8
Yorum
9
Beğeni
5,0
Puan
285
Okunma
Biraz yol, biraz yağmur, biraz dolu, bir kavun ve çokça güzel insan…
On iki günlük bir yolculuğu tamamlayıp dönüş yoluna koyulduk.
Giderken arabanın bagajında birkaç parça eşya vardı; dönerken aynı bagaja on iki günlük hatırayı sığdırmaya çalışıyoruz. Fakat gördük ki bazı şeylerin valizi olmuyor. Dostluk katlanmıyor, muhabbet poşete girmiyor, hatıra bagaja sığmıyor.
Hele İspir’de biriktirdiklerimiz hiç sığmıyor…
Otuz iki yıldır hayalini kurduğum topraklara yeniden ayak bastım. Bir zamanlar görev yaptığım sokaklardan geçtim, eski dostların kapısını çaldım, yeni dostlarla tanıştım. Dağa çıktık, dereye indik, köy gezdik, sofraya oturduk. Çoruh nehri’nin doğduğu gözeye gitmeye niyetlendik; gökyüzü bizim için başka bir program hazırlamış olacak ki önce yağmuru gönderdi, arkasından doluyu saldı. Yolun ortasında karşımıza çıkan kavun bile sanki yukarıdan gönderilmiş son ikaz heyetinin başkanıydı.
Biz yine anlamadık.
Sonunda gök gürledi:
Celil, Veysi, Salih… Daha açık nasıl söyleyelim, geri dönün!
Biz de meseleyi biraz geç olmakla beraber kavradık. Böylece Çoruh nehri’nin doğduğu Mescitli dağının zirvesine ulaşamadık ama anlatacak hikâyemiz bu dağdan fazla oldu.
YOLCULUK BİR SUYUN BAŞINDA YÖN DEĞİŞTİRDİ
Her yolculuğun bir başlangıç noktası vardır. Bizimkinin başlangıcında ise navigasyondan önce mutfak teşkilatı vardı.
Yol konusunda yılların kazandırdığı bir tecrübem var. Ben seyahate çıkarken yalnız valiz hazırlamam; küçük çaplı bir seyyar mutfak da kurarım. Tabak, çanak, kaşık, çatal, bıçak, kesilecek olanı kesecek, soyulacak olanı soyacak aletler; tuz, tereyağı, zeytinyağı, nar ekşisi, limon, soğan, sarımsak…
Kısacası arabada eksik olan tek şey mutfak lavabosuydu. Onu da koymaya kalksam Veysi Hoca ile Selim Hocaya bagajda yer kalmayacaktı.
Köy yumurtalarını önceden haşladım. Hesap askerî usuldü: adam başı üç yumurta. Çayımızı demledik, iki termosu doldurduk. Çukurova’nın doğal domatesini, salatalığını ve karpuzunu aldık. Kahvaltılık ne lazımsa tamam.
Planımız şuydu:
Kadirli’den çıkacak, Meryemçil Beli üzerinden Kutu köyü yolundaki o meşhur suyun başına varacak, kahvaltımızı orada yapacak; ardından Göksun–Afşin–Elbistan–Malatya istikametinden yolumuza devam edecektik.
Yani o sabah hesapta ne Bayburt vardı ne İspir.
Kader ise bizim navigasyonu çoktan kapatmış, kendi güzergâhını hazırlamış.
BİR OLUK SU, BİR SOFRA, BİR DE ALTIN OTU
Kutu köyü yolu üzerinde, dağın bağrından çıkan ve oluktan neredeyse parmak kalınlığında akan bir su var. Yöre insanının yıllardır şifa niyetiyle kullandığı, hakkında pek çok hikâye anlatılan bir kaynak.
Bu suyun özellikle böbrek rahatsızlıklarına iyi geldiği, düzenli kullananların çeşitli faydalar gördüğü, hatta diyaliz hastalarıyla ilgili çok iddialı anlatılar bulunduğu söyleniyor. Suyun serum özelliklerine benzetilen mineral yapısı hakkında da yörede çeşitli tahlil ve değerlendirmelerden söz ediliyor.
Bunlar ayrıca belgeleri bulunup incelenmesi gereken hususlar; fakat bir gerçek var ki insanların bu suya duyduğu güven öylesine kuvvetli ki su ortadan kaybolunca peşini bırakmamışlar.
6 Şubat depremlerinden sonra kaynağın suyu kesilmiş.
Normal insan, su kayboldu der geçer.
Bu suyun müdavimleri geçmemiş.
Yaklaşık 150 metre yukarıya çıkılmış, su kaynaklarını bulma konusunda tecrübeli insanların yardımına başvurulmuş, arazi yeniden araştırılmış ve kaynak tekrar bulunarak vatandaşın kullanımına sunulmuş.
Yani su kaçmış ama hastaları peşinden gidip yakalamış.
Biz de sabah soframızı oraya kurduk.
Termos açıldı. Yumurtalar çıktı. Domates, salatalık sofraya geldi. Çukurova’dan getirdiğimiz nimetlerle Torosların suyunu aynı sofrada buluşturduk.
Fakat benim gözüm bir taraftan kahvaltıda, bir taraftan çevredeydi.
Çünkü orada nefis altın otu vardı.
Bizim oralarda mantıvar dediğimiz bu bitkiden güzelce topladık. Yörede anlatıldığı ve bizim de uyguladığımız şekliyle, toplandıktan sonra güneşe göstermemek gerekiyor; güneş gördüğünde özelliğini kaybettiğine inanılıyor. Dolayısıyla bir taraftan kahvaltı ediyor, öbür taraftan altın otunu güneşten kaçırıyorduk.
Selim Hoca daha İspir’in uçurumlarını görmemişti.
Veysi Hoca henüz prostat için duman tedavisini keşfetmemişti.
Kavun daha yolumuza çıkmamıştı.
