0
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
202
Okunma
Edebiyat ve tarih, bir ruhun ikiz kardeşidir. Bir milletin geçmişini ve kültürünü anlatırken ortadan koca bir dönemi çıkarıp atarsanız, elinizde kalan resim hiçbir şeye benzemez.
Son zamanlarda bazı fikir ve sanat mecralarında garip bir yanılgı göze çarpıyor: Türk tarihini ve kültürünü anlatırken Orta Asya’dan başlayıp, koca bir Selçuklu ve Osmanlı dönemini teğet geçerek doğrudan modern çağa atlamak...
Biz buna edebi dilde "tarihi ve edebi transit geçmek" diyoruz ki, ne akla sığar, ne bilime, ne de bu toprakların ruhuna.
Sözlü Kültürden Kutadgu Bilig’e Türk Söz Sanatı
Bizim edebiyatımız, bozkırın bağrında yakılan ilk ateşlerin etrafında, kopuz eşliğinde söylenen sözlü kültür ürünleriyle, savlarla, sagularla ve destanlarla başladı. Ne zaman ki Türkler İslamiyet’le şereflendi, o sözlü deha muazzam bir yazılı medeniyete dönüştü.
İslamiyet bu millet için bir pranga değil, aksine ilmi, feni ve irfanı şahlandıran muazzam bir sıçrama tahtası oldu.
Bu büyük geçiş döneminin ilk ve en ulu abidesi Yusuf Has Hacib’in kaleme aldığı Kutadgu Bilig’dir (Mutluluk Veren Bilgi). Yusuf Has Hacib, daha 11. yüzyılda adaleti, devleti, aklı ve ahlakı öyle bir edebi potada eritti ki, insanlığın ufkunu açan bir siyaset felsefesi ortaya koydu. Hemen ardından Kaşgarlı Mahmud, Türkçenin ses bayrağını dalgalandırmak için Divanü Lugati’t-Türk’ü yazdı. Bu muazzam eserler, İslam’ın yenilikçi, kucaklayıcı ve ilmi teşvik eden anlayışıyla Türk dâhasının birleştiği ilk zirvelerdir.
İlim ve İrfan Sahasında İz Bırakan Dehalar
Geçmişi sadece "savaşlar ve geri kalmışlık" parantezine sıkıştırmaya çalışanlar, bu topraklarda dünyaya yön veren bir bilim medeniyeti kurulduğunu görmezden geliyorlar. Batı dünyası karanlık çağını yaşarken, bizim medeniyetimiz insanlığın yönünü tayin ediyordu.
Bugün tıp dünyasının babası sayılan İbn-i Sina, cebirin kurucusu Harezmi, felsefe ve mantık dehası Farabi, medreselerde müderrislik yapan ve gökyüzünü haritalandıran Ali Kuşçu bu iklimin yetiştirdiği ulu alimlerdir.
Selçuklu ve Osmanlı’daki medrese sistemi, kurulduğu dönemlerde çağının en ileri fen ve matematik eğitimini veren birer bilim merkeziydi. İstanbul’un fethinden sonra kurulan Sahn-ı Seman medreselerinde astronomi, tıp ve matematik, yüksek bir felsefi anlayışla at başı yürüyordu. Bu köklü mirası teğet geçip yok saymak, kendi rûh kökünü kurutmaktan farksızdır.
Dilin Namusu ve Üslup Vakar
Bir insan çağdaşlıktan, aydınlanmadan ve Cumhuriyet değerlerinden bahsedebilir; bu hepimizin ortak gururu ve haysiyetidir. Ancak bunu yaparken kendi geçmişine, diline, edebiyatına ve inancına hınçla, öfkeyle saldırmak aydınlanma değil, bir rûhsal daralmadır. Fikir üretemeyen, kelimelerin kökenine inemeyen, Yusuf Has Hacib’den, Fuzuli’den, Yunus Emre’den beslenmeyenler; ne yazık ki sıkıştıklarında sert sloganların ve kaba bir üslubun arkasına saklanırlar.
Halk edebiyatımızın o asil "taşlama" geleneğinde bile bir zekâ, bir nükte, bir nezaket ve edep vardır. Muhatabına fikirle cevap veremeyip, sokak jargonunun hırçın kelimeleriyle manzume yazmak, sahibini koca bir edebiyat platformunda yapayalnız bırakır.
Netice-i Kelam
Gazi Mustafa Kemal Atatürk de modern bir devlet inşa ederken arkasını kabile tarihine değil; sözlü kültürden gelen o asil damara, Yusuf Has Haciblerin kurduğu edebi temele ve Osmanlı Harbiye tezgâhlarında aldığı o köklü eğitime yaslamıştı. Geçmişi karalayarak gelecek inşa edilemez.
Tarih de edebiyat da nefreti, kini ve sığlığı her daim tasfiye etmiştir. Geriye kalan; ariflerin temiz eşikleri, kelamın namusunu koruyan asil sükûtlar ve Elif gibi dik duran dürüst kalplerdir. Bize düşen de o temiz eşikleri muhafaza etmektir.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.