Mutlu olmanın en garantili yolu bir başkasını mutlu etmektir
vehm
vehm

İnsan, yaratılış ve sorumluluk

Yorum

İnsan, yaratılış ve sorumluluk

( 2 kişi )

4

Yorum

17

Beğeni

5,0

Puan

338

Okunma

Okuduğunuz yazı 6.8.2026 tarihinde günün yazısı olarak seçilmiştir.

İnsan, yaratılış ve sorumluluk

Dünya, yalnızca gözümüzün seçebildiği şeylerle ayakta durmuyor.

Bir dağın içindeki basıncı, toprağın altında ilerleyen kökleri, kuşların yönlerini nasıl bulduğunu, denizlerin hangi kadim düzenle çekilip kabardığını her an görmüyoruz. Gece boyunca gökyüzünde yürüyen yıldızları fark etmesek de onlar oradadır. Bir tohumun karanlıkta nasıl yarıldığını, yağmurun hangi buluttan hangi toprağa düşeceğini, bir canlının içgüdüsüne hangi bilginin yazıldığını bilmiyoruz.

İnsan, çoğu zaman göremediği şeyi yok saymaya eğilimlidir. Oysa varlığın büyük kısmı, insanın görüş alanının dışında gerçekleşir.

Belki de ilk yanılgımız budur: Gördüğümüzü bütün sanmamız.

Kendimizi dünyanın merkezinde düşünürüz. Dağların bize manzara sunduğunu, denizlerin bizim yolculuklarımız için uzandığını, hayvanların bizim ihtiyaçlarımız için yaratıldığını, toprağın yalnızca bize ürün vermekle yükümlü olduğunu sanırız. Varlığı kendi faydamız üzerinden anlamaya başladığımızda, yaratılmış olan her şeyi birer nesneye dönüştürürüz.

Oysa dünya, insan gelmeden önce de vardı.

Irmaklar bizim susuzluğumuzdan önce akıyordu. Kuşlar bizi uyandırmak için ötmüyordu. Ağaçlar gölgelerini yalnızca bize vermiyordu. Denizler bizim gemilerimizi taşımadan önce de kendi derinliklerinde büyük bir hayat barındırıyordu.

İnsan, yaratılışın sahibi değil; kısa süreli bir misafiridir.

Ne var ki misafir olduğunu unutan insan, kendisini ev sahibi sanmaya başlar. Toprağı mülk, suyu kaynak, hayvanı ürün, ormanı kereste, dağı maden olarak görür. Bir şeyin değerini, ona ne kadar fayda sağladığıyla ölçer.

Böylece insanın bilgisi büyürken hikmeti küçülebilir.

Bir ağacı bilimsel adıyla tanıyabilir ama onun gölgesinde durmanın ne anlama geldiğini bilmeyebilir. Bir hayvanın anatomisini çözebilir ama onun acısını önemsemeyebilir. Gökyüzüne araç gönderebilir fakat başını kaldırıp yaratılış karşısında hayret etmeyi unutabilir.

Bilmek ile anlamak aynı şey değildir.

Bilgi, bir varlığın nasıl işlediğini açıklayabilir. Hikmet ise o varlığa nasıl davranmamız gerektiğini sorar.

İnsanlık, çoğu zaman birincisinde ilerledi, ikincisinde geride kaldı.

Yaratıcı düşüncesi, insanın kendisini büyütmesine değil, sınırını bilmesine yol açmalıdır.

Çünkü yaratılmış olduğunu düşünen insan, kendi varlığını mutlak kabul edemez. Hayatını kendisinin başlatmadığını, bedeninin işleyişini bütünüyle yönetemediğini, doğacağı zamanı, ailesini, coğrafyasını ve ölüm anını seçmediğini bilir.

Kalbimiz biz uyurken de çalışır. Nefesimizi her an bilinçli olarak yönetmeyiz. Bir yaranın nasıl kapandığını emretmeyiz. Yaşlanmayı durduramayız. Zihnimiz her şeyi kavrayamaz, gözümüz her şeyi göremez, gücümüz her şeye yetmez.

Bütün bunlara rağmen insanın kendisini yeterli sanması, varoluşun en büyük çelişkilerinden biridir.

Belki insanın asıl yoksulluğu, hiçbir şeye sahip olmaması değil; sahip olduklarının kaynağını unutmasıdır.

Bir ekmeği yalnızca emeğinin sonucu sanabilir. Oysa o ekmekte toprağın, yağmurun, güneşin, tohumun, çiftçinin, değirmenin, ateşin ve sayısız görünmez şartın payı vardır. İnsan, zincirin yalnızca küçük bir halkasına dokunur; sonra bütün sonucu kendisine mal eder.

