0
Yorum
4
Beğeni
0,0
Puan
166
Okunma
Erciyes’in Eteğinde Bir Dua
Kayseri’nin Erciyes’e yaslanan köylerinden birinde Hasan adında bir adam yaşardı.
Hasan’ı köyde tanımayan yoktu ama seven de pek yoktu.
Yaramazdı. Hem de öyle böyle değil… Köyün başına ne iş gelse Hasan’ın adı bir yerinden mutlaka çıkardı. Kimi zaman kahvede kavga çıkarır, kimi zaman tarlaların arasından bağıra çağıra geçer, kimi zaman da akşama kadar meyhanede oturup içtikten sonra köyün sokaklarında sendeleyerek dolaşırdı.
İçki onun için alışkanlık olmaktan çıkmış, hayatının bir parçası olmuştu.
Köylüler onun arkasından türlü türlü konuşurdu.
“Bunun sonu iyi değil.”
“Bir gün kendini kaybedecek.”
“Böyle yaşanmaz.”
Hasan ise bunların hiçbirini umursamazdı.
Bir tek karısı vardı yanında.
Çocukları olmamıştı.
Kadın, kocasının bütün huysuzluğuna, sarhoşluğuna, yaramazlığına rağmen yıllarca onun yanında durmuştu. Hasan bazen eve bağırarak gelir, bazen günlerce surat asar, bazen de karısının gönlünü kırardı.
Ama kadın yine de onun karısıydı.
Bir akşam Hasan her zamanki gibi meyhaneden çıktı.
Gece iyice çökmüştü.
Ay, köyün taş evlerinin üzerine solgun bir ışık bırakıyordu.
Hasan güçlükle evine kadar geldi. Kapıyı açtı, içeri girdi. Üzerindeki ağır içki kokusuyla bir köşeye uzandı.
Karısı onun yine sarhoş olduğunu düşündü.
“Uyu da sabah ayılırsın,” dedi.
Hasan cevap vermedi.
Kadın fazla üzerinde durmadı.
Sabah olduğunda yanına gitti.
“Hasan…”
Ses yoktu.
Omzuna dokundu.
Hasan kıpırdamadı.
Bir daha seslendi.
Sonra yüzüne baktı.
Hasan gitmişti.
Ölmüştü.
Kadın bir süre olduğu yerde donup kaldı.
Dünya sanki bir anda sessizleşmişti.
Yıllardır yanında yaşayan adam, şimdi karşısında cansız yatıyordu.
Sevdi mi?
Belki.
Kızdı mı?
Çok.
Ama insanın ölümü karşısında bütün hesaplar küçülüyordu.
Kadın kapının önüne çıktı.
Komşulara haber verdi.
Fakat kimse gelmedi.
Birinci gün geçti.
İkinci gün geçti.
Köyün imamı gelmedi.
Muhtar gelmedi.
Cenazeye sahip çıkan olmadı.
Çünkü Hasan yaşarken kimseye sevgi bırakmamıştı.
Kadın, kocasının başında günlerce bekledi.
Önce ağladı.
Sonra sustu.
Sonra kendi kendine konuşmaya başladı.
Bir ara, “İnsan ölünce de mi kimsesiz kalır?” diye sordu.
Cevap veren olmadı.
Üçüncü günün sabahında artık dayanacak gücü kalmamıştı.
Hasan’ı bir halıya sardı.
Merkebini hazırladı.
Kocasının cenazesini merkebin sırtına yükledi.
Ve Erciyes’e doğru yola çıktı.
Köyün arkasında yükselen Erciyes, o sabah bulutların arasında sessiz bir dev gibiydi.
Kadın yürüdü.
Yürüdü.
Gözyaşları yüzünden süzülüyordu.
Sonunda dağın eteklerinde yaşayan bir çobanın kulübesine ulaştı.
Bu çoban, yaz kış Erciyes’in eteklerinde yaşardı.
Gelen gidene kapısı açıktı.
Kimi zaman sıcak süt ikram eder, kimi zaman soğuk süt çıkarır, yolu düşene ekmeğini bölerdi.
Kadın çobanın yanına vardığında bitkin haldeydi.
Çoban hemen ayağa kalktı.
“Abla, hoş geldin. Buyur, otur.”
Kadına süt ikram etti.
Kadın başından geçenleri anlattı.
“Adamım öldü. Köye götürdüm ama kimse ilgilenmedi. İmam yok, muhtar yok… Kimse cenazesine sahip çıkmadı. Ben de sana geldim.”
Çoban bir süre sustu.
Sonra cenazeye baktı.
“Ben dua bilmiyorum,” dedi.
Kadın başını eğdi.
“Ben de artık kimseyi bulamadım. Ne olur sen göm.”
Çoban kabul etti.
Hasan’ı dağın eteklerinde uygun bir yere defnettiler.
Çoban elinden geleni yaptı.
Kadın, kocasının mezarının başında son kez durdu.
Sonra köyüne döndü.
O gece köyün imamı bir rüya gördü.
Hasan’ı gördü.
Ama Hasan bildiği Hasan değildi.
Üzerinde bambaşka bir hâl vardı.
İmam şaşkınlık içinde uyandı.
Aynı gece muhtar da aynı rüyayı görmüştü.
Ertesi sabah birbirlerini gördüklerinde ikisinin de yüzü bembeyazdı.
“Sen de mi gördün?”
“Hasan’ı mı?”
“Evet…”
“Nasıl gördün?”
Anlattılar.
İkisi de aynı şeyi görmüştü.
