1
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
182
Okunma

Sabahın altısı. Şehir henüz uykusunun en ağır, en dumanlı yerinde. Sokaklarda in cin top oynarken, ben çoktan binmişim o uykulu dolmuşa. İçimde her sarsıntıda büyüyen bir sabırsızlık, pencerelere vuran o serin mavi aydınlık… Gözlerimi kapatsam, yolun sonu direkt onun kapısı. Ömrümün o en zarif refakatçisi, o sessiz beyefendi, elinde iki kamp sandalyesiyle karşıladı beni. Yoldan fırından yeni çıkmış, dumanı üstünde kokusu sokağı bürümüş iki sıcak simit de aldık mı, tamam. Deniz kenarına doğru adımlarken dünyayı arkamızda bıraktık.
Bizimkisi öyle hırslı bir avcılık değildi elbet. Oltaları suya bıraktık bırakmasına da, dışarıdan bakan bizi balık tutuyor sanırdı. Bilmezlerdi ki biz orada asıl balıkları besleyen, birbirinin sesinde yıkanan iki insandık. Görenlerin imreneceği, iç geçireceği kadar çok, durmaksızın konuştuk. Kelimeler aramızda usul usul yayılan bir deniz seli gibiydi. O kadar çok yüzyıl, o kadar uzun zaman birbirimizden bihaber yaşamışız ki şu dünyada; anlat anlat bitmiyordu hikayemiz. Kaybolan yılların, birbirimizi ıskalayan gençliklerin acısını çıkarır gibi fısıldaşıyorduk sabahın o büyük sessizliğinde.
Sonra birden, misina gerildi. Oltanın ucunda hafif, telaşlı bir kıpırtı. İçim bir hoş oldu, göğsümün ortasında bir kuş kanat çırptı sanki. Nasıl heyecanlanmayayım? Sevdiğim adamsız geçen o koca, boş yüzyıllardan sonra ve onu tanıdığım şu kısacık, rüya gibi günlerin koynunda tuttuğum ilk balıktı bu. Hayatın yüzümüze güldüğü o an.
İkimiz birden çocuksu bir telâşla, parmaklarımız birbirine dolaşarak o küçücük çipurayı iğneden kurtarmaya çalıştık. Ama tam o sıra, balık elimizden kayıp kayaların o daracık, karanlık dehlizine düşüverdi. "Balığım! Balığım!" diye bağırıyordum, sesimde upuzun bir korku, tuhaf bir panik. Hani dışarıdan duyan, akşam yemek için tuttuğumuz balığın ölümünden değil de, dünyadaki son narin şey yok oluyormuş gibi korktuğumu sanırdı. O adam hemen doğruldu, o zarif ellerini hiç sakınmadan keskin taşların arasına uzattı ve bir gayretle çıkardı çipurayı.
Avucumuzda duruyordu işte; pul pul, gümüşi bir pırıltı. Ağzı sanki nefes almaya çalışır gibi çaresizce hareket ediyordu. O küçük canın yaşama hevesini, o dünyalar güzeli çırpınışını görünce içim elvermedi; eğilip o hareket eden küçücük ağzından öpüverdim onu. Heyecanla, şefkatle kondurulan bir yaşam öpücüğü… Sonra o adamla göz göze geldik. Daha çok küçük ,dedik sessizce ve onu ait olduğu o uçsuz bucaksız, serin maviliğe geri salıverdik.
Ben Nalan… O gün, o deniz kokulu sabahta, ömrümün en güzel sayfasına unutulmaz bir imza atmıştım. Eksik yaşanan yüzyılların tüm acısı, o küçücük çipuranın ağzına kondurduğum buseyle ve adamın gözlerindeki o dingin huzurla uçup gitmişti.
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.