7
Yorum
9
Beğeni
5,0
Puan
268
Okunma

Ben Fatih’in İstanbul’unda bir garip Ali Rıza…
Ama benim İstanbul’um, belki de hiç yaşamadığım o eski İstanbul.
Eski kartpostallarda gördüğüm, sararmış fotoğrafların kenarlarında aradığım, taş binaların suskunluğunda hissettiğim, büyüklerin anlattığı birkaç cümleden zihnimde yeniden kurduğum bir şehir benimki.
Bir zamanlar böyleymiş İstanbul…
Sokaklarında ağır ağır yürüyen insanlar, başını öne eğerek selam veren esnaflar, ahşap evlerin cumbalarından sokağa taşan hayatlar…
Sanki insanlar o zamanlar daha yavaş yaşıyormuş.
Daha az konuşup daha çok dinliyor, daha az gösterip daha çok hissediyorlarmış.
Bazen eski bir kartpostala bakıyorum.
Bazen de eski siyah beyaz bir çekime.
İstanbul’un bir köşesi…
Belki Fatih.
Belki Eminönü.
Belki Boğaz’ın kıyısında, artık yerinde olmayan bir yalı…
Fotoğrafın içinde, videonun silik bir yerinde birkaç insan var. Kıyafetleri sade, yüzleri ciddi. Fakat o eski fotoğraflarda, çekimlerinde tuhaf bir huzur seziyorum. İnsanların yüzünde bugünün telaşı yok.
Kimse bir yere yetişmeye çalışmıyor sanki.
Kimse kimseye bağırmıyor.
Kimse elindeki telefonla dünyanın geri kalanına yetişmeye uğraşmıyor.
Onlar sadece İstanbul’un içinde yaşıyorlar.
Ve ben, aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen, o insanların arasına karışmayı özlüyorum.
Ne garip değil mi?
Hiç yaşamadığın bir zamanı özlemek…
Hiç oturmadığın bir kahvehanenin sandalyesini, hiç binmediğin bir vapurun tahta sırasını, hiç yürümediğin bir sokağın taşlarını özlemek…
Ama insan bazen yaşamadığı geçmişi de sever. Bazen filmlerden, bazen eski fotoğraflardan, bazen de bir boğaz manzarasıdan...
Çünkü bazı şehirler sadece içinde yaşayanların değil, kendisinden sonra gelenlerin de hatırasıdır.
Fatih’in eski yapılarında, kale duvarlarının o muhteşem duruşunda bunu daha çok hissediyorum.
Taş duvarlara bakıyorum.
Yüzyıllardır orada duran kapılara, çeşmelere, medreselere, camilere…
Bir zamanlar o taşlara kimlerin eli değdi diye düşünüyorum.
Kim bilir kaç insan o kapıdan geçti?
Kaç baba çocuğunun elinden tuttu?
Kaç genç, hayatının ilk heyecanıyla o sokaklarda yürüdü?
Kaç ihtiyar, bir akşamüstü bastonuna dayanıp evine döndü?
Ve kaç insan, bugün bizim unuttuğumuz o kelimeleri kullandı?
“Buyurun…”
“Estağfurullah…”
“Özür dilerim…”
“Allah razı olsun…”
“Başımız üstüne…”
Ne kadar sade kelimeler…
Ama ne kadar büyük bir medeniyet saklıymış içlerinde.
Ben galiba en çok o insanları özlüyorum.
Hiç tanımadığım hâlde…
Hiç aynı sokakta karşılaşmadığım hâlde…
Eski fotoğraflardan yüzlerini seçmeye çalıştığım o efendi insanları…
Bir büyüğünün yanında sesini alçaltan, kadına saygıyı, çocuğa merhameti, komşuya hakkı bilen insanları…
Çünkü bugün İstanbul’un eski fotoğraflarına ve videolarına bakınca insan sadece binaları değil, insanları da arıyor.
Binaların bazıları hâlâ ayakta.
Fakat o binaların içinde yaşadığı söylenen ruh, sanki yavaş yavaş çekiliyor.
Şehir büyümüş.
Sesler çoğalmış.
Sokaklar kalabalıklaşmış.
Ama nezaket azalmış.
Kelimeler sertleşmiş.
Argo, hayatın sıradan dili olmuş.
Öfke, insanların yüzüne yerleşmiş.
Birbirine tahammül edemeyen insanlar arasında, küçücük meseleler bile büyüyüp şiddete dönüşebiliyor.
Ve ben, eski kartpostallardaki o sessiz İstanbul’a bakıp düşünüyorum:
Acaba bu şehir böyle mi olacaktı?
Fatih’in taş sokaklarında yankılanan ayak seslerinin yerini korna sesleri mi alacaktı?
Bir zamanlar birbirine “Efendim” diye hitap eden insanların torunları, birbirlerine en ağır sözleri söylemekten çekinmeyecek miydi?
İstanbul’un en büyük kaybı belki de bir bina değildir.
Bir çeşme değildir.
Bir konak değildir.
Bir sokak hiç değildir.
Asıl kayıp, insanın içindeki inceliğin kaybolmasıdır.
Çünkü şehirler önce taşlarını değil, ruhlarını kaybeder.
Ben bugün İstanbul’a bakarken onu yalnızca gördüğüm hâliyle değil, bana anlatılan hâliyle seviyorum.
Hiç yaşamadığım bir İstanbul’u…
Eski kartpostallardan tanıdığım, ömrümün yarısında fazlasını geçirdiğim istanbul’u…
Siyah-beyaz fotoğrafların arasından bana göz kırpan İstanbul’u…
Belki de bu yüzden benim özlemim biraz başka.
Ben o çok geçmişte yaşamış değilim.
Ama geçmişin zarafetini özlüyorum.
O insanların birbirine bakışını…
Sokağın edebini…
Komşuluğun sıcaklığını…
Bir selamın değerini…
Bir büyüğün sözünün ağırlığını…
Ve insanın, insan olmaktan utanmadığı o günleri…
Ben Fatih’in İstanbul’unda bir garip Ali Rıza…
Elimde eski bir kartpostal, arada baktığım eski bir video çekimi, karşımdaki bugünün İstanbul’u…
Bir tarafta taş binalar, ahşap cumbalar, eski vapurlar ve ağırbaşlı insanlar…
Diğer tarafta beton, kalabalık, korna, bağırış, argo ve bitmeyen bir telaş…
İki İstanbul arasında kalmış gibiyim.
Birini o çok eski zamanını hiç yaşamadım.
Diğerine ise nedense kendimi çok ait hissedemiyorum.
Belki de benim hüznüm tam burada başlıyor.
Ben bir geçmişi değil, bir medeniyet hâlini özlüyorum.
Ve biliyorum…
Bazı şeyler geri gelmez.
Eski bir kartpostal sararır.
Ahşap bir konak yıkılır.
Bir çeşme susar.
Bir sokak değişir.
Bir insan ölür.
Ama insanın içinde taşıdığı özlem ölmez.
Ben o özlemi taşıyorum.
Fatih’in taşlarına, eski İstanbul’un kartpostallarına, anlatılan hikâyelerine, kısa alıntı videolarına bakarak…
Ve içimden sessizce diyorum:
“Keşke o hiç göremediğim İstanbul’u bir kez olsun görebilseydim.
Keşke bir sabah eski bir sokakta yürüyüp, karşıma çıkan ilk insandan yalnızca bir selam duyabilseydim.
Keşke o insan bana dönüp, bütün o eski İstanbul nezaketiyle:
‘Buyurun efendim…’
deseydi.
Belki o zaman, o eski halini hiç yaşamadığım bir şehri neden bu kadar çok özlediğimi anlardım.”
ALİ RIZA COŞKUN
5.0
100% (7)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.