Ertesi gece rüya tekrarlandı.
Yine Hasan vardı.
Yine aynı hâl…
İmam da muhtar da buna bir türlü anlam veremedi.
“Olacak iş değil,” dediler.
“Bu Hasan… Hayatı boyunca ayık gezmedi.”
“Kimseyi dinlemedi.”
“Kimse onu sevmedi.”
Üçüncü gün kadının kapısını çaldılar.
Kadın kapıyı açtı.
İmam:
“Abla, sana bir şey soracağız.”
“Buyurun.”
“Hasan ölmeden önce değişik bir hâli var mıydı?”
Kadın şaşırdı.
“Yok.”
“Hiç mi?”
“Hiç. Siz nasıl biliyorsanız öyleydi. Aynı Hasan.”
İmam ile muhtar birbirlerine baktılar.
Muhtar yavaşça:
“Öyleyse…”
İmam tamamladı:
“Ne varsa o çobanda var.”
Erciyes’e doğru yola çıktılar.
Dağa vardıklarında çoban onları görünce yine her zamanki gibi karşıladı.
“Hoş geldiniz. Yorulmuşsunuzdur.”
Sıcak süt getirdi.
İkisini de güzelce ağırladı.
Bir süre sonra imam dayanamadı.
“Çoban kardeş… Sana bir şey soracağız.”
“Buyurun.”
“Hasan’ı buraya kim getirdi?”
“Karısı.”
“Ne oldu?”
Çoban sakince anlatmaya başladı:
“Adam ölmüş. Karısı köyde kimse ilgilenmeyince cenazeyi alıp bana getirdi. Ben de gömdüm.”
İmam sordu:
“Peki cenazeyi gömerken dua ettin mi?”
Çoban başını öne eğdi.
“İmam efendi, ben dua bilmem.”
Muhtar:
“Peki sonra ne yaptın?”
Çoban bir süre sustu.
Sonra gözlerini dağın uzaklarına çevirdi.
“Karısı gittikten sonra mezarın başına oturdum.”
“Ellerimi açtım.”
“Ne diyeceğimi bilemedim.”
“Ben dua bilmem ki…”
“Sonra aklıma geleni söyledim.”
İmam dikkat kesildi.
Çoban devam etti:
“Dedim ki…”
“Allah’ım…”
“Sen bana dağın başında nice misafir gönderdin.”
“Ben elimden geldiğince onları ağırladım.”
“Önlerine süt koydum.”
“Acıkmışlarsa ekmeğimi böldüm.”
“Üşümüşlerse ateşimi paylaştım.”
“Bana gelen hiç kimseyi geri çevirmedim.”
“Şimdi ben de sana bir misafir gönderiyorum.”
“Ben bunu sana emanet ediyorum.”
“Ben nasıl elimden geleni yaptıysam, sen de buna iyi bak Allah’ım.”
Çoban sustu.
Kulübenin içinde uzun bir sessizlik oldu.
İmamın gözleri dolmuştu.
Muhtar başını eğmişti.
Bir süre kimse konuşamadı.
Sonra imam, gördüğü rüyayı anlattı.
Muhtar da kendi rüyasını…
Çoban sessizce dinledi.
Ne şaşırdı ne de kendisini övdü.
Sadece başını eğdi.
“Ben bir şey yapmadım,” dedi.
“Ben sadece misafire nasıl davranıyorsam ona da öyle davrandım.”
İmamın gözlerinden yaş süzüldü.
“Belki de mesele tam olarak budur,” dedi.
“Belki insanın yaptığı iyiliğin nereye ulaşacağını insan bilemez.”
Üçü birlikte mezarın başına gittiler.
Erciyes’in rüzgârı hafifçe esiyordu.
Dağın zirvesi bulutların içindeydi.
Üç adam mezarın başında sessizce durdu.
İmam ellerini açtı.
Muhtar başını eğdi.
Çoban ise hiçbir şey söylemedi.
Çünkü bazı anlarda insanın söyleyeceği söz kalmaz.
O gün imam ile muhtar köye dönerken artık Hasan hakkında eskisi gibi konuşmuyorlardı.
Çünkü insanın dünyadaki hâliyle son hâli arasında, yalnızca Allah’ın bildiği bir kapı vardır.
Kimsenin sevmediği bir adam…
Bir dağın eteğinde…
Bir çobanın duasına emanet edilmişti.
Ve belki de o dua, bütün kusurların ötesine geçmişti.
Çünkü Allah’ın hikmetinden sual sorulmaz.
Kimin duasının kabul olacağını, kimin iyiliğinin hangi kapıyı açacağını insan bilemez.
Kimi insan kalabalıkların içinde yalnız ölür.
Kimi insan ise herkesin terk ettiği yerde, hiç tanımadığı bir çobanın duasıyla Allah’a emanet edilir.
Erciyes o gece her zamankinden daha sessizdi.
Dağın başında yalnızca rüzgâr dolaşıyordu.
Ve küçük bir mezarın üzerinde, kimsenin bilmediği bir duanın sıcaklığı vardı.
Belki de bütün hikâye bundan ibaretti:
Bir insanın değeri, insanların onun hakkında söyledikleriyle değil; Allah’ın onun hakkında bildikleriyle ölçülür.
Ve bazen…
Bir çobanın samimi duası,
bir köyün bütün sözlerinden daha ağır basar.
Allah’ın hikmetinden sual sorulur mu?
Hayır.
Çünkü biz yalnızca kapının dışını görürüz.
İçeride ne olduğunu ise
yalnız O bilir.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.