı anda tek bir bedende taşıyor olmalarıydı. Gerçeklik dediğimiz sızıntı da tam olarak bu insani çelişkilerin arasından sızıyor işte hayatımıza.

Ve tabii ki mizah... Mizah, Satrapi’nin dünyasında aralara serpiştirilmiş bir sostan ibaret değildi; hayatın ta kendisiydi. Zira onun sanatında mizah, trajediyi hafifletmek yahut seyirciyi eğlendirmek üzere var olan bir lüksten öte doğrudan doğruya bir hayatta kalma refleksiydi. İnsanlar en karanlık, en berbat zamanlarında bile şaka yapmaya devam ederler. Tıpkı açlıkta dahi olsa bir lokma ekmeği paylaşmaya, birbirlerinin yüzüne bakıp hikâye anlatmaya devam ettikleri gibi. Kahkaha, o an için hayatın baskıya, ölüme tamamen teslim olmadığının hâlâ direndiğinin en büyük kanıtı değil midir? Satrapi işte bunu entelektüel bir bilgi olmaktan öte, içgüdüsel olarak kavramıştı. Bu yüzden onun mizahı insanı yalnızca güldürmekle kalmaz, aynı zamanda sırtını da sıvazlar. Hatta eğlenceden ziyade bir tür dayanıklılık aşısıdır mizahı. Ben de bu anlayışı yazılarımda hayata geçirmeye çalışıyorum.

Yaşım ilerledikçe ve hayatın siyah-beyazdan ibaret olmadığını daha net gördükçe, birbirine zıt gerçeklikleri kavga ettirmeden aynı anda taşıyabilen sanatçılara duyduğum saygı öyle artıyor ki. Satrapi ülkesini hem deliler gibi sevdi hem de en sert, en yalın dille eleştirmekten geri durmadı. O topraklardan fiziksel olarak ayrıldı, gitmek zorunda kaldı belki ama ruhsal bağlarını hiçbir zaman koparmadı, koparmamayı yeğledi. Bir yere ait oldu fakat hiçbir zaman bütünüyle o yerin körü körüne bir parçası gibi hissetmek istemedi kendisini. Pek çok insan bütün ömrünü içindeki bu gerilimleri çözmek, düğümleri gevşetmek için harcar ve harap eder. O ise bu gerilimleri çözmeye çalışmadı, tam tersine gerilimin kendisini muazzam bir sanata dönüştürdü. Çelişkinin kendisi hayatın ana anlamı oldu onun için.

Üstelik aktivizmi bir tek geçmişi anlatan bu çizgilerle de sınırlı kalmadı. Hayatının son döneminde de tanıdık, tavizsiz direnişiyle hep ön saflardaydı. 2022’deki Mahsa Amini protestolarıyla alevlenen “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketine verdiği azimli küresel desteği, sansürlenen gerçekleri tüm dünyaya duyurmak için çizerleri toplayıp Woman, Life, Freedom antolojisini hazırlayışını nasıl unutabiliriz ki? Hele Fransa’nın en yüksek şeref nişanı olan Légion d’honneur’ü ellerinin tersiyle ittiği Ocak 2025 duruşunu... Fransa’nın İran’a karşı sergilediği ikiyüzlü tutumu gerekçe göstererek, İranlı kadınlarla dayanışmasının kurbanlarla poz vermekten ibaret olamayacağını çatır çatır söyleyip Batı’nın rahat vicdanına çarpması tam da kendisinden beklenecek cinsten asil bir isyandı işte! Satrapi, coğrafyası olmayan bir insan hakları mücadelesinin bayraktarlığını yaptı son anına kadar. Ve ne insafsızdır ki zaman, tüm iyiler gibi onu da erken yutuverdi. Olsun. Geride bıraktığı çığlık hâlâ taptaze duruyor ve duracak. Bunu düşününce gülümsüyor insan.

“Cik!”