Şükür, yalnızca bir teşekkür sözü değildir. İnsanın sahip olduklarının tamamını kendi kudretinin eseri sanmamasıdır.

Bu yüzden yaratıcıyı hatırlamak, insanı küçültmez. Onu kibirden korur.

İnsan, kendisini ölçüsüz biçimde büyüttüğünde hem diğer insanlara hem de diğer canlılara karşı hoyratlaşır. Çünkü kendisini en üstün gören, geri kalan her şeyi araçlaştırmaya başlar.

Oysa üstünlük, hükmetmekte değil; sorumluluk taşıyabilmektedir.

İnsanın aklı ona yalnızca imkân vermez. Aynı zamanda hesap yükler.

Bir nehri kirletebilecek güce sahip olmak, onu kirletme hakkı vermez. Bir hayvanı kullanabilmek, ona acı çektirmeyi meşru kılmaz. Bir ormanı kesebilmek, o ormanın yalnızca insana ait olduğu anlamına gelmez.

Güç, ahlaktan ayrıldığında medeniyet üretmez; yalnızca daha büyük yıkımlar üretir.

İnsan kendisini diğer varlıklardan ayrı düşünür. Oysa bedeni bile yeryüzünün unsurlarından meydana gelir.

Toprağa basar, sudan oluşur, havayla yaşar, güneşin sıcaklığına muhtaçtır. Bitkiler olmadan nefes alamaz, hayvanlar ve mikroorganizmalar olmadan tabiatın dengesi sürdürülemez.

İnsan bağımsız değildir. Yalnızca bağımlılıklarını unutan bir varlıktır.

Bir arının yokluğu, bir çiçeğin eksilmesi değildir yalnızca. Bir zincirin kopmasıdır. Bir ormanın yanması, birkaç ağacın kaybolması değildir. Kuşların yuvasının, toprağın örtüsünün, suyun yönünün, havanın niteliğinin ve henüz bilmediğimiz sayısız ilişkinin bozulmasıdır.

Tabiatta hiçbir varlık yalnızca kendisi değildir.

Bir ağaç, kökleriyle toprağı tutar; dallarıyla kuşa yuva, gövdesiyle böceğe sığınak, yapraklarıyla havaya nefes olur. İnsan onu yalnızca odun olarak gördüğünde, ağacın hakikatini değil, kendi ihtiyacını görür.

Diğer canlıların hayatını değersiz saymak, insanın kendi hayatını da yanlış anlamasına neden olur. Çünkü merhamet bölünemez.

Bir insanın hayvana karşı zalim, insana karşı bütünüyle merhametli olması mümkün değildir. Zalimlik, nesnesini değiştirir ama özünü korur. Merhamet de böyledir. Bir kedinin susuzluğunu fark eden göz, zamanla bir insanın sessiz acısını da daha kolay görür.

İnsanın ahlakı, yalnızca kendi türüne nasıl davrandığıyla ölçülmez. Kendisine karşı koyamayacak olana nasıl davrandığıyla da anlaşılır.

Bir ağacın, bir hayvanın, bir nehrin dili bizim dilimize benzemez. Fakat dilsiz olmaları, haklarının olmadığı anlamına gelmez.

Belki de insanın olgunluğu, kendisinden cevap alamayacağı varlıklara karşı gösterdiği özenle ölçülür.

Tarih de görünmeyen şeylerin ağırlığını taşır.

Bugün yürüdüğümüz şehirler, yalnızca bugünün insanları tarafından kurulmadı. Altımızdaki toprakta unutulmuş ayak izleri, yıkılmış evler, kaybolmuş diller, terk edilmiş ibadethaneler, savaşlardan geçilmiş yollar ve artık adı bilinmeyen insanların emeği vardır.

Her şehir, yaşayanlardan daha fazla ölüye aittir.

Bir meydandan geçerken yalnızca taş görürüz. Oysa o taşların önünden ordular geçmiş, insanlar sürülmüş, çocuklar büyümüş, hükümdarlar ilan edilmiş, isyanlar bastırılmış, dualar edilmiş, mahkûmlar götürülmüş olabilir.

Tarih, kitaplarda sıralanan hükümdarlar ve savaş tarihlerinden ibaret değildir. Çoğu zaman adı kayda geçmemiş insanların taşıdığı hayattır.

