7
Yorum
20
Beğeni
5,0
Puan
615
Okunma

Güneş, Anadolu’nun o kimsesiz, çorak sırtlarından çekilirken geride bakır rengi, ağır bir duman bırakıyordu. Bozkırın ortasında uzanan toprak yol, nereye gittiği bilinmeyen kalın bir halat gibi kıvrıla kıvrıla kayboluyordu tozun içinde. Ne bir kuş sesi vardı havada ne de rüzgârın yaprakları kımıldatan o tanıdık fısıltısı. Sadece adımların çıkardığı o kuru, ritmik ses: Küt, küt, küt...
Salih, sırtındaki eski heybenin ağırlığını artık omuzlarında değil, doğrudan doğruya ruhunda hissediyordu. Kasabadan ayrılalı kaç saat, kaç fersah olmuştu, bilmiyordu. Bildiği tek şey, içinin de en az bastığı toprak kadar kurak, en az bu yol kadar tenha olduğuydu. İnsan, gitmekle kendinden kaçabileceğini sanıyordu fakat her adımda yalnızlığın o devasa gölgesi biraz daha büyüyerek önüne düşüyordu.
Tam yolun ikiye ayrıldığı, çelimsiz bir ahlat ağacının gölgesini yola düşürdüğü yerde durdu. Alnından süzülen teri elinin tersiyle sildi. İşte tam o sırada, ağacın köküne çökmüş, eski bir mintan giymiş yaşlı bir adam gördü. Adamın yüzü, toprağın yarıkları gibi derin çizgilerle doluydu. Gözleri ise, her şeyi görmüş ama artık hiçbir şeye şaşırmayan o bilge ihtiyarların dinginliğine sahipti. Önündeki küçük çıkını açmış, bir parça kuru ekmekle birkaç zeytini öylece seyrediyordu.
Salih’in yaklaştığını görünce başını kaldırdı ihtiyar. Gözlerinde ne bir yabancılama ne de bir merak vardı. Sadece anlayan, insanın ciğerini okuyan bir bakıştı bu.
"Selamünaleyküm oğul," dedi, sesi rüzgârda savrulan kuru yapraklar gibi hışırtılıydı.
"Aleykümselam dede," dedi Salih, heybesini yere bırakırken. "Yolculuk nereye?"
İhtiyar, eliyle belirsiz bir ufku işaret etti. "Yolun götürdüğü yere oğul. Yol nereye giderse, biz de oraya..." Sonra gözlerini Salih’in bitkin yüzüne dikti. "Ama bakıyorum, heyben hafif, yükün ağır. Tek başına bu yollar çekilmez. Eskiler boşuna dememiş; bazı yollar yoldaşsız yürünmez diye. “Otur hele, ekmeği bölüşelim, yolu küçültelim.”
Salih, ahlat ağacının gölgesine, ihtiyarın az uzağına çöktü. İçinde uzun zamandır susturduğu o acı kahkaha uyanacak gibi oldu ama sadece yutkundu. İhtiyarın uzattığı kuru ekmekten bir parça kopardı. Çiğnerken boğazına bir yumru oturdu.
"Yoldaş mı?" diye mırıldandı Salih, gözlerini uzaklardaki mor dağlara dikerek. "Yoldaş dediklerin, yolun düzlüğünde seninle yürürler dede. Ne zaman ki yol sarpa sarar, ne zaman ki ayaklarına taş batar, arkana döndüğünde sadece kendi gölgeni bulursun. İnsan dedikleri çiğ süt emmiş. Sana doğrulup yürümeyi öğretirler ama ilk uçurumda sırtından iten de yine onlardır."
İhtiyar çıt çıkarmadan dinledi. Ne kaşlarını çattı ne de itiraz etti. Zeytinin çekirdeğini parmaklarının arasında evirip çevirirken derin bir iç çekti. Bozkırın akşam serinliği yavaş yavaş tenlerini yalamaya başlamıştı.
"Doğru dersin," dedi ihtiyar, sesi bu sefer daha da yumuşamıştı. "İnsan kırılır. İnsan yanılır. Ama unuttuğun bir şey var oğul: Yoldaş dediğin, illa seninle aynı dilde konuşan, seninle aynı hızda yürüyen etten kemikten bir mahluk mudur sanırsın? Bazı yollar vardır ki, insanı insan kılan o gizli yoldaşlar olmadan yürünmez."
Salih başını kaldırıp ihtiyara baktı. "Ne demek istersin?"
İhtiyar, eliyle göğsünü, kalbinin üzerini pat pat vurdu.
"Buradaki sızıyı diyorum. İçindeki o dinmeyen hasreti, cebindeki yarım kalmış bir mektubu, ya da bir gün her şeyin daha güzel olacağına dair o çocuksu inancı diyorum... İnsan zanneder ki tek başına yürüyor. Halbuki insanı o yolda yürüten, kalbinde taşıdığı o gizli yoldaşlarıdır. Ümidini kaybeden adamın ayağı bir adım bile ileri gitmez. Öfken yoldaşındır senin, seni ayakta tutar. Özlemin yoldaşındır, seni menzile koşturur. Eğer içindeki o yoldaşları da öldürüp yola çıktıysan, işte o zaman bu bozkır seni yutar oğul. Yol bitmez, sen bitersin."
Salih donakaldı. İhtiyarın sözleri, göğsünde sakladığı, kasabadan ayrılırken heybesinin en dibine gömdüğü o eski, sararmış mektuba dokunmuştu sanki. Haklıydı ihtiyar. Kendini en yalnız hissettiği anlarda bile onu yürüten şey, arkasında bıraktığı o haksızlığa duyduğu öfke ve bir gün adaletin yerini bulacağına dair o cılız, gizli ümide olan sadakatiydi. O olmasa, çoktan bir uçurum kenarında bırakırdı kendini.
Güneş tamamen battı. Bozkırın üzerine lacivert, yıldızlı bir gece örtüldü.
Salih ayağa kalktı. Üzerindeki tozu silkeledi. Heybesini bu sefer daha bir kararlılıkla omzuna vurdu. İçindeki o ağır yük, şimdi sanki onu yere bastıran bir ağırlık değil, dik tutan bir omurga olmuştu.
İhtiyara döndü, elini öpmek için uzandı ama ağacın altında kimse yoktu. Sadece rüzgârın savurduğu birkaç kuru yaprak ve toprakta kalmış iki adım izi... Salih gülümsedi. Belki de ihtiyar hiç olmamıştı; belki de yolu, ona kendi içindeki yoldaşları hatırlatmak için bu yaşlı adamın suretine bürünmüştü.
Arkasını döndü ve karanlığın içinde uzayan o sonsuz yola doğru yürümeye devam etti. Bu sefer yalnız olmadığını bilerek...
5.0
100% (11)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.