0
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
139
Okunma
"İnsan bazen yolunu bulduğu gün kaybolur; bazen de kaybolduğu gün, ilk kez kendine varır."
İşte ben de öyle bir yerde duruyorum şimdi...
Ne gittiğim yer bana ait,
ne geride bıraktığım izler bana dönüyor.
İçimde yönünü şaşırmış bir pusula değil,
kendi kuzeyini inkâr eden bir dünya taşıyorum.
Kim bilir...
Belki de bütün ömrüm,
yanlış haritalara doğru yürümekten ibaretti.
İki gözüm...
Siz sadece görmek için verilmediniz bana.
Biriniz geçmişin enkazını taşıdı,
ötekiniz hiç gelmeyecek yarınların nöbetini tuttu.
Bir gözüm çocuk kaldı,
diğeri yaşlanmayı benden önce öğrendi.
İnsan iki gözüyle aynı manzaraya bakarmış sanıyor...
Oysa biri hep gençliğim diye ağlıyor,
öteki sessizce geleceğim diye susuyor.
Ben uzun zamandır rotasız bir gemi değilim...
Limanlarını unutan denizim.
Haritalar beni bulamıyor artık.
Adımı rüzgâra sorsalar,
o bile eski bir yolcunun türküsü sanacak.
Her insanın içinde görünmeyen bir okyanus vardır.
Benimkinde kıyılar yok.
Sadece dalgaların birbirine çarparken çıkardığı yorgunluk var.
Bir zamanlar keder dediğim şeyin,
aslında içimde yıllardır açılmayı bekleyen bir kapı olduğunu öğrendim.
Acı...
Bazen yaralamaz.
Bazen insanı içine doğru büyütür.
Öyle zamanlar oldu ki,
bir tebessümün gölgesine bütün ömrümü sığdırabilecek kadar küçüldüm.
Öyle zamanlar oldu ki,
bir suskunluğun içine koca bir hayatı gömecek kadar büyüdüm.
Aradığım şey hiçbir zaman insanlar olmadı.
Ben,
sesi duyulmayan bir huzur aradım.
Kalabalığın alkışlamadığı...
Gösterilmeyen...
İspat istemeyen...
İçime oturduğunda nefes almayı bile unutturacak kadar derin bir huzur...
Bir çocuğun annesinin omzunda uyuyuşu kadar saf...
Bir kuşun gökyüzüne hesap vermeden süzülüşü kadar özgür...
Belki de huzur,
hiç kimsenin seni anlamasına ihtiyaç duymadığın andır.
Bazı geceler içime ince bir pus iner.
Kimse görmez.
Dışarıdan bakınca her şey yerindedir.
Oysa insanın iç ikliminde sis çıktığında,
en yakın hatıralar bile birbirini tanıyamaz.
İşte o vakit,
anılar birbirine çarpan göçmen kuşlara dönüşüyor.
Hiçbiri aynı mevsime inmiyor.
Sonra...
Uzakta bir yakamoz beliriyor.
Herkes onu suyun üstünde sanıyor.
Ben biliyorum...
Yakamoz,
karanlığın ışığı doğururken döktüğü gözyaşıdır.
O yüzden bazı umutlar yalnız geceleri parlar.
Gündüz görünmeyen insanlar gibi...
Hayat bana en çok beklemek fiilini öğretti.
Fakat kimse beklemenin aslında zaman geçirmek olmadığını söylemedi.
Beklemek...
İçinde bin defa ölürken,
kapıyı hâlâ açık bırakabilmektir.
Bir ses...
Bir adım...
Bir nefes...
Belki de hiç gelmeyecek bir "merhaba" için,
kalbinde yer boş bırakmaktır.
İnsan bazen gelmeyeni değil,
gelebilme ihtimalini severmiş.
Ben de en çok o ihtimali özledim.
Evet...
Özlemek yalnızca birini istemek değildir.
Özlemek,
bir kokunun artık hiçbir çiçekte bulunmamasıdır.
Bir kelimenin,
başka hiçbir ağızda aynı yere değmemesidir.
Bir bakışın,
bütün kalabalıkların içinden çekilip gitmesidir.
İnsan bazen bir kişiyi değil,
onun yanında olduğu kendini özler.
Belki de bu yüzden dönüp dolaşıp aynı boşluğa geliyorum.
Çünkü kaybettiğim insan kadar,
kaybettiğim ben de eksik.
Sonra düşündüm...
Bir ömür boyunca en zor inşa edilen şey neydi?
Sevgi mi?
Hayır...
Güven.
Çünkü sevgi bazen bir anda doğabilir.
Ama güven...
Kırık bir camın yeniden gökyüzünü taşımasına benzer.
Yapıştırırsın.
Toplarsın.
Korursun.
Yine de güneş vurduğunda,
çatlaklar konuşmaya devam eder.
İnsan en çok inandığı yerden yorulur.
Ve en derin sessizlik,
ihanetin bıraktığı yankıdır.
Bir gün biri bana,
"Mutluluk nedir?" diye sorsa...
Ne kahkahaları gösteririm,
ne de büyük başarıları...
Ben mutluluk derim...
İçinde hiçbir şeyi kaybetme korkusu olmayan tek nefestir.
Bir fincan çayın buharında saklanabilir.
Bir omuzun sessizliğinde büyüyebilir.
Bir çift gözün "gitme" demeden seni tutuşunda yaşayabilir.
Mutluluk büyük değildir.
İnsan büyüttükçe kaybeder.
Hayatımın en uzun yolculuğu,
hiç bilmediğim ülkelere gitmek olmadı.
Kendi içimde süren arayış oldu.
Her gün başka bir yüzümü aradım.
Çocukluğumu...
Cesaretimi...
İnancımı...
Affedebildiğim hâlimi...
Ve en çok da,
kimsenin bilmediği sessiz tarafımı...
Belki bütün insanlar,
kendilerine yazılmış ama hiç okuyamadıkları bir mektubun peşinde yürüyordur.
Şimdi anlıyorum...
Asıl varış,
bir yere ulaşmak değilmiş.
Kendinden kaçmayı bırakabildiğin yere oturabilmekmiş.
Belki hâlâ rotam yok.
Belki önüm yine sis.
Belki yarın hangi rüzgârın beni çağıracağını bilmiyorum.
Ama ilk kez korkmuyorum.
Çünkü insan,
gideceği yeri öğrendiğinde değil...
Kendi yükünü sevebildiğinde hafifliyormuş.
Ve ben artık biliyorum...
Bazı yollar ayaklarla yürünmez.
Bazı yolculuklar bavul istemez.
Bazı insanlar hiçbir limana yanaşamaz.
Çünkü onların kaderi,
bir yere ulaşmak değil...
Yolda kendilerini bulmaktır.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.