Şiir, zeka ülkelerinde uzun ve üzücü yolculuklardan sonra doğan şeydir. balzac
Birgül OTLU
Birgül OTLU

SÜPHAN DAĞI EFSANESİ

Yorum

SÜPHAN DAĞI EFSANESİ

( 2 kişi )

0

Yorum

3

Beğeni

5,0

Puan

197

Okunma

SÜPHAN DAĞI EFSANESİ

Süphan’ın Bağrındaki Ateş: Siyabend ile Hâce

Yeryüzünün öyle zirveleri vardır ki oralarda rüzgâr, kayalara çarparak esmez; bir ağıt gibi uğuldar. Bazı dağlar sadece taştan, topraktan ve kardan ibaret değildir; onlar inancın, sığınışın, ilahi duaların göğe yükseldiği birer mabettir.

İnancımızda yer edinen Hira Dağı, Cudi Dağı, Sina Dağı; Türk kültürünün ruhunu taşıyan Altaylar, Ötüken ve Demir Dağ; yeryüzünün çatısı Everest ve Anadolu’nun haşmetli şahitleri Ağrı, Erciyes, Hasan Dağı, Süphan ve Nemrut Dağı... Hepsi de bağrında bir sır taşır.

Farklı dönemlerde ve farklı insan toplulukları arasında ortaya çıkan bu mitolojik figürlerin kesişim noktası, aşk ve güzelliktir. Bu iki kavram, günümüzden uzun zaman önce yaşayan insanların yaşamında da büyük bir öneme sahiptir. Bu yüzden dünyanın farklı coğrafyalarında mitolojilerin hemen hepsinde karşımıza çıkar. Ferhat İle Şirin, Kerem ile Aslı, Siyabend ike Hace, Ahmet ile Gülbahar dağlara konu olmuş ölümsüz aşk hikâyeleridir.

Ancak Süphan Dağı’nın sırrı, bağrına saplanmış bir aşk kıymığıdır. O, başı dumanlı haşmetiyle sadece Van Gölü’ne aynalık etmez; asırlardır dilden dile, yürekten yüreğe aktarılan iki canın, Siyabend ile Hâce’nin (Xecê) ölümsüz sevdasına ev sahipliği yapar.

Çocukluğumuzun uzun kış gecelerinde, büyüklerimizin titreyen sesinden dinlediğimiz ve hafızalarımıza bir daha silinmeyecek şekilde kazınan o hüzünlü hikâye, Süphan’ın eteklerinde başlar.

Gövdesi Gölge, Yüreği Ateş Bir Yiğit
Süphan’ın eteklerini mesken tutmuş, sürüleri, atları ve topraklarıyla nam salmış zengin mi zengin bir ağa yaşardı. Bu ağanın, güzelliği bahar dallarını kıskandıran, gözlerinin karası geceden çalınmış Hâce adında bir kızı vardı. Aynı gökyüzünün altında, aynı toprağa basarak büyüyen bir de Siyabend vardı...

Siyabend; kimsesizdi, yoksuldu ama yüreği Süphan kadar dik, bileği bükülmez bir çobandı. İnce yapılı, cılız görünüşü ve esmer teni yüzünden ona Kürtçede “gölge gibi” anlamına gelen Siyabend derlerdi. Kimse bilmezdi ki o gölgenin içinde volkanlar gizliydi.

Kader, bir gün iki gencin yolunu bir su başında kesti. Göz göze geldikleri o ilk an, zaman durdu, Süphan’ın karları eridi. Kalplerine düşen o yangın, kısa sürede tüm ovayı saracak bir sevdaya dönüştü. Ancak bu topraklarda aşk, her zaman ağır bir bedel isterdi. Ağa, güzeller güzeli kızını fukara bir çobana yar etmeye razı gelmedi. Sevdaları dillerde dolaşmaya başlayınca öfkelenen ağa, Siyabend’i topraklarından kovdu. Kimsesiz Siyabend, kırık kalbiyle Süphan Dağı’nın derin, karanlık mağaralarına sığındı. Artık onun yurdu da, sırdaşı da bu ulu dağdı.

Araya giren mesafeler sevdalarını küllendirmeye yetmedi; iki genç gizli gizli haberleşmeye devam etti. Fakat bir gün Siyabend’in kulağına kara bir haber ulaştı: Hâce’yi zorla bir başkasıyla evlendireceklerdi.

O an Siyabend için dünya durdu, damarlarındaki kan dondu. Hâce’ye haber saldı. Gecenin en koyu vaktinde, karanlığı bir yorgan gibi üzerlerine çekerek Süphan’ın sarp kayalıklarına, gizli mağaralarına doğru kaçtılar.
Dağ, iki aşığa bir ana gibi kucağını açtı.

Günlerce, gecelerce dünyadan uzak, sadece aşklarıyla beslenerek mutlu bir ömür sürdüler. Ancak kader, Süphan’ın sarp yamaçlarında pusudaydı.

Bir gün, sığındıkları uçurumun kenarında oturan iki sevgili, yakınlarında otlayan bir geyik sürüsünü izlemeye koyuldu. Sürünün başında, dişi geyiği diğer erkeklerden korumak için amansız bir mücadele veren güçlü bir erkek geyik vardı. Siyabend, geyiğin bu asil direnişinde kendi aşkını, Hâce’yi koruma mücadelesini gördü. Bazı rivayetler Siyabend’in o güçlü geyiği vurmak istediğini söyler, bazıları ise zayıf olanın direnişine hayran kaldığını... Hikâyenin aslı bilinmez ama o gün kader hırçın yüzünü gösterdi.

Ateşlenen bir tüfek sesi, savrulan keskin bir boynuz ya da sarp kayalıkta kayan talihsiz bir adım... Zaman dondu, Süphan sustu. Siyabend, dağın derin ve ürkütücü uçurumlarından birine yuvarlandı. Keskin kayalar boynuna, göğsüne battı; bedeni al kanlar içinde kaldı.

Hâce, uçurumun kenarına koştuğunda sevdalısının kanlar içinde gördü. Dünyası karardı, nefesi kesildi. Siyabend’siz bir dünya, onun için Süphan’ın en derin cehenneminden daha karanlıktı. Bir an bile tereddüt etmedi.

Sevdiğinin acı feryatları yankılanırken, kendini o derin uçuruma, Siyabend’inin ardından kendini bıraktı.

İki sevgiliyi birbirinden ayıran o sivri kaya ve keskin dallar, bu kez onları ölümün sonsuz uykusunda bir araya getirdi. Canları bedenlerinden çekilirken, cansız kolları birbirine kenetlenmişti. Onların bu feryadı karşısında dağ ağladı, taş ağladı. Gözyaşları akıp dağın bağrında berrak bir pınara dönüştü. İki aşığın cansız bedeni, Süphan’ın bağrında toprağa verildi ve bu ulu dağ, o günden sonra Sübhan (şanı yüce, Allah’ı tesbih eden) adını alarak bu ölümsüz sevdadan mühürlendi.

Derler ki, o günden beri her bahar geldiğinde Siyabend ile Hâce’nin yan yana duran mezarlarında bir mucize gerçekleşir. Hâce’nin toprağından kan kırmızısı bir gül biter sevdadan; Siyabend’in toprağından ise saflığın ve yiğitliğin simgesi bembeyaz bir gül boy verir.

Bu iki gül, bahar rüzgârıyla birlikte birbirine doğru uzanır. Tam yaprakları birbirine değecek, asırlık hasret bitecek ve kavuşacaklarmış gibi varken, mezarların ortasından simsiyah, çirkin bir deve dikeni fırlar. O deve dikeni, Siyabend’i uçuruma iten o uğursuz geyiğin boynuzlarıdır; o deve dikeni, dünyadaki acımasız törelerin, aşılmaz engellerin suretidir. Güller ne kadar uzanırsa uzansın, kara diken aralarına girer ve iki aşığın kavuşmasını sonsuza dek engeller.

İşte bu yüzdendir ki Süphan Dağı’nın başı her mevsim dumanlı, her mevsim karlıdır. Zirvesinde eksik olmayan o beyaz bulutlar, Süphan’ın bu yarım kalmış aşka tuttuğu yasın örtüsüdür. Yamaçlarında esen sert rüzgârlar ise ne fırtınanın sesidir ne de kışın habercisi...

O rüzgârlar, asırlardır dinmeyen, Süphan’ın taş duvarlarında yankılanan Siyabend ile Hâce’nin o ölümsüz ağıtıdır. Dağın doruklarına bakanlar, orada sadece kar ve kaya görmezler; insanlığın en saf, en hüzünlü ve en ölümsüz sevdasının zamana kazınmış siluetini izlerler.

Birgül Otlu Ahlat

Paylaş:
3 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (2)

5.0

100% (2)

Süphan dağı efsanesi Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Süphan dağı efsanesi yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
SÜPHAN DAĞI EFSANESİ yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL