1
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
376
Okunma
Sessizliğin, odadaki eski ahşap kokusuna karıştığı sıradan bir ikindi vaktiydi. Pencereden sızan haziran güneşi, masanın üzerindeki toz zerrelerini kristal birer toz bulutu gibi parlatıyordu. Elimin altındaki boş kâğıda, mürekkep hokkasına bakıyordum. Bir yazarın en ağır yükü, kelimelerin henüz doğmadığı o mutlak sessizlik anlarıdır.
Şems-i Tebrizî’nin o kadim cümlesi masamın bir köşesinde, zihnimin tam ortasında asılı duruyordu: “Göz, hoşuna gideni sever; Akıl, kendisini anlayanı sever; Ama ruh, kendine benzeyenden başkasını sevmez.”
Dışarıda, sokağın gürültüsü akıp gidiyordu. İnsanlar, arabalar, aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışan adımlar... Gözün sevdiklerini gördüm pencereden. Rengârenk vitrinlere, parlak elbiselere, kusursuzca taranmış saçlara kilitlenen bakışları... İlk görüşte vurulanları, dış kabuğun ihtişamına kapılanları düşündüm. Göz kolayca aldanırdı; o sadece hoşuna gideni, vitrinde duranı seçerdi. Bir öyküye başlamak için fazla yüzeysel, fazla geçiciydi bu bağ.
Sonra masamdaki açık duran felsefe kitabına kaydı bakışım. Aklın sevgisini hatırladım. Bir satır arasında, bir fikir teatisinde buluşan zihinleri... Karşılıklı konuşurken birbirinin cümlesini tamamlayan, mantığın güvenli limanında el sıkışan insanları düşündüm. Akıl, anlaşılmak isterdi. Kendini çözen bir başka akla hayranlık duyardı. Ama bu da bir öyküyü canlandırmaya yetmezdi; fazla kuramsal, fazla mesafeliydi.
Mürekkep yalamış parmaklarımla şakaklarımı ovarken, odanın kapısı hafifçe aralandı. İçeriye ne bir ses girdi ne de büyük bir hareket. Sadece bir varlık... Ruhun o tarifi imkânsız çekim kuvveti odayı doldurdu.
Gözün aradığı kusursuzlukta değildi, aklın labirentlerinde kaybolmaya da ihtiyacı yoktu. Sadece oradaydı. Aramızda tek bir kelime dahi edilmedi, zira kelimeler aklın oyuncağıydı. Oysa aradığımız şey kelimelerin çok ötesindeydi. Gözlerimizin içine yerleşen o derin, tanıdık sükûnet, ikimizin de aynı gizli yaralardan, aynı sessiz sevinçlerden süzüldüğünü fısıldıyordu. İki yabancı değil, sanki yüzyıllar önce ikiye ayrılmış ve şimdi bir ikindi güneşi altında tesadüfen karşılaşmış tek bir aynanın parçaları gibiydik.
İşte o an, kalemi mürekkebe batırdım.
Gözün gördüğü parıltı sönmüş, aklın kurduğu mantık silsilesi susmuştu. Kâğıdın üzerine düşen ilk satır, ne bir dış görünüşün tasviriydi ne de entelektüel bir tahlil. Sadece ruhun, kendi ikizini bulduğunda çıkardığı o sessiz, derin uğultuydu.
Çünkü hikâye, ancak ruhun ruha benzediği o yerde başlardı.
Gözün ve aklın gürültüsü dindiğinde, geriye kalan o tanıdık sükûnete...
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.