Dolu henüz kafamıza yağmamıştı.
Biz üçümüz, başımıza geleceklerden habersiz, suyun başında yumurtalarımızı yiyorduk.
Meğer o sofra on iki günlük maceranın son sakin kahvaltılarından biriymiş.
BİR TELEFON GELDİ, HARİTA DEĞİŞTİ
Kahvaltımızı yaptık. Hesabımıza göre birazdan toparlanacak; Göksun, Afşin, Elbistan ve Malatya üzerinden yolumuza devam edecektik.
Tam o sırada telefon çaldı.
Arayan otuz üç yıllık kadim dostum Yavuz Cansızoğlu Ağabeyimdi.
Biz Kadirli’den çıkarken yolculuğumuzla ilgili bir paylaşım yapmıştık. Yavuz Ağabey o paylaşımı görmüş. Kendisi İstanbul’da yaşamasına rağmen o sırada Bayburt’taymış.
Nereye gidiyorsunuz, nereden geçeceksiniz derken mesele kısa sürede başka bir hâl aldı.
Bizi Bayburt’a davet etti.
İşte burada özellikle bir hususun altını çizmek gerekiyor:
Biz Bayburt’tan geçerken Yavuz Ağabeye uğramadık. Bayburt güzergâhımızda bile yoktu.
Yavuz Ağabeyin daveti üzerine güzergâhımızı değiştirdik ve Bayburt’a gittik.
Bu ayrıntı küçük görünür ama bütün seyahatin kaderini değiştiren nokta budur.
Çünkü Bayburt olmasa belki İspir olmayacaktı.
İspir olmasa Salih Başkapan olmayacaktı.
Salih olmasa Yağlı Köyü olmayacaktı.
Yağlı Köyü olmasa kara bulut olmayacaktı.
Kara bulut olmasa dolu olmayacaktı.
Dolu olmasa sorgun ağacının altında poşetlere sarılmayacaktık.
Ve Allah bilir, o meşhur kavun da bugün Türk seyahat edebiyatında hak ettiği yere ulaşamayacaktı.
Demek ki bazen on iki günlük bir hikâyenin yönünü değiştirmek için büyük hadiseler gerekmiyor.
Otuz üç yıllık bir dostun telefon açıp Gelin demesi yetiyor.
Biz de gittik.
İyi ki gitmişiz.
Çünkü o telefon yalnız güzergâhımızı değil, on iki gün boyunca biriktireceğimiz hatıraların tamamını değiştirdi.
Kadirli’den çıktığımız sabah elimizde hazırlanmış bir rota vardı.
Dönerken öğrendik ki:
Yolculukta güzergâhı insan çizer; hikâyeyi yolun kendisi yazar.
Bu güzel yolculuğun ilk gönül durağında, Sivas’ta bizleri ağırlayan ve hâlen ilkokul müdürü olarak görev yapan kıymetli Hayati Coşkun Hocama gönülden teşekkür ediyorum. Öğretmenlik yalnız sınıfta çocuk yetiştirmek değildir; bazen kapısını açtığı misafirine Anadolu’nun kadim misafirperverliğini de öğretmektir. Hayati Hocam bize ikisini birden gösterdi.
Bayburt’ta, otuz üç yıllık kadim dostluğumuzun hakkını bir kez daha veren güzel insan Yavuz Cansızoğlu Ağabeyime ve muhterem eşine ayrıca teşekkür ediyorum. Otuz üç yıllık dostluk artık arkadaşlık değildir; garanti süresi çoktan dolduğu hâlde hâlâ ilk günkü gibi çalışan tarihî eser statüsündedir. Allah muhabbetimizi daim eylesin.
BAYBURT’TAN İSPİR’E: TABELANIN UNUTTUĞU PAZARYOLU, KARTIN UNUTTUĞU BAKSI
Yavuz Cansızoğlu Ağabeyimizin hanesinde geçirdiğimiz güzel gecenin ardından sabah Bayburt’tan İspir’e doğru yola çıktık.
İnsan yolculuk yaparken yalnız dağa, taşa, dereye bakmıyor; benim gibi merak hastalığı olan biriyseniz trafik levhasını bile sorguya çekiyorsunuz.
Bayburt sınırlarının sonlarına doğru kilometreleri gösteren tabelalarla karşılaştık. İspir yazıyor. Başka yerler yazıyor. Fakat Erzurum’un ilçesi Pazaryolu sanki nüfus kayıtlarından geçici olarak silinmiş!
Erzurum’u da pas geçmişler.
İki il arasında yolculuk ediyoruz; fakat tabela sanki Bayburt ile İspir kendi aralarında gizli bir anlaşma yapmış:
Araya kimseyi sokmayalım!
Pazaryolu’na da belli ki henüz haber verilmemiş.
İnsan ister istemez düşünüyor:
Bunlar hâlâ kimin il, kimin ilçe olduğu konusunda anlaşamadılar mı?
Erzurum’un kilometresini yazsan zarar etmezsin. Pazaryolu’nu yazsan tabela ağırlaşmaz. Ama yok!
İspir doğrudan karşımızda.
Demek ki tabela bile bizim otuz iki yıllık hasretimizi öğrenmiş:
Celil, sen ayrıntıya takılma, doğruca İspir’e git!
Biz yine doğruca gitmedik.
Çünkü yol üzerinde merakımızı uyandıran başka bir yer vardı:
Baksı Müzesi.
Bayburt merkeze yaklaşık 35 kilometre uzaklıktaki Bayraktar Köyü’nde bulunan Baksı Müzesi, Bayburt doğumlu sanatçı ve akademisyen Prof. Dr. Hüsamettin Koçan’ın öncülüğünde kurulmuş ve 2010 yılında açılmış çok özel bir kültür merkezi. Geleneksel sanatla çağdaş sanatı aynı çatı altında buluşturuyor; etnografik eserlerden çağdaş sanat çalışmalarına, atölyelerden yerel üretime kadar geniş bir kültür anlayışı taşıyor. Müzenin bulunduğu Bayraktar Köyü’nün eski adı da Baksı. Sözcüğün şifacı, koruyucu, şaman gibi anlamlarla ilişkilendirildiği belirtiliyor.