Sanatçılar bu dünyadan göçüp gittiğinde ya da köşelerine çekildiğinde, insanlar hep “miras” kelimesinden söz eder dururlar ya... Bu kelime bana her zaman soğuk, eksik ve tamamlanmamış gelmiştir. Miras sanki müzedeki bir vazoymuş, tabloymuş, mülkmüşçesine bitmiş, tükenmiş, yerli yerine oturmuş bir şeyi çağrıştırır çünkü bana. Oysa gerçekten büyük yaşayan eserler yaratıcılarının nerede olduğundan bağımsız olarak zaman geçtikçe değişmeye, büyümeye devam ederler. Bir kitabı, bir filmi yıllar sonra yeniden açtığında artık aynı şeyle karşılaşmazsın, zira sen de değişmişsindir. Siyah-beyaz kareler de seninle birlikte yaş almıştır; senin yeni yaralarına, yeni sorularına, yeni öfkelerine cevap vermiştir ve veriyordur. Persepolis’i 2014’te izleyen ben ile bugün, yani Satrapi’nin gidişinden sonra yapıta yeniden dönen ben aynı filmi izlemiyoruz artık. Çünkü o on iki yılda kendi içimde de köklü bir dönüşüm yaşandı.

Bu filmin başına oturan çoğu kişi filmin karelerinde kendi hayatını, kendi güncel sorularını, kendi taze yaralarını da izler. Nitekim bu sarsıcı yapım ülkemiz sinema salonlarında da perdeleri aydınlattığından beri dokunduğu kim bilir kaç zihinde büyümeyi sürdürmüştür. Bugün artık sinema salonlarının vizyon programlarında aktif olarak gösterilmiyor belki ama bence bağımsız kültür merkezlerinde, sinefil topluluklarında yahut bir gencin odasındaki dijital ekranda o siyah-beyaz kareler her seferinde izleyicisine bambaşka, yepyeni bir cevap fısıldamaya devam ediyor.

İşte bu yüzden Marjane Satrapi’nin sesinin hırçın ancak şefkatli soluğunun tamamen yok olup gittiğine gideceğine asla inanmıyorum. Bir yerlerde tam şu anda belki bu gece kafası karışık bir genç, sanatçının kitaplarından birinin kapağını ilk kez aralıyor, filmini ilk kez izliyor. Meraklı, inatçı, dünyayı tüm üryanlığıyla anlamaya çalışan o siyah saçlı küçük kızla ilk kez göz göze geliyor. Dünyaya bir anlığına da olsa Marjane’nin gözlerinden bakmayı, çizgilerin berraklığında nefes almayı öğreniyor. Ve tam aynı saniyede o odada, o hüküm süren sessizliğin içinde o zamansız konuşma yeniden başlıyor.

Sanat dediğimiz şey tam da bu yüzden yaşamaya ve zamana meydan okumaya devam ediyor. Durmaksızın, dünyanın her köşesinde kendine yepyeni tanıklar yaratıyor.

Bu ne müthiş bir devridaimdir.


İyi ki dokundun hayatıma.
İyi ki varsın Marjane.





/ yüRekTen




“Once again, I arrived at my usual conclusion: One must educate oneself.”

Marjane Satrapi



Ph. Kolaj - r.t.



Paylaş:
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Satrapi’nin siyah-beyaz dünyasında kendini bulmak Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Satrapi’nin siyah-beyaz dünyasında kendini bulmak yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Satrapi’nin Siyah-Beyaz Dünyasında Kendini Bulmak yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Sabitlendi
Sevtap Kaya Nurgönül
Sevtap Kaya Nurgönül, @sevtap-kaya-nurgonul
1.9.2026 01:20:15
Çok sevindim emeğinizin hak ettiği yeri bulmasına, tekrar tebrikler, sevgiler 💐🐞
Tüya
Tüya, @tuya
2.9.2026 22:04:35
Sevgili yüRekTen,
Marjane Satrapi'ye dair bu olağanüstü incelemeni hayranlıkla okurken, kah hüzünlendim kah gururlandım.
Satrapi'in o cerus duruşu, mücadelersi ve eşsiz sanatı, unik kişiliğinin sende bıraktığı etkiyi çok iyi anlıyorum.
Evet, ben Satrapi'in reportajlarını dinledim, filmlerini izledim (henüz sahibi değilim kitaplarının). O henüz çok genç yaştayken; baskıyı, zülmü sorgulamış ve eril erkin, bağnaz sistemine karşı mücadeleyi, yaşamın bir parçası yapmış örnek kadınlardandır.

