2
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
221
Okunma
Bir kız çocuğu vardı…Adı AYGÜL ZEDE
Hayata gözlerini açtığında, hayat ona diğer çocuklardan biraz daha ağır bir hikâye yazmıştı. Küçücük yaşında anneannesinin ve dedesinin evine sığındı.
O ev, onun için yalnızca bir ev değildi çocukluğunun, sessiz gözyaşlarının, ilk hayallerinin ve hayata tutunma mücadelesinin adresiydi.
Anneannesi onun saçlarını okşar, geceleri üstünü örterdi. Dedesi ise hayatın sert taraflarını fazla anlatmadan, ona çalışmayı, sabretmeyi ve insanın kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini öğretirdi.
Kız çocuğu bazen kapının önünde oturup diğer çocukları izlerdi.
Onların anneleriyle babaları geldiğinde içi burkulurdu.
Kendi kendine sorardı..
Benim hikâyem neden böyle?
Ama bu sorunun cevabını kimse ona vermezdi.
O da zamanla susmayı öğrendi.
Fakat susmak, hayallerinden vazgeçmek değildi.
Tam tersine…
O küçük kızın içinde, kimsenin göremediği büyük bir dünya büyüyordu.
Defterlerinin kenarlarına evler çizerdi. Pencereler, kapılar, merdivenler, bahçeler… Bazen bir evin planını çizer, sonra o evin içinde nasıl insanların yaşayacağını hayal ederdi.
Belki de kendi çocukluğunda eksik kalan sıcaklığı, çizdiği evlerin içine koyuyordu.
Bir gün anneannesi onun çizdiği resimlerden birini eline aldı.
Bunları sen mi çizdin kızım?
diye sordu.
Kız başını salladı.
Bir gün güzel evler yapacağım,dedi.
Anneannesi gülümsedi.
Yaparsın. Yeter ki vazgeçme.
O cümle, kızın hayatındaki en önemli cümlelerden biri oldu.
Yıllar geçti.
Çocukluk bitti.
Ama o küçük kızın içindeki hayal hiç bitmedi.
Okumak istiyordu.
Sadece bir meslek sahibi olmak için değil…
Kendi hayatının yönünü kendisi çizmek için okumak istiyordu.
Çünkü daha küçücük yaşta anlamıştı..
İnsan bazen doğduğu hayatı seçemez ama gideceği yolu seçebilir.
Derslerine sarıldı.
Geceleri herkes uyurken o kitaplarının başında kaldı. Yoruldu, ağladı, zaman zaman kendinden şüphe etti ama yine de devam etti.
Bazıları onun hayallerini küçümsedi.
Zor, dediler.
Başarabilir misin? dediler.
O ise içinden hep aynı şeyi söyledi..
Ben daha zorunu başardım. Çocukken yalnızlığın içinden büyüdüm. Bunun da üstesinden gelirim.
Ve sonunda üniversite kapısından içeri girdi.
Mimarlık okuyacaktı.
Çocukken defterinin kenarına çizdiği evler artık gerçek projelere dönüşecekti.
Mimarlık fakültesinde günleri kolay geçmedi.
Projeler, çizimler, maketler, uykusuz geceler…
Bazen masanın başında sabahladı.
Bazen bir çizimi saatlerce uğraştıktan sonra baştan yapmak zorunda kaldı.
Bazen Ben bunu yapamayacağım, diye düşündü.
Ama sonra anneannesinin sözünü hatırladı...
Yeter ki vazgeçme.
Dedesi de aklına geldi.
Onun sessizce öğrettiği sabır…
Her çizgisinde biraz çocukluğu vardı.
Her projesinde biraz anneannesi…
Her sağlam temelinde dedesinin emeği…
Ve her yükselen duvarda kendi mücadelesi…
Yıllar sonra mezuniyet günü geldi.
Üzerinde mezuniyet kıyafeti, elinde diploması vardı.
Kalabalığın içinde gözleri anneannesini ve dedesini aradı.
Onları gördüğünde gözleri doldu.
Çünkü o diploma yalnızca onun değildi.
O diploma, küçük yaşta onu büyüten iki insanın da emeğiydi.
Anneannesi ona sarıldı.
Dedesi gururla baktı.
Kız artık bir mimardı.
Bir zamanlar başkalarının evlerine bakıp iç geçiren küçük kız, şimdi insanların hayallerine yuva olacak evler tasarlıyordu.
İlk büyük projesini eline aldığında uzun süre çizimlere baktı.
Sonra kalemi eline aldı.
Bir ev çizdi.
Ama bu kez o evin içinde büyük bir salon, sıcak bir mutfak, çocukların kahkahaları ve akşamları birbirine Nasılsın?
diye soran bir aile vardı.
Çünkü o, bir evin sadece duvarlardan oluşmadığını biliyordu.
Ev, insanın kendini güvende hissettiği yerdi.
Bir çocuğun başını huzurla yastığa koyduğu yerdi.
Bir anneannenin torununun üzerini örttüğü yerdi.
Bir dedenin kapıda beklediği yerdi.
Bir ailenin birbirine tutunduğu yerdi.
Belki de bu yüzden yaptığı her evin içine biraz sevgi koydu.
Aradan yıllar geçti.
O küçük kız büyüdü.
Mimar oldu.
Kendi ayakları üzerinde durdu.
Kendi adını kendi emeğiyle yazdı.
Ve bir gün eski defterlerinden birini buldu.
Sayfaları çevirdi.
Çocukken çizdiği küçük evleri gördü.
Bir sayfada küçücük bir kız vardı.
Yanında da bir kadın ve bir adam…
Anneannesi ve dedesi.
Kız uzun süre o çizime baktı.
Sonra gülümsedi.
Çünkü anladı ki hayatındaki en büyük eser, çizdiği binalar değildi.
En büyük eseri kendisiydi.
Küçük yaşta kırılmadan büyümeyi öğrenmişti.
Eksiklerini yaralarına dönüştürmek yerine hayallerine dönüştürmüştü.
Ve bir zamanlar
Benim hikâyem neden böyle? diye soran o kız, artık cevabını biliyordu
Çünkü benim hikâyem kolay değildi. Ama beni ben yapan da buydu.
O kızın adı artık sadece bir mimarın adı değildi.
O isim; sabrın, emeğin, umudun ve yeniden başlamanın hikâyesiydi.
Anneannesinin sevgisiyle büyümüş,
Dedesinin öğrettiği sabırla güçlenmiş,
Kitaplarla yolunu aydınlatmış,
Kalemiyle hayallerini çizmiş,
Ve sonunda kendi hayatının mimarı olmuştu.
Çünkü bazı insanlar hazır bir hayatın içine doğar.
Bazıları ise hayatını kendi elleriyle inşa eder.
Ve en güzel hikâyelerden bazıları…
Bir çocuğun sessizce kurduğu küçücük bir hayalle başlar.
O kız çocuğunun hayali de bir ev çizmekle başlamıştı.
Yıllar sonra ise o, yalnızca evler çizmedi.
Kendi hayatını çizdi.
Kendi geleceğini inşa etti.
Ve geçmişinin acılarını, geleceğinin güçlü temellerine dönüştürdü.
Çünkü o artık yalnızca bir mimar değildi.
O, kendi hayatının mimarıydı.
Hiç elinden kalem düşmeyen Aygül ZADE nin hikâyesi bu
SADECE bir kısmı
Yakında çıkacak olan kitabımın bir kısmı
AYGÜL ZADE
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.