Mimarisini uzaktan görünce zaten insan şaşırıyor.
Dağın başında, çevresindeki coğrafyaya hem aitmiş hem de başka bir dünyadan oraya bırakılmış gibi duran sıra dışı bir yapı.
Dedik ki:
Buraya kadar gelmişiz, görmeden geçmek olmaz.
Ana yoldan ayrıldık.
Viraj…
Bir viraj daha…
Stabilize yol…
Bir viraj daha…
Selim Hocanın zaten hassas olan sinir sistemi için ayrıca hazırlanmış birkaç dönüş…
Nihayet vardık.
Manzara gerçekten muhteşemdi.
Fakat kapıda bizi sanatsal değil, mali bir performans bekliyordu.
MüzeKartlarımızı çıkardık.
Olmadı.
Kart burada geçmiyordu.
Giriş için kişi başı ücret istendi. Müzenin kendi güncel sitesinde 2026 yılı tam giriş ücreti 200 TL, öğrenci ücreti ise 70 TL olarak belirtiliyor.
Bizim itirazımız yalnız paraya değildi.
Türkiye’nin dört bir tarafında MüzeKart’la müzelere giren insanlar olarak, dağın başındaki önemli bir kültür kurumuna kadar gelip kartımızın geçmediğini öğrenmek bize garip geldi.
Kültür ve Turizm Bakanlığının MüzeKartı esasen Bakanlığa, Millî Saraylara ve Çanakkale Alan Başkanlığına bağlı yüzlerce müze ve örenyerinde geçerli. Baksı ise bağımsız bir özel müze. Dolayısıyla teknik olarak ayrı bir sistemde bulunuyor.
Hukuken açıklaması olabilir.
Ama yolcunun gönlünün de kendine göre bir mevzuatı var.
Bizim gönül mevzuatı o sabah madde 1’i uyguladı:
MüzeKart geçmiyorsa Celil Çınkır da geçmez.
Üstelik yalnız değildik.
Bizden önce gelmiş İzmirli iki öğretmenle karşılaştık. Onlar da aynı nedenle müzeyi gezmemiş, çevrede fotoğraf çekmekle yetinmişlerdi. Başka ziyaretçilerin de giriş uygulamasından hoşnut olmadıklarını gördük.
Böylece hayatımızın en garip müze ziyaretlerinden birini gerçekleştirdik:
Müzeye gittik, müzeyi görmedik.
Ama manzarayı gördük.
Fotoğraflarımızı çektik.
Binanın dış mimarisini seyrettik.
Çevresindeki o olağanüstü coğrafyayı hafızamıza aldık.
Sonra yeniden arabaya bindik.
Baksı arkamızda kaldı.
Önümüzde Pazaryolu…
Daha ötede ise otuz iki yıldır beklediğim İspir vardı.
Artık yolun başka bir anlamı başlamıştı.
Çünkü Bayburt’a dost çağırmıştı bizi.
Baksı’ya merak götürmüştü.
Ama İspir’e bizi hatıralar götürüyordu.
Bu yolculuğun kalbi orasıydı.
Ve İspir…
Bu yolculuğun kalbi orasıydı.
İspir’de yaklaşık on gün boyunca kapısını değil, gönlünü bize açan; İspir’in kurtuluş tarihinde önemli bir yeri bulunan Müftü Mustafa Başkapan’ın ailesinden kıymetli kardeşim Salih Başkapan’a, muhterem eşine, yavrusu İlteriş Başkapan’a ve saygıdeğer ağabeyi İbrahim Başkapan’a ne kadar teşekkür etsem azdır.
Salih kardeşim bu seyahatte ev sahibi, yol arkadaşı, rehber, meteoroloji uzmanı ve gerektiğinde afet erken uyarı sistemi olarak görev yaptı. Özellikle dağlarda kara bulutları gösterip yaptığı ikazları dinlemediğimiz için kendisinden ayrıca özür diliyoruz. Adam meteorolojiyi söyledi, biz şiir zannettik. Sonunda yağmurla dolu müştereken tutanak tuttu.
Yağlı Köyü’nde bizleri gönülden ağırlayan, gönül hanemizde zaten kendisine ayrı bir oda tahsis edilmiş bulunan kıymetli kardeşim Alaattin Atar’a ve ağabeyi Recep Atar’a teşekkür ediyorum. Dağ başında insanın önüne konulan bir lokmanın şehirdeki ziyafetlerden neden daha kıymetli olduğunu bir kere daha onların sofrasında öğrendik.
Moryayla ve Yedigöller bölgesinde bize rehberlik eden, kendisine tarafımdan verilmiş ve artık geri alınması mümkün olmayan Gullit lakabının sahibi kıymetli kardeşim Yücel Demir’e ayrıca teşekkür ediyorum. Yolu gösterdi, dağı anlattı, coğrafyayı tanıttı. Bir ara Hollanda millî takımından transfer belgesi istemeyi düşündük; seyahatin yoğunluğundan fırsat bulamadık.
Sırakonaklar Köyü’nün 1989–1999 yılları arasındaki muhtarı, kadim dostum Mustafa Akıncı Ağabeyime ayrı bir paragraf borçluyum. Yıllar insanın saçını ağartıyor, yüzüne çizgiler koyuyor ama hakiki dostluğa fazla bir şey yapamıyor. Onunla yeniden aynı sofrada oturmak, eski günlerden konuşmak ve yılların üzerinden birlikte geçmek bu seyahatin en güzel hatıralarından biri oldu.
İspir’de görev yaptığım yıllarda Sağlık Meslek Lisesinin kurucu müdürlüğünü yapan kıymetli Kemal Şen Hocama; yıllar sonra aynı sıcaklıkla karşılaşmanın mutluluğunu yaşattığı için teşekkür ediyorum.
İlk günümüzde bizi karşılayan, Aşağı Özbağ Mahallesi’nde işletmecilik yapan Osman Akbulut kardeşime; hoş geldiniz sözünü yalnız diliyle değil gönlüyle söyleyenlerden olduğu için ayrıca teşekkür ediyorum.
Yıllar sonra eski görev yerim olan İspir Askerlik Şubesine yeniden girmek ise tarif edilmesi zor bir duyguydu. Orada görev yapan kıymetli personele ve özellikle yıllarca birlikte görev yaptığımız, emekli olduktan sonra da İspir’de yaşamaya devam eden Ayhan Polat kardeşime gönülden teşekkür ediyorum. İnsan otuz iki yıl sonra eski görev yerine girince önce duvarlara bakıyor. Ben bir ara masaya da baktım; ne olur ne olmaz, yeniden göreve başlatırlar diye fazla yaklaşmadım.
İspir esnafından, bir dönem CHP İlçe Başkanlığı da yapmış, nalburiye sektörünün emektarlarından Feyzioğlu ailesinin kıymetli temsilcisine; dostluğu ve güzel sohbeti için teşekkür ediyorum.
Hâlen Bursa Emniyet Müdürlüğünde başkomiser olarak görev yapan Mustafa Akıncı kardeşime de gösterdiği yakınlık ve muhabbet için gönülden teşekkürlerimi gönderiyorum.
Erzurum’da bizleri ağırlayan, Trakya bölgesinde görev yapan Önder Ardahan kardeşimin kıymetli oğluna ve muhterem babasına teşekkür ediyorum. Yolculuk dediğiniz biraz da budur zaten: Bir şehirden geçerken insanın haritada gördüğü yer, bir dost kapısını açınca memlekete dönüşür.
İSPİR’DEN AYRILDIK, UZUNGÖL’E SIĞAMADIK
İspir’de geçirdiğimiz günlerin ardından sabah erkenden yola çıktık.
İnsan otuz iki yıl hasretini çektiği bir yerden ayrılırken arabaya binmesi kolay oluyor da kontağı çevirmesi biraz zor oluyor. Geride eski görev yerim, eski dostlarım, yeni dostlarım, dağlar, dereler, Yağlı Köyü, kavun, dolu ve anlatıldıkça çoğalacak hatıralar kalıyordu.
Fakat yol devam ediyordu.
İstikametimiz Uzungöl idi.
Doğruca Uzungöl’e vardık ve yaklaşık bir buçuk saat kaldık. Bir buçuk saat az görünmesin. Üçümüzde de telefon vardı ve yaklaşık üçer yüz fotoğraf çektik.
Hesap ortada:
Üç adam, doksan dakika, dokuz yüz civarında fotoğraf...
Dakikada on fotoğraf.
Bu hızla biraz daha kalsaydık Uzungöl’ün tapu kadastro çalışmasını da tamamlayabilirdik. 😄
Fakat Uzungöl’e vardığımızda ilk gördüğümüz göl olmadı.
Otopark problemi oldu.
Ben yıllardır fotoğraflarda gördüğüm o meşhur Uzungöl’ü zihnimde başka türlü tasavvur etmişim. Yeşilin içerisinde bir göl, etrafında dağlar, ahşap yapılar, sakin bir yayla havası...
Gördüğümüz manzara ise biraz farklıydı.
Göl hâlâ güzeldi.
Dağlar hâlâ muhteşemdi.
Allah’ın yaptığı tarafta herhangi bir problem yoktu.
İnsanın yaptığı tarafta ise biraz fazla çalışılmıştı.
Otel üstüne otel, yapı üstüne yapı, betonlaşma... Turistik hareketlilik öylesine yoğunlaşmıştı ki Uzungöl’e gelmişsiniz ama arabanızı koyacak bir avuç yer bulmak ayrı bir turizm faaliyetine dönüşmüş.
Bir de ciddi bir yabancı turist yoğunluğu vardı; özellikle Arap turistlerin bölgede ne kadar ağırlıklı olduğunu gözle görmek mümkündü.
Biz Uzungöl’ü bulduk ama arabaya yer bulamadık.
Tam o sırada gözümüz jandarmaya ilişti.
İşte burada askerlik mesleğinin üzerinden yıllar geçse de bazı dostlukların emeklilik işlemlerinin yapılmadığını gördük.
Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Ali Çardakcı, Kara Harp Okulundan aynı dönem arkadaşımızdı.
Gidip arkadaşlara durumumuzu anlattık.
Mesele öyle Ali Paşa’dan özel emir getirmek değildi. Kimseyi aratmadık, kimseye talimat verdirmedik. Zaten buna ihtiyaç da olmadı.
Aynı devrenin insanı olmak, aynı ocağın hatırasını taşımak yetti.
Sağ olsun jandarmadaki arkadaşlarımız yardımcı oldular ve araçlarını bıraktıkları alandan bizim de yararlanmamızı sağladılar.
Böylece Uzungöl’de ilk turistik başarımızı gerçekleştirdik:
Gölü görmeden önce arabayı emniyete aldık.
Sonra başladık yürümeye.
Fotoğraf çektik.
Bir tane daha çektik.
Beğenmedik, bir daha çektik.
Aynı dağın sağından çektik, solundan çektik, göle yansımasını çektik. Bir ara birbirimizi de çektik ki ileride çocuklar Uzungöl’e gerçekten gittiğimize inansın.
Yaklaşık bir buçuk saatte üçer yüz fotoğrafa yaklaşınca fark ettim ki biz Uzungöl’e gezmeye değil, dijital envanter çıkarmaya gelmişiz.
Orada yeni insanlarla da tanıştık.
Çünkü bizim seyahatin değişmez kuralı şuydu:
Bir yere üç kişi giriyoruz, beş-altı dost edinmeden çıkmıyoruz.
Uzungöl’de de öyle oldu.
Fakat benim zihnimde Uzungöl’den kalan iki ayrı fotoğraf var.
Birincisi, tabiatın yaptığı Uzungöl:
Dağların arasına yerleşmiş göl, yeşillik, su ve Karadeniz’in o olağanüstü coğrafyası.
İkincisi ise insanın yaptığı Uzungöl:
Oteller, beton, yoğun trafik, otopark arayan araçlar ve turizmin taşıma kapasitesini zorlayan kalabalık.
İnsanın içinden ister istemez şu geçiyor:
Tabiat burayı yapmak için binlerce yıl uğraşmış; biz etrafını doldurmak için pek acele etmişiz.
Yine de Uzungöl görülmeye değerdi.
Çünkü betonun arasından başınızı kaldırıp dağa baktığınız anda tabiat hâlâ size kimin asıl ev sahibi olduğunu hatırlatıyor.
Bir buçuk saatin sonunda telefonların hafızası dolmaya, bizim yolumuz ise yeniden uzamaya başladı.
Uzungöl’e veda ettik.
Jandarmadaki kardeşlerimize teşekkür edip aracımızı aldık ve Giresun istikametine doğru yeniden yola koyulduk.
O gün bir şeyi daha öğrendik:
Kara Harp Okulunda devre arkadaşlığı mezuniyet töreninde bitmiyormuş.
Aradan kırk yılı aşkın zaman geçiyor; bir gün Uzungöl’de park edecek yer bulamayınca bile karşınıza çıkabiliyormuş.
Velhasıl...
Devre arkadaşlığının hatırası büyük, Uzungöl’ün manzarası güzel, otoparkı ise küçükmüş.
Dönüş yolumuzun en güzel duraklarından biri de Giresun oldu.
Bizleri iki gün boyunca hanelerinde ağırlayan saygıdeğer İbrahim Şentürk Ağabeyime ve kıymetli eşi Nuran Şentürk Ablama gönülden teşekkür ediyorum. Nuran Ablanın hanesinde misafir değil, aileden biri gibi ağırlandık. Kendisine ithaf ettiğim NERUNA – ZİRHUNA’NIN KADİM SESİ adlı çalışmamın dijital nüshasını da kendi hanesinde, kendi ellerimle kendisine sunmak bu yolculuğun benim için unutulmayacak hatıralarından biri oldu.
İbrahim Ağabeyin kardeşi Mustafa Şentürk Hocama, güzel sohbeti ve dostluğu için ayrıca teşekkür ediyorum.
Nuran Ablanın hanesinde tanıştığımız, Malatya’nın Yeşilyurt ilçesinden Burhan Çolak kardeşim ve muhterem eşine; kısa zamanda kırk yıllık tanışıklık sıcaklığı yaşattıkları için gönülden teşekkür ediyorum.
Nuran Ablanın muhterem annesine, duası ve sıcaklığı için; hizmeti, güler yüzü ve içtenliğiyle bizi gerçekten mutlu eden Özlem Hanıma ayrıca teşekkür ediyorum.
Nuran Ablanın ablası Hafize Kaplan Hanımefendiye ve muhterem eşine de gösterdikleri yakınlık ve muhabbet için şükranlarımı sunuyorum.
YEDİĞİN İÇTİĞİN SENİN OLSUN DEDİLER AMA BU KAHVALTI OLMAZ
Bizde güzel bir söz vardır:
Birisi gezip dolaşıp döndüğünde, Yediğin içtiğin senin olsun, gördüğün güzellerden bahset, derler.
Bu sözün hikmetine itirazımız yok. Fakat Giresun’da yaptığımız bir sabah kahvaltısı var ki onu anlatmadan geçersek hem sofraya hem mıhlamaya hem de orada konuşulanlara haksızlık etmiş oluruz. Çünkü bazı kahvaltılar yenilip biter; bazıları ise insanın hafızasında sofra kurulmuş bir hatıra olarak kalır.
Aslında niyetimiz Giresun yaylalarına çıkıp kahvaltıyı orada yapmaktı. Fakat bu seyahat boyunca gökyüzü bizim programlara müdahale etmeyi alışkanlık hâline getirmişti. İspir’de yağmurla, doluyla program değiştiren meteoroloji heyeti Giresun’da da iş başındaydı. Yağış ve hava muhalefeti nedeniyle yaylaya çıkamadık. Bunun üzerine Giresun’un hemen yukarısında, denizi önümüze seren çok hoş bir mekânda sofraya oturduk.
İyi ki de oturmuşuz.
Çünkü önümüze gelen mıhlamayla beraber, farkında olmadan Bayburt–İspir–Giresun Mıhlama Mukayeseli Araştırmalar Enstitüsünün ilk saha çalışmasını başlatmış olduk.
İlk numuneyi Bayburt’ta Yavuz Cansızoğlu Ağabeyimizin sofrasında tatmıştık. Orada daha çok kuymak denilen biçimiyle önümüze gelmişti.
İspir’de ise iki ayrı laboratuvarımız vardı. Salih Başkapan kardeşimizin sofrasında mıhlama yedik. Ardından Sırakonaklar’da Mustafa Akıncı Ağabeyimiz bir başka örneğini önümüze koydu. Mustafa Ağabeyimizin yaptığı, bizim bildiğimiz klasik mıhlamadan biraz ayrılıyor, daha ziyade hoşmeri dediğimiz türe yaklaşıyordu.
Üç coğrafyada da mısır unu sofranın değişmez elemanıydı; fakat iş peynire gelince memleketler bağımsızlıklarını ilan ediyordu.
Giresun’daki mıhlama ise bambaşka çıktı. Kolot peyniri ve kavrulmuş mısır unuyla hazırlanmıştı. Peynirin uzaması ayrı, kokusu ayrı, mısır ununun kavruk lezzeti ayrı…
Bir lokma Bayburt’a bakıyor, bir lokma İspir’i düşünüyor, üçüncü lokmada Giresun’a hak veriyorsunuz.
Sonuçta bilim kurulu olarak kesin bir birincilik açıklayamadık. Çünkü böyle bir karar verirsek dönüş yolunda Bayburt’tan ve İspir’den geçerken güvenlik problemi yaşayabileceğimizi değerlendirdik.
Ama o sabah sofranın asıl lezzeti mıhlama değildi.
Konu bir ara eğitime geldi.
Nuran Şentürk Ablamız, Almanya’da yıllarca öğretmenlik yapmış, bulunduğu toplumda belediye meclis üyeliğine kadar uzanan sorumluluklar üstlenmiş; fakat hangi makamda bulunursa bulunsun hayatının merkezine eğitimi ve iyi insan yetiştirmeyi koymuş bir eğitim gönüllüsü.
Sohbet sırasında bizim Selim Yiğit Hocaya döndü:
Hocam, biraz da sizi dinleyelim.
Bu talep önemliydi. Çünkü Selim Hocamız seyahat boyunca maşallah gelinlik kız gibi oturuyor; sorulmadıkça konuşmuyor. Biz bazen adamın araçta olup olmadığını dikiz aynasından kontrol etmek zorunda kalıyorduk.
Fakat Selim Hocanın kapağı bir kere açılınca içinden yılların eğitim tecrübesi çıktı.
Öğretmen–öğrenci ilişkisini anlattı. Öğretmenin kurumuyla ilişkisini anlattı. Veliyle kurulacak bağın çocuğun eğitimindeki yerini anlattı. Öğretmenin yalnız ders anlatan insan olmadığını; öğrenciyi, aileyi, okulu ve çevreyi aynı eğitim anlayışı içinde buluşturması gerektiğini kendi tecrübelerinden örneklerle ortaya koydu.
Doğrusu yalnız Nuran Abla değil, ben de büyük bir dikkatle dinledim ve çok istifade ettim.
Nuran Abla bir ara çok hoşuma giden bir ifade kullandı. Önünde kalem kâğıt yoktu ama:
Ben bunları hafızama aldım, bunlardan istifade edeceğim, dedi.
İşte eğitimcinin defteri bazen masanın üzerinde değil, zihninin içindedir.
Sofrada bir başka eğitim hazinesi daha vardı: İbrahim Şentürk Ağabeyimiz.
Kendisi makine mühendisi olmasına rağmen yıllarca Almanca öğretmenliği yapmış; dünyanın çeşitli ülkelerinden Almanya’ya gelen insanlara ve öğrencilere Almanca öğretmiş müstesna bir insan. Onun farklı milletlerden öğrencilerle yaşadığı eğitim tecrübelerini ve hatıralarını dinleyince kahvaltı masası iyice sınıfa dönüştü.
Bir tarafta mühendislik disipliniyle öğretmenlik yapan İbrahim Ağabey…
Bir tarafta Almanya’dan taşıdığı eğitim birikimiyle Nuran Abla…
Bir tarafta yılların eğitim tecrübesini önümüze seren Selim Hoca…
Bir tarafta da ben…
Benim görevim ise hem mıhlamayı yemek hem konuşulanları zihnime kaydetmekti. İki vazifeyi de büyük bir ciddiyetle yerine getirdiğimi düşünüyorum.
Öylece Giresun’a kahvaltı etmeye gittik, eğitim çalıştayından çıktık.
Hani iş dünyasında iş yemekleri vardır; insanlar sofraya oturur, yemek bahanesiyle önemli meseleleri konuşurlar. Bizimki de adeta eğitim kahvaltısı oldu.
Öğretmen nasıl olmalı?
Öğrenciye nasıl yaklaşmalı?
Veli eğitimin neresinde durmalı?
Okul ile aile arasındaki bağ nasıl kurulmalı?
Kurum, öğretmenin önünü nasıl açmalı?
Ve bütün bunların üzerinde asıl soru:
Bilgili insan yetiştirmek yetiyor mu; yoksa asıl mesele güzel insan yetiştirmek mi?
O sabah vardığımız yer bana göre tam burasıydı.
Nuran Ablanın hayat gayesinin önemli bir parçası da zaten buydu: Eğitimli, donanımlı ama her şeyden önce güzel insan yetişmesine katkıda bulunmak.
Dolayısıyla Giresun’daki o sofradan yalnız doymuş olarak kalkmadık.
Biraz Bayburt’un kuymağını tartıştık, biraz İspir’in mıhlamasını hatırladık, Giresun’un kolot peynirine hakkını teslim ettik; sonra eğitimi, öğretmeni, öğrenciyi, veliyi ve insan yetiştirmeyi konuştuk.
Velhasıl bize:
Yediğin içtiğin senin olsun, gördüğün güzellerden bahset, demişlerdi.
Biz de söz dinledik.
Gördüğümüz güzel insanlardan bahsettik.
Ama kusura bakmasınlar…
Giresun’daki o mıhlamayı da kimseye bırakmadık.
Sırakonaklar Köyü muhtarımızın eniştesi, hâlen Adana’da yaşayan Sabri Tüylü Ağabeyime ve muhterem eşine de dostlukları ve gönül sıcaklıkları için teşekkür ediyorum.
Dönüş yolunda Giresun’un Alucra ilçesinde uzman çavuş olarak görev yapan, Niyazi Canbolat Hocamızın oğlu Semih Canpolat kardeşimize de ilgisi, muhabbeti ve güzel ev sahipliği için gönülden teşekkür ediyorum.
Ve isimlerini şu anda hatırlayamadığım nice güzel insan…
Onlardan özellikle özür diliyorum. On iki günde o kadar çok kapı açıldı, o kadar çok el sıkıldı, o kadar çok çay içildi, o kadar çok gönüle dokunuldu ki hafızanın nüfus kayıt sistemi zaman zaman kapasite aşımına uğradı. İsmini yazamadığım hiç kimse gönlümde eksik değildir. İsim unutulur; iyilik unutulmaz.
Bu yolculukta bir şeyi yeniden gördüm:
Anadolu hâlâ kapısını çalana kapısını, gönlünü açana gönlünü açıyor.
Biz İspir’e dağlarını, derelerini, köylerini, Yedigöller’ini görmek için gittik. Fakat dönüşte anladım ki gördüğümüz en güzel coğrafya insandı.
Kimi bize evini açtı.
Kimi sofrasını açtı.
Kimi yol gösterdi.
Kimi otuz iki yıl öncesinden bir hatırayı çıkarıp önümüze koydu.
Kimi bir bardak çayla kırk yıllık dostluk kurdu.
Biz de hepsini gönül heybesine doldurduk.
Çoruh nehrinin doğduğu Mescitli dağının zirvesine ulaşamadık belki ama mesele değil…
Bir kavun kestik, doluya yakalandık, yağmurda ıslandık, dağlarda yol aradık, eski dostları bulduk, yeni dostlar kazandık ve on iki güne birkaç ömürlük hatıra sığdırdık.
Şimdi dönüş yolundayız.
Arabanın kilometresi arttı.
Bizim yaşımız biraz daha ilerledi.
Ama gönlümüz gençleşti.
Bu on iki günlük güzel yolculukta yolumuza ışık, soframıza bereket, gönlümüze muhabbet katan herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Hakkınızı helâl edin güzel insanlar.
Biz sizden ayrılmıyoruz.
Sadece bir sonraki buluşmaya kadar biraz uzaklaşıyoruz.
GEZİNİN İKİ BAŞROL OYUNCUSU: VEYSİ HOCA İLE SELİM HOCA
Tabii bütün bu teşekkürlerin arasında iki kişiyi ayrı bir yere koymazsam yolculuğun hakkını yemiş olurum. Çünkü bu on iki günlük maceranın yalnız yol arkadaşları değil, zaman zaman senaristi, oyuncusu, figüranı, sağlık danışmanı ve istemeden de olsa mizah malzemesi olan iki kıymetli hocamız vardı: Veysi Kabaca ve Selim Yiğit.
Veysi Kabaca Hocam, bu yolculuğa emekli öğretmen ve Âşık Feymani’nin son dönem çıraklarından biri olarak çıktı; fakat dönüşte tıp dünyasına yeni bir tedavi yöntemi armağan etmek üzereydi. İspir’in yükseklerinde, Yağlı Köyü ve Moryayla taraflarında yaşadığımız maceralar sırasında prostat meselesine öyle özgün bir çözüm geliştirdi ki tıp fakültelerinin bundan henüz haberi yok. Biz buna kendi aramızda prostatın dumanla tedavisi adını verdik. Modern tıp ilaç, lazer, ameliyat derken Veysi Hoca işi dağın başında dumana bağladı. Tedavinin klinik çalışmaları henüz tamamlanmadı; hasta sayısı bir, doktor sayısı sıfır, sonuçları değerlendiren heyet ise tamamen bizden oluşuyor. Ancak Veysi Hoca sağ salim dönüş yoluna çıktığına göre yöntemin en azından hastayı kaçırmadığı bilimsel olarak sabittir. Bundan böyle tıp literatüründe yöntem kabul görürse adının Kabaca Usulü Duman Terapisi olarak anılmasını talep ediyoruz. Nobel Komitesinin adresini bulursak müracaatını ayrıca yapacağız.
Selim Yiğit Hocamın durumu ise daha farklıydı. Kendisi yolculuğa şoför kadrosundan dâhil olmuştu ama İspir’in dağları, uçurumları, dar yolları, yağmuru, dolusu ve bizim başımıza gelenler birleşince direksiyonla arasındaki diplomatik ilişkiler zaman zaman askıya alındı. Bazı yollara baktı, yol ona baktı; ikisi de birbirini pek sevmedi. Direksiyon başına geçmesi gereken yerde gözleriyle yaptığı arazi keşfi sonucunda, sürüş görevini Veysi kabaca hocaya bırakmanın millî güvenlik açısından daha uygun olduğuna karar verdi.
Özellikle dağ yollarında Selim Hocanın yüzündeki ifadeyi görmeye değerdi. Bir tarafımız uçurum, öbür tarafımız dağ; önümüzde ne çıkacağı belli olmayan yol… Selim Hoca bir ara otomobile şoför olarak değil, hayat sigortası eksperi gibi bakmaya başladı. Biz manzarayı seyrediyorduk, o virajların kaç derece olduğunu hesaplıyordu. Biz aşağıdaki dereye güzel diyorduk, Selim Hoca derenin otomobille arasındaki rakım farkını düşünüyordu.
SELİM HOCA, İBRAHİM KARDEŞİMİZ VE TUTMAYAN KAZA SİGORTASI
Selim Yiğit Hocamızın direksiyonla arasının açılması öyle Yağlı Köyü’nde, doluda, yağmurda başlamadı. Hadisenin başlangıç noktası İspir’e daha ilk girdiğimiz gündür.
İspir’e vardığımızda bizi ilk karşılayanlardan biri, Aşağı Özbağ Mahallesi’ndeki işletmesinde Osman Akbulut kardeşimiz oldu. Sağ olsun, ikramıyla ve sıcak karşılamasıyla yol yorgunluğumuzu aldı. Fakat biz daha İspir merkeze girmeden doğruca İbrahim Başkapan Ağabeyimizin köyüne yöneldik. İbrahim Ağabeyimizin aşağıya kadar gelmesini istemedik; biz onun ayağına gidelim dedik.
Keşke bu kararı vermeden önce Selim Hocaya yolun topoğrafik krokisini gösterseydik.
Yol yükseldikçe Selim Hocanın yüzündeki kan dolaşımı azaldı. Bir taraf dik yamaç, öte taraf aşağı doğru Allah’a emanet… Biz köye gidiyorduk, Selim Hoca ise her virajda dünya ile ahiret arasındaki mesafeyi yeniden hesaplıyordu.
Köye vardığımızda bir kamelyanın yanında engelli aracında oturan İbrahim isimli güzel bir kardeşimizle karşılaştık. Bir müddet sohbet ettik. Tam o sırada Selim Hoca yanıma yaklaşıp:
Abi, ben bu kardeşimize bir sadaka vermek istiyorum, dedi.
Ben meseleyi daha cümle bitmeden çözdüm.
Dedim ki:
Selim Hocam, sen bunu gerçekten İbrahim kardeşimize yardım olsun diye mi veriyorsun, yoksa birazdan ineceğimiz yol için kasko poliçesi mi yaptırıyorsun?
Çünkü adamın gözü İbrahim kardeşimizdeydi ama aklı aşağıdaki virajlardaydı. Belli ki içinden, Sadakayı vereyim de dönüş yolunu bir şekilde garantiye alalım, diye geçiriyordu.
Yani Selim Hoca klasik sigorta şirketlerinden ümidi kesmiş, manevî kasko sistemine geçmişti.
Fakat hesapta olmayan bir gelişme yaşandı.
İbrahim kardeşimiz parayı kabul etmedi.
Durumunun iyi olduğunu, kendisinden daha ihtiyaç sahibi birisine verilmesinin doğru olacağını söyledi. Hatta öyle güzel bir hassasiyet gösterdi ki, kendisine ihtiyacı olmadığı hâlde verilirse daha muhtaç birinin hakkının üzerine geçmesinden endişe ettiğini ifade etti.
İşte o anda Selim Hocanın yalnız sadakası değil, kaza sigortası poliçesi de reddedilmiş oldu.
İbrahim kardeşimiz farkında olmadan adeta:
Selim Hocam, paran sende kalsın. Sen kaderinle devam et, demiş oldu. 😄
Selim Hocanın yüzüne baktım.
Adamın bakışlarında açıkça şu yazıyordu:
Yahu ben bunu ihtiyaç analizine göre vermiyorum ki… Birazdan şu yoldan aşağı ineceğiz!
Ama İbrahim kardeşimiz kararlıydı.
Böylece Selim Hocanın İspir seyahatindeki ilk manevî sigorta girişimi daha poliçe kesilmeden iptal edildi. Dönüş yoluna çıkarken elimizde araba vardı, şoför vardı, fren vardı; fakat Selim Hocanın çok güvendiği sadaka teminatı yoktu.
İşte Selim Hocanın sonraki günlerde dağ yollarına, uçurumlara ve direksiyona karşı geliştirdiği hassasiyetin miladı budur.
Sonrasında Moryayla geldi, Yağlı Köyü geldi, Yedigöller yolları geldi, kara bulut geldi, yağmur geldi, dolu geldi…
Biz bütün bunları ayrı ayrı hadiseler zannediyorduk.
Meğer Selim Hoca açısından hepsi, İbrahim kardeşimizin kabul etmediği o sigorta poliçesinin devam dosyalarıymış. 😄
İbrahim kardeşimize ise ayrıca gönülden selam olsun. Hem gösterdiği onurlu davranışla hepimize güzel bir insanlık dersi verdi hem de farkında olmadan bu on iki günlük seyahatin en güzel fıkralarından birinin kahramanı oldu.
Selim Hocam da merak etmesin:
Sadakası kabul edilmedi ama duası kabul edilmiş olacak ki on iki günlük seyahatin sonunda kendisini de arabayı da sağ salim geri getiriyoruz.
Gerçi direksiyonla olan ilişkilerinin eski hâline dönmesi için ayrıca bir rehabilitasyon programı gerekebilir.
Ama hakkını teslim edelim: Korkmak başka, dostunu yarı yolda bırakmak başkadır. Selim Hocam bütün endişelerine rağmen bu on iki günlük yolculuğun her aşamasında bizimleydi. Bazen direksiyonda, bazen yan koltukta, bazen de direksiyona mümkün olduğunca uzak bir noktada… Fakat hep yanımızdaydı. İşte dostluk da biraz budur.
Veysi Hocayla Selim Hocanın bu yolculuğa kattığı yalnız kahkaha değildi. On iki gün boyunca aynı arabanın içinde kilometrelerce yol gittik; yorulduk, ıslandık, acıktık, korktuk, güldük, zaman zaman birbirimizi kızdırdık ama her akşam aynı sofraya oturduk. Yola üç kişi çıktık; dönüşte birbirimizin anlatacağı onlarca hikâyenin kahramanı olduk.
Birimizin prostatı duman gördü, birimizin direksiyonla arası açıldı, benim de karşıma çıkan her taşı, köyü, ağacı, insanı ve yer adını araştırma hastalığım yeniden nüksetti.
Sonuçta hasta üç kişiydik; teşhislerimiz farklıydı.
Veysi Hocanın tedavisi duman,
Selim Hocanın tedavisi düz yol,
benim tedavim ise henüz bulunamadı.
Allah ikisine de uzun ve sağlıklı ömür versin. İyi ki bu yolu birlikte yürüdük, iyi ki aynı arabada kilometreleri, aynı sofrada ekmeği, aynı yağmurun altında ıslanmayı ve aynı hatıralarda kahkahayı paylaştık.
Bu gezinin yollarını harita gösterdi; fakat hikâyesini üçümüz birlikte yazdık.
Celil ÇINKIR – DELİBAL
15 Ağustos 2026
5.0
100% (6)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.