İran'da katledilen, baskıya uğrayan kadınların sesi olan ve "Kadın, Yaşam, Özgürlük"e öncülük yapan bilinçli bir kadın Marjane...

Sen, kocaman kalbin ve bu fantastik duruşun ve kaleminle, sadece genç Satrapi'yi onurlandırmadın bu yazıyla; baskı gören ve mücadele eden tüm dünya kadınlarının sesi oldun aynı zamanda...

İyi ki yazdın, iyi ki okuttun bize, bu güzel eserini.

Çok teşekkürler, sevgiler yüRekTen yazarım.

Sevgili Marjane'miz de güller içinde yatsın.


Tülay Aslan
Tülay Aslan, @tulayaslan
1.9.2026 19:50:20
Güne düşen güzel yazıyı ve yazarımı kutlarım Kaleminize bereket .Başarılarınız daim olsun.tebrikler.Selam sevgiler.
İbrahim Kurt
İbrahim Kurt, @ibrahimkurt
1.9.2026 19:49:20
akademik bir dille yazılmış kutluyorum
yudumyunus
yudumyunus, @yudumyunus
1.9.2026 18:19:43
Güne düşmeyi ziyadesiyle hak eden yazıyı yazarını vede seçici kurulu tüm samimiyetimle kutlarım tebrikler

yudumyunus
Yılmaz Tizgöl
Yılmaz Tizgöl , @yilmaztizgol
1.9.2026 13:35:35
Çok samimi çok etkilli ve mükemmel...kutluyorum...
MÜSLÜM BAYRAM
MÜSLÜM BAYRAM, @m-sl-mcbayram
1.9.2026 10:13:47
''Bir yerlerde tam şu anda belki bu gece kafası karışık bir genç, sanatçının kitaplarından birinin kapağını ilk kez aralıyor, filmini ilk kez izliyor. Meraklı, inatçı, dünyayı tüm üryanlığıyla anlamaya çalışan o siyah saçlı küçük kızla ilk kez göz göze geliyor.''


merak uyandırmak ilgiyi üzerinize çekmek eşittir başarı mı demeliyiz;)

entelektüel derinlikte edebi bir yazı
bir alaylı gözüyle;)
kalem çok sağlam

saygılarımla.




Yeva
Yeva, @yeva
1.9.2026 06:20:04
İyiki okudum dediğim güzel paylaşım için emeğinize sağlık diyorum ve tebrik ediyorum
Seviyorum siz gibi yazarları okumayı
İçeriği bilgilendirici boş olmayan
Yürekten sevgiyle
Yahya İncik
Yahya İncik, @yahyaincik
31.8.2026 16:01:49
Her zamanki gibi emek yoğun güçlü bir çalışma okuduk ve tebrik ettik.

Selam ve saygılar.

Mutlulukla kalın.
Güney
Güney, @issiz-siir
31.8.2026 13:41:51
İran kültürü çok derin bir özelliğe, geçmişe sahiptir. Binlerce yıllık birikime ve kalıcı bir karaktere sahip bir yapısı vardır. Çok büyük şairler, fikir adamlar yetişmiş ve diğer medeniyetleri de kalıcı bir şekilde etkilemiştir. Benim de zaman zaman irdelemeyi sevdiğim, öğrenmeye meraklı olduğum bir kültür. Böyle bir kültürün özellikleriyle yetişmiş çok değerli edebiyatçılar sanatçılar var. İran kültürünü sadece bir dönemden ibaret saymamak gerek. (bunu senin yazın için söylemiyorum) İran medeniyeti hangi alanda olursa olsun ele alındığında geneli görmemiz için binlerce yıllık tarihine birikimini iyi bakmak anlamak gerekir. . İran rejiminin baskıcı tutumuna rağmen hep iyi filizler verip devam etmiştir, edecektir yoluna.
Şahsen Marjane Satrapi bildiğim biri değildi. Sayende kim olduğunu öğrenmiş olduk. Burayı, edebiyat platformlarını bundan dolayı seviyorum. Yeni insanlar renkler tanıma fırsatı tanıyor. Şuan bu inceleme yazısını yazanı tanımış olmak gibi. :) Belliki sende eski ve derin duygular bırakmış biri. Bazen hayatına bir şey girer; (bir şiir, kitap, söz, kişi, şehir) ve o insanda yeni yollar ve ufuklar açar. Bu da yeni bir gelecek sunar insana. Bu da sende bir bakıma buna benzer bir etki yaratmış. İyi de olmuş. Sen de bugün ahde vefanı göstererek güzel bir işe imza atmışsın ki zaten sen inceleme ve bu tip biyografi yazma işinde oldukça mahirsin, ustaca işler çıkarıyorsun. Kalemine sağlık. Uzuncaydı ama keyifle okudum :)
Marjane farsçada mercan anlamındadır kürtçede de aynı anlamda ve kullanımdadır. >aten köken olarak da iki dil de hint-avrupa dil ailesine bağlı.
Selamlar saygılar.
Sevtap Kaya Nurgönül
Sevtap Kaya Nurgönül, @sevtap-kaya-nurgonul
31.8.2026 11:49:04
Yazdıklarınız sanata ve sanatçıya dair çok kıymetliydi. Böylesi emek içeren çalışmalar ise çok daha kıymetli.
Başından sonuna kadar son derece akıcı bir dille devam eden yazınızı hiç sıkılmadan, keyifle okudum.

Hiç susmasın o değerli yüreğiniz ve kaleminiz, emeğinize sağlık, gönülden kutluyorum.

Sevgiler, saygılar...
C.Mıhcı
C.Mıhcı, @c-mihci
31.8.2026 10:22:08
Üzüntünün dozunu ayarlamak.
Sanatın ve harcanan emeğin ne için olduğunun farkına varmak.
Devrim ve veya alışılagelmiş şeylerin dışındaki söylem,biçim,tavır hemen öteki oluyor,filmin öznesinde olduğu gibi,evet kesinlikle katılıyorum,içimizdeki ağrı,üzüntü aslında bunun yansıması.
“Sürgünsüz sanatçı halkın sanatçısı değildir” demişti bir dostum,içimizde,dışımızda,coğrafyamız dışında,hep bir sürgün iklimindeyiz.
İşte bunu burada gördüm
“ O, yere yakın kalmayı seçti hep. Evdeki ekmeğe, sokaktaki çamura yakın kalmayı... Devrimler onun çizgilerinde teorik manifestolar yerine sabah kalkıp işe giderken hayatın tam ortasına indirilen baltalar, akışı kesen kaba müdahaleler olarak çıktı karşımıza.”
Persepolis bir meridyen aralığı,bu aralıkta aydınlığa koşan tüm öznelere saygı ve sevgi ile.
Bu platformda böylesi kalemleri ve yazıtları okumak çok keyifli ve mutluluk verici.

Bütün ve gerçekten iyi bir anlatı

Yüreğinize,kaleminize sağlık şair dostum

Selamlar.
imbatto
imbatto, @imbatto
31.8.2026 09:56:44
mevzu miras sanata, sanatçıya dair ise fikirdir miras ve virgüldür devralınan....

"Ben niye ölmüyorum o zaman, Ben iyi bir insan değil miyim"
unutmamak gerekir ki, değere, değerlere değer katmak için birilerinin yaşaması gerektiği gibi bir misyon vardır..

ışıklarda uyusun ruhu gibi....

bilmek, tanımak adına değerliydi yazınız..

saygılar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL