2
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
676
Okunma

Bazı anılar vardır...
Üzerinden yıllar geçse de hafızada öylece durur. Ne tamamen unutabilirsiniz ne de hatırladığınızda aynı kalabilirsiniz. Bazen yüzünüzde tebessüm olur, bazen gözlerinizde bir damla yaş...
İnsan yaşarken fark etmez ama yıllar sonra dönüp baktığında bazı hatıraların kalbinizde iz bıraktığını anlarsınız.
Bugün sizlere, öğretmenlik hayatımın ilk yıllarında yaşadığım, o günlerde ağlayarak içinden geçtiğim ama bugün hem gülerek hem de içim burkularak hatırladığım bir anımı anlatmak istiyorum.
Dinler misiniz?
Yıl 2008...
Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü’nden yeni mezun olmuşum. Elimde diplomam, içimde umutlarım, kalbimde ise kocaman hayallerim var.
KPSS sınavına girdim.
Aldığım puan kadrolu öğretmen olarak atanmama yetmedi ama sözleşmeli öğretmen olmama yetiyordu.
İnanın bana...
O günlerde bunun hiçbir önemi yoktu.
Çünkü atanıyordum.
Çünkü artık bir öğretmendim.
Çünkü yıllardır hayalini kurduğum mesleğin ilk basamağına adım atıyordum.
Üstelik babam da öğretmendi.
Yakında onun meslektaşı olacaktım.
Belki de mutluluğumun en büyük sebebi buydu.
Tercihler açıklandığında İstanbul’un Silivri ilçesine bağlı Danamandıra Köyü İlköğretim Okulu’na sözleşmeli öğretmen olarak atandığımı öğrendim.
O günkü sevincimi bugün bile anlatmakta zorlanıyorum.Sevinvimden
adeta havalarda uçuyordum.
Ama içimde küçük bir korku vardı.
Hayatımda hiç köy görmemiştim.
Köy hayatını bilmiyordum.
Köyde yaşayabilir miydim?
Alışabilir miydim?
Sonra kendi kendime gülüp geçtim.
"Boş ver Selda..." dedim.
"Sen artık öğretmensin."
Danamandıra ile Silivri arası yaklaşık 45 kilometreydi. Her gün gidip gelmek oldukça zordu. Bu yüzden köyde kalmaya karar verdim.
Okulun lojmanı doluydu.
Bana bir ev bulmam gerektiğini söylediler.
Köyde yaşayan yaşlı bir teyze kapısını açtı.
"Ben üst katta gelinimle oturuyorum kızım," dedi.
"Alt katı sana vereyim."
Küçücük, mütevazı bir köy eviydi.
Benim için ise yepyeni bir hayatın başlangıcı...
Ailem yüzlerce kilometre uzaktaydı.
Ben ise hayatımda ilk kez tek başıma, bilmediğim bir köyde yaşamaya başlamıştım.
Üstelik okul ile ev tam karşı karşıyaydı.
Sabah sekiz buçukta çalan zil için ilk zamanlar alarm kuruyordum.
Fakat sonradan alarmın gereksiz olduğunu fark ettim.
Çünkü her sabah evimin yanındaki çeşmeye gelen mandaların boynundaki çıngırak sesleri beni alarmdan önce uyandırıyordu.
O günlerde bunu garip buluyordum.
Bugün ise özlemle hatırlıyorum.
Zaman geçtikçe öğrencilerime alıştım.
Onlar bana...
Ben onlara...
Veliler beni seviyordu.
Meslektaşlarım beni seviyordu.
Müdürüm Caner Bey her fırsatta memnuniyetini dile getiriyordu.
Kısacası her şey yolundaydı.
Ta ki Danamandıra’nın kışıyla tanışana kadar...
Silivri’ye kış erken gelirmiş.
Meğer Danamandıra’ya daha da erken geliyormuş.
Kalorifer yoktu.
Doğalgaz yoktu.
Soba vardı...
Ve ben hayatımda bırakın soba yakmayı, sobaya dokunmuş bile değildim.
Bir hafta sonu Silivri’ye gidip tenekeden yapılmış bir soba ve borularını aldım.
Sonrasında köy halkı, müdürüm ve eşi imdadıma yetişti.
Sobayı kurdular.
Ben ise sanki dünyanın en büyük icadıyla tanışmış gibi seviniyordum.
Ama küçük bir sorun vardı.
Sobam vardı...
Fakat yakmasını bilmiyordum.
Defalarca anlattılar.
Odunu koy.
Çalı çırpıyı yerleştir.
Gazeteyi tutuştur.
Bekle...
Aynı söyledikleri gibi uyguladım..
Olmadı.
Yine yaptım.
Yine olmadı.
Her başarısızlığımda gözlerim doluyordu.
Her seferinde babamı arıyordum.
Her seferinde yardım istiyordum.
Çünkü köy halkına, müdürüme, meslektaşlarıma rezil olmadan önce sorunu kendi başıma çözmek istiyordum.
Ama bazı şeyler kitaplardan öğrenilmiyor işte...
Cumaları okul çıkışı kendimi Silivri’ye atıyordum.
Silivri Öğretmenevi...
Denize bakan teras katı bir balkon...
Sahilden gelen iyot kokusu...
Küpeşte Kafe’de gitar çalan öğretmen arkadaşlar...
Sabaha kadar söylenen şarkılar...
Ve pazar akşamı yaklaşırken içimi kaplayan o tanıdık duygu...
Köye geri dönme hüznü...
Bir süre hayat böyle geçti.
Sonra...
Hayatım boyunca unutamayacağım o gün geldi.
24 Kasım Öğretmenler Günü’ne yaklaşık bir hafta vardı.
Hava buz gibiydi.
Kar yağmıştı.
Okul çıkışı eve geldim.
Sobayı yakmam gerekiyordu.
Bahçedeki odunluğa (Köy halkı kuruluk diyordu) gittim.
Karların arasında güçlükle ilerleyip kovayı odunlarla doldurdum.
Fakat kova o kadar ağırdı ki kaldıramıyordum.
Beni gören ev sahibim teyze koştu geldi.
"Kızım dur," dedi.
"Ben taşırım."
Benim kaldıramadığım kovayı tek hamlede kaldırıp eve kadar taşıdı.
O an içimden geçen tek şey şuydu:
"Galiba eski toprak dedikleri insanlar böyle oluyor..."
Odunlar eve geldi.
Şimdi sıra sobayı yakmaktaydı.
Odunları yerleştirdim.
Çalı çırpıyı koydum.
Gazeteyi tutuşturdum.
Bekledim...
Bekledim...
Bekledim...
Yanmadı.
Üşüyordum.
Hem de çok.
Derken gözüm masanın üzerindeki kolonyaya takıldı.
Bir şişe kolonyayı sobanın içine boşalttım.
Çakmağı çaktım.
Yine olmadı.
Bu kez sobanın kapağını açıp içine doğru üfledim.
Keşke üflemeseydim...
Bir anda yüzüme doğru dev bir alev yükseldi.
Kaşlarım...
Kirpiklerim...
Saçlarım...
Hepsi bir anda tutuştu.
Evin içini yanık kıl kokusu kapladı.
Yüzüm gözüm is içinde kalmıştı.
Aynaya baktığımda kendimi tanıyamadım.Hem ağlıyor hem gülüyorum..
Tam o sırada telefonum çaldı.
Arayan müdürüm Caner Bey’di.
"Hocam hemen okula gelir misiniz?"
"Hocam..." dedim ağlamaklı bir sesle.
"Soba yakıyorum."
Caner Bey’in cevabı kısa ve netti:
"Hocam hemen gelin. Belediye başkanımız okulda."
Ne yapacağımı bilemedim.
Kaşlarım yanmış.
Kirpiklerim yanmış.
Saçlarımın önü kavrulmuş.
Yüzüm kömür karası...
Sadece gözlerim görünüyordu.
Ama yine de okula gittim.
Okulun kapısından içeri girdiğimde belediye başkanı elinde bir zarfla beni bekliyordu.
Yüzünde hem tebessüm hem de şaşkınlık vardı.
Beni görünce şaşkınlıkla...
"Hocam..." dedi.
"Ne oldu size?"
Utancımdan yerin dibine girecek haldeydim.
Başımı eğerek:
"Soba yakıyordum..." diyebildim.
Belediye başkanı elindeki zarfı uzattı.
"Hocam," dedi.
"24 Kasım Öğretmenler Günü programımıza davetlisiniz."
Ben elimde davetiye...
Yanmış kaşlarımla...
İs içinde kalmış yüzümle...
Orada öylece kalakalmıştım.
Ama asıl hikâye...
Asıl unutamadığım olay...
Henüz başlamamıştı.
Devamı 2. Bölümde...
"Bazen hayatın en büyük dersleri sınıfta değil, yanan bir sobanın başında öğrenilir..."
Selda İyiekmekçi Erdoğan’ın kaleminden.
Selda İyiekmekçi Erdoğan
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.