Sarayları yapan işçilerin adını bilmeyiz. Savaşlarda ölenlerin çoğunun yüzünü görmeyiz. Büyük fetihlerin arkasındaki açlığı, göçü, yetimliği ve yıkımı rakamlarla geçiştiririz.

Tarih, galiplerin anlattığı biçimiyle okunursa insanlığın yarısı görünmez kalır.

Bir savaş yalnızca kazanılan toprak değildir. Evine dönemeyen asker, çocuğunu kaybeden anne, yakılmış tarla, terk edilmiş köy, kesintiye uğramış dil ve nesiller boyunca aktarılan korkudur.

İnsanlık, savaşları genellikle haritalar üzerinden anlatır. Oysa her sınır değişikliğinin altında sayısız hayatın yönü değişmiştir.

Bir imparatorluğun yükselişi, yalnızca ihtişam değildir. Birilerinin emeği, vergisi, sessizliği ve çoğu zaman bedeni üzerinde yükselir. Bir medeniyetin büyüklüğü yalnızca yaptığı saraylarla değil; güçsüze, yabancıya, yoksula ve farklı olana nasıl davrandığıyla ölçülmelidir.

Çünkü taş yapılar yüzyıllarca kalabilir; fakat bir toplumun gerçek ahlakı, en savunmasız insanlara bıraktığı hatırada saklıdır.

Tarihin en büyük felaketleri bir anda başlamadı.

Hiçbir zulüm, ilk gününde bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmadı. Önce bazı insanlar aşağılandı. Bazı sözler olağanlaştırıldı. Bazı haklar önemsiz görüldü. Bazı komşular yabancı ilan edildi. Bazı acılar, hak edilmiş sayıldı.

Sonra insanlar sustu.

Büyük kötülüklerin çoğu, yalnızca zalimlerin gücüyle değil; seyredenlerin alışmasıyla büyüdü.

Bu nedenle tarih geçmişte kalmış bir olaylar toplamı değildir. İnsan karakterinin tekrar eden imtihanıdır.

Aynı kibir, farklı çağlarda başka isimler alır. Aynı açgözlülük, başka bayraklar taşır. Aynı nefret, yeni gerekçeler bulur. Araçlar değişir; insanın içindeki tehlikeler çoğu zaman değişmez.

Tarihi bilmek, yalnızca ne olduğunu öğrenmek değildir. Aynı şeyin yeniden nasıl mümkün olabileceğini fark etmektir.

İnsanlık ilerlediğini düşünmeyi sever.

Daha yüksek binalar yapar, daha hızlı araçlar üretir, daha uzak mesafelerle konuşur ve bunları gelişmişliğin kesin işaretleri sayar.

Fakat ilerleme yalnızca insanın yapabildiklerinin çoğalması değildir. Yapabileceklerinden hangilerini yapmaması gerektiğini öğrenmesidir.

Bir toplumun teknolojisi gelişmiş, ahlakı geri kalmış olabilir. Bilimi güçlü, vicdanı zayıf olabilir. Üretimi artarken adaleti azalabilir. Haberleşmesi hızlanırken insanlar birbirini daha az anlayabilir.

İnsanlık, geçmişte ateşi buldu. Sonra onunla ısındı ve şehirler yaktı. Madeni işledi; saban da yaptı, kılıç da. Atomu çözdü; enerji de üretti, şehirler de yok etti.

Sorun hiçbir zaman yalnızca araçlarda değildi.

Asıl mesele, insanın elindeki güçle içindeki ahlak arasındaki mesafeydi.

Bu yüzden her ilerleme, kendi vicdanını da büyütmek zorundadır. Aksi hâlde insanlık daha güçlü olur ama daha iyi olmaz.

Bugün bir düğmeyle dünyanın öteki ucundaki felaketi görebiliyoruz. Fakat görüntülerin çoğalması merhameti her zaman çoğaltmıyor. Bazen acıya çok bakmak, onu daha iyi anlamamızı değil, ona alışmamızı sağlıyor.

Bir çocuğun enkaz altındaki görüntüsü birkaç saniye içinde başka bir habere karışıyor. Bir savaşın ölüleri rakamlara dönüşüyor. Bir göçmenin adı kayboluyor. İnsan acısı, ekranın akışı içinde geçici bir görüntü hâline geliyor.

Belki çağımızın en büyük tehlikelerinden biri, bilginin çokluğu içinde hakikatin ağırlığını kaybetmesidir.

Her şeyi duyuyoruz ama çok az şeyi içimizde taşıyoruz.

İnsanın geçmişle ilişkisi kadar gelecekle ilişkisi de ahlaki bir meseledir.

Henüz doğmamış insanların sesi yoktur. Seçim yapamazlar, itiraz edemezler, haklarını savunamazlar. Fakat bugün verdiğimiz kararların sonuçlarını onlar yaşayacaktır.

Tükettiğimiz suyu, kirlettiğimiz havayı, yok ettiğimiz ormanları, bıraktığımız borçları, normalleştirdiğimiz şiddeti ve çürüttüğümüz kurumları gelecek kuşaklara devrederiz.

İnsan yalnızca kendisinden öncekilerin mirasçısı değildir. Kendisinden sonrakilerin de emanetçisidir.

Bir toplumun gerçek olgunluğu, yalnızca yaşayan vatandaşlarına değil, henüz doğmamış çocuklara karşı taşıdığı sorumlulukla ölçülür.

Bugünün rahatlığı için yarının hayatını daraltmak, zaman içinde işlenen bir haksızlıktır.

İnsan, kendisinden sonra yaşayacak olanları görmediği için onlara karşı sorumlu olmadığını sanabilir. Oysa ahlak, yalnızca yüzünü gördüğümüz insanlara karşı yükümlülük taşımaz.

Görünmeyenlerin de hakkı vardır.

Geçmişte yaşamış olanların hatırası, bugün yaşayanların onuru, diğer canlıların hayatı ve gelecekte doğacak insanların imkânları aynı ahlaki dairenin içindedir.

Bütün bunların ortasında insanın kendi iç dünyası önemsiz değildir. Fakat insanı yalnızca kendi acılarının merkezinde ele almak da yetersizdir.

Çünkü insanın acısı, varlığın bütünüyle ilişkisi bozulduğunda daha da büyür.

Yaratıcıyla bağını kaybeden insan, kendi varlığının anlamını yalnızca başarıda, sahip olmakta ve başkalarının onayında aramaya başlar. Tabiatla ilişkisini kaybeden insan, dünyayı tüketilecek bir malzeme olarak görür. Tarihle bağını kaybeden insan, geçmişin hatalarını yeniden işler. Diğer canlılarla bağını kaybeden insan, merhametini daraltır. Gelecekle bağını kaybeden insan, yalnızca kendi ömrü kadar düşünür.

İnsan bütün bu bağlardan kopunca özgürleşmez. Yalnızlaşır.

Modern insanın yalnızlığı, çevresinde insan bulunmamasından ibaret değildir. Varlığın bütünüyle kurduğu ilişkinin zayıflamasıdır.

Göğe bakmadan yaşar. Toprağa dokunmadan beslenir. Ölümü düşünmeden zaman geçirir. Geçmişini bilmeden kimlik kurar. Yaratıcıyı unutarak kendisini açıklamaya çalışır.

Sonra içindeki boşluğu daha fazla tüketerek, daha çok görünerek, daha hızlı yaşayarak doldurabileceğini sanır.

Fakat varoluşsal boşluk, eşyayla dolmaz.

İnsanın asıl ihtiyacı, kendisini evrenin sahibi olarak değil; anlamlı bir düzenin sorumlu parçası olarak yeniden görebilmektir.

Ölüm, insanın bütün iddialarını sessizce sınar.

Bir ömür boyunca sahip olduğumuz şeyler sonunda bizden ayrılır. Evler, unvanlar, biriktirilen eşyalar, kazanılan tartışmalar ve uğruna hayatın tüketildiği pek çok mesele geride kalır.

İnsan dünyaya sahip olamaz. Yalnızca bir süre ona dokunur.

Ölümün en ağır tarafı yalnızca hayatın bitmesi değildir. İnsana, gerçekten neyin önemli olduğunu geç göstermesidir.

Bir gün son kez gökyüzüne bakacağız. Son kez bir hayvanın başını okşayacak, son kez bir ağacın gölgesinde duracak, son kez bir yakınımızın sesini duyacağız. Fakat o anın son olduğunu bilmeyebiliriz.

Hayatın en önemli anları, üzerlerinde önemlerini belirten işaretlerle gelmez.

Bu yüzden değer vermek, yalnızca insanları kaybetmeden önce sevmek değildir. Dünyayı, tabiatı, zamanı ve bize emanet edilen hayatı geçiciliğinin bilinciyle karşılamaktır.

İnsan, ölümü hatırladığında hayattan uzaklaşmaz. Hayatı daha doğru ölçmeye başlar.

Neyin geçici, neyin kalıcı; neyin gösterişli, neyin gerçekten değerli olduğunu daha iyi görür.

Belki de ölüm düşüncesinin insana verdiği en büyük ders şudur: Sana ait sandığın hiçbir şey bütünüyle senin değildir.

Bedenin, zamanın, sevdiklerin, yeryüzü ve sahip olduğun imkânlar geçici olarak sana teslim edilmiştir.

Bu nedenle hayat, yalnızca bir hak değil; emanettir.

Dünya görünmeyen şeylerle ayakta durur.

Yaratıcının kurduğu ve insan aklının ancak küçük bir bölümünü kavrayabildiği düzenle, toprağın sessiz emeğiyle, diğer canlıların birbirine bağlanan hayatlarıyla, geçmiş kuşakların bıraktığı mirasla ve henüz doğmamış insanların bizden devralacağı gelecekle…

İnsan bu büyük bütünün içinde önemlidir; fakat yalnız değildir.

Onu değerli kılan, her şeyin merkezinde bulunması değil; gördüğü, bildiği ve tercih edebildiği hâlde adaletli davranma imkânına sahip olmasıdır.

İnsan, bir ağacı koruduğunda yalnızca ağacı korumaz. Kendi sınırını kabul eder.

Bir hayvana merhamet ettiğinde yalnızca bir canlıya iyilik etmez. İçindeki zalimliği sınırlar.

Tarihi dürüstçe hatırladığında yalnızca geçmişi öğrenmez. Gelecekteki kötülüklerin önüne bir engel koyar.

Yaratıcıyı hatırladığında yalnızca inancını ifade etmez. Kendisini mutlak sanma yanılgısından kurtulur.

Bir insanın görünmeyen acısına saygı gösterdiğinde yalnızca ona yardım etmez. İnsanlığın ortak vicdanını biraz daha canlı tutar.

Belki hayatın anlamı, büyük bir sırrı bütünüyle çözmek değildir.

Kendimizi merkeze koymadan yaşayabilmek, bize emanet edilene zarar vermemek, gücümüz yettiğince adaleti gözetmek ve varlığın yalnızca gördüğümüz kısmından ibaret olmadığını unutmamaktır.

Çünkü insanın en büyük yanılgısı, yalnız olduğunu sanmasıdır.

En büyük kibri, her şeyin kendisi için var olduğuna inanmasıdır.

En büyük sorumluluğu ise yaratılmış olanların arasında, kendisine verilmiş akıl ve iradeyle nasıl bir iz bırakacağına karar vermesidir.

Paylaş:
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (2)

5.0

100% (2)

İnsan, yaratılış ve sorumluluk Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz İnsan, yaratılış ve sorumluluk yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
İnsan, yaratılış ve sorumluluk yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Sabitlendi Etkili Yorum
Sevtap Kaya Nurgönül
Sevtap Kaya Nurgönül, @sevtap-kaya-nurgonul
7.8.2026 12:30:55
Yazınız, insanın kendini merkeze koyma yanılgısını çok berrak bir dille hatırlatıyor.
Varlığın görünmeyen yüzünü, bilmekle anlamak arasındaki o ince çizgiyi ve gücün beraberinde getirdiği sorumluluğu çok etkileyici hissettirmişsiniz.
Okurken sadece okumadım, durup düşündüm… insan olmanın merkezde olmak değil, sorumluluk taşımak olduğunu hatırlatan çok değerli bir yazı.
Kaleminize, yüreğinize, emeğinize sağlık.Kutlarım...
Tigem0663
Tigem0663, @tigem0663
7.8.2026 20:08:40
Allahu Ekber bizim Rabbimiz bir ve tektir biz ona iman ettik ona teslim olduk eğer şair heceye ve dizeye La ilahe illâllah diyerek başlarsa o kalem hakikati yazan bir el olur Allah hakiki olana vekil dosttur
İbrahim Kurt
İbrahim Kurt, @ibrahimkurt
7.8.2026 19:23:12
kutlarım bu güzel anlamlı çalışmanızı
Etkili Yorum
∼Azize
∼Azize, @bir_saire
7.8.2026 09:46:26
5 puan verdi
Belki de sadece kırık beyaz bir iz...
Değerli kaleminize ve kalbinize sağlık...✍
Hâkikatin özünden parçalar sunuyor satırlar ama özün derinliklerine inmeli yaratılanlar... Öz her zaman bakan göz değil aynı zamanda görmeyi, görebilmeyi başarabilen bir göz ile mümkün olabileceğini dile getiriyor... Ve dilerim körlüklerimizi köreltebiliriz değerli hocam...
Saygı ve sevgilerimle...🙏🏻😇
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL