1
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
167
Okunma

BİR FİNCAN HATIRA
Düsseldorf’ta yaşayan yalnız ve yaşlı bir Türk ailesi. Mahmut amca Mercedes’ten emekli, hanımı Emine teyzenin de dizleri ağrıyor. O da taşeron bir temizlik firmasından emekli oldu.
Düsseldorf’un donuk renkli sokaklarında hafif bir yağmur serpilirken, küçük bir apartmanın üçüncü katında Mahmut amca pencerenin önünde oturuyordu. Oturduğu yerden dışarıyı izlemek onun için bir alışkanlıktan çok, kalbinin yorgunluğunu susturma çabasıydı. Bahçedeki ıslak ağaçlara bakarken, Almanya’ya ilk geldiği günü düşündü. Takvimler 1972’yi gösteriyordu. Mercedes fabrikasının kapısından içeri girdiği o ilk gün… “Biraz para biriktirip dönerim” demişti. Dönemedi.
Yan odada Emine teyze vardı. Ayaklarına sargı sardığı eski mavi şal, dizlerinin ağrısını hafifletmezdi belki ama çocuklarının soğukluğundan sızlayan kalbine örtü olurdu. O da yıllar boyu çalışmıştı. Sabah dörtte kalkan bedenini, bir taşeron temizlik firmasının tozlu merdivenlerine adamıştı. Şimdi artık hiçbir basamağı silmiyor, ama her basamağın altında bir anısını taşıyordu.
Ev sessizdi. Telefonlar suskundu. Kapı zili unutulmuştu. Almanya’nın göbeğinde, bir apartman dairesinde, Türkçe konuşan iki yaşlı kalp birbirine bakarak hayatta kalıyordu. Mahmut amca derin bir iç çekti.
“Emine… Bi çay demleseydik ya… Koyu olsun.”
Emine teyze içerden seslendi, sesi hem tanıdık hem buruk:
“Koyusu demli oluyo da… Gelen olmayınca keyfi kalmıyor be Mahmut…”
Bu söze cevap vermedi Mahmut amca. Zaten bazı sözlerin cevabı yoktu. Bazı cümleler susarak onaylanırdı.
Saat üçü gösterdiğinde, posta kutusuna bir zarf bırakıldı. Mahmut amca bastonuna yaslanıp ağır adımlarla kapıya gitti. Gelen; ne elektrik faturasıydı, ne banka bildirimi. Zarfın köşesinde Türkçe yazılmış bir satır vardı:
“Düsseldorf Türk Yaşlılar Derneği – Vefa Günü’ne davet.”
Mahmut amca önce anlamadı. Sonra Emine’ye seslendi:
“Emine… Bize vefa edecekmiş biri…”
Emine teyze cevap vermedi. O sırada gözleri dolmuştu. Ve çay… ilk defa o gün gerçekten demli olacaktı. Zarfı masaya bıraktı Mahmut amca. Emine teyze eski çini desenli şekerliğin içinden iki küp şeker çıkarıp tabağa bıraktı, fincana bakmadan:
“Eskiden kahveye konurdu bunlar. Şimdi kahveye değil, sohbete hasret kaldık Mahmut…”
Mahmut amca içini çekti.
“Kahve koyduğun fincanı kaldıran da yok ya artık…”
Bir an sessizlik oldu. O sessizlikte evin duvarları, yılların yükünü konuşuyordu sanki. Sehpanın köşesinde, sararmış bir fotoğraf… Genç bir çift: Mahmut ve Emine. Aralarında iki küçük çocuk. Üstlerinde bayramlık gibi duran gülüşler. Mahmut amcanın eli yavaşça fotoğrafa uzandı.
“Bak Emine… Dört kişilik bir bayram yemeği koyardın sen bu sofraya. Şimdi iki kişiyiz, ama tabaklar bile boş.”
Emine teyze gözlerini silmeden:
“Çocuklar büyüdü Mahmut. Bu şehir kalabalık, ama biz hâlâ aynı odadayız.”
“Aynı odadayız ama… başka başka zamanlardayız Emine.”
Zaman geriye sarılır gibi oldu. Yıl 1985. Düsseldorf’un kenar mahallelerinden birinde üç katlı bir apartmanın giriş katındaydı evleri. Emine teyze sabah dörde çeyrek kala kalkar, ekmek arası peynir hazırlar, çocukların başını okşar, işe giderdi. Mahmut amca sabah vardiyasına yetişmek için ekmek arasıyla birlikte evden çıkardı. İkisi de “azıcık çalışalım, sonra döneriz” demişlerdi. Ama döndüklerinde karları sadece yorgunluk olmuştu. Bir gün küçük kızları Elif sofrada ağlamıştı:
“Anne, neden hep başkalarının evini temizliyorsun? Bizim evimiz neden küçük?”
Mahmut amca gülmüştü ama yüreği sızlamıştı:
“Kızım, büyüyünce anlarsın… Temiz olan sadece ev değil, insanın alnıdır.”
Yıllar geçti. Elif doktor oldu, oğulları Yavuz mühendis. Kendi evlerine çıktılar. Telefonlar önce seyrekleşti, sonra bayramlara kaldı. Bugün. Mahmut amca zarfı bir daha aldı eline. Yavaşça gözlüğünü taktı ve yüksek sesle okudu:
“Düsseldorf Türk Yaşlılar Derneği olarak, yıllarını bu topraklara vermiş değerli büyüklerimizi onurlandırmak üzere düzenlediğimiz Vefa Gününe davetlisiniz.”
Gözlüğünü çıkardı.
“Vefa… Ne kadar da eski bir kelime oldu, değil mi Emine?”
Emine teyze içerden seslendi:
“Eskimeyen tek şey o Mahmut. Belki de hâlâ buradaysak, ondandır.”
Yıllarca bayramlarda yalnız kalıyorlardı eski komşuların çoğu ya dünyayı değiştirmiş, ya da memlekete dönmüş ya da başka yerler taşınmışlardı.
Her bayram sabahı, Düsseldorf’un taş sessizliğinde sadece Emine teyzenin dantelli seccadesinden ince bir koku yayılırdı. Fırından alınmış taze simitle kahvaltı masası kurulur, ama o masa hep bir şey eksik gibi kalırdı.
Eskiden öyle miymiş ya? Apartmanın üst katında Macit Dayı otururdu. Sabah kahvesi için zil çalar. Eski örme perde aralanır, sokağa bir bakılır, sonra sessizce çekilir perde.
Zamanında dört katlı apartmanın her dairesinden yükselen Türkçe kahkahalar, bakır kahve cezvelerinin tıslayan sesi, çocukların bayram harçlığı için bastığı zil sesleri… hepsi geçmişin içine gömülmüştü.
“Emine, hatırlıyor musun?..”
“Neyi Mahmut?”
“Üst kattaki Şevket Abi vardı ya. Bayram sabahı şeker getirip ikram ederdi bize.”
“Hatırlarım… Ama artık ne şekeri kaldı, ne Şevket Abi.”
Bir sessizlik çöktü odaya. Mahmut amca başını hafifçe eğdi.
“Allah rahmet eylesin… O da gitti.”
“Giden çok oldu Mahmut. Geri gelen olmadı.”
Emine teyzenin gözleri pencereden dışarı takıldı. Eskiden o sokakta oynayan çocuklar şimdi başka şehirlerde, başka hikâyelerin içinde büyümüştü. Mahallenin Türk bakkalı kapanmış, yerine zincir market açılmıştı. Yan dairede oturan Nermin Hanım geçen yıl İstanbul’a dönmüştü. Alt kattaki Ali Bey iki sene önce vefat etmişti.
“Mahmut… Bizim bayramlarımız kalabalıktı.”
“Biz kalabalığın içinde kaldık Emine…”
O gün bir şey fark ettiler. Bayram yalnızlığının en acı tarafı sessizlik değilmiş. Aranmayı beklemek ve telefon sesi… Kapı zilinin suskunluğuna alışmak değilmiş acı olan; telefon sesinin çaldığında kendi çocuğunun değil başkalarının araması acı oluyormuş.
Mahmut amca bir eski defteri karıştırdı. Defterin içinde bir zarf buldu.
“Bayram tebriği – 2003” yazıyordu.
Yavuz’un, oğlunun gönderdiği son el yazısıydı.
“Babacığım, annemle ikinizin ellerinden öperim. Bu sene işler çok yoğundu, bayramda gelemeyeceğiz. Kısmet olursa yazın uğrarız inşallah.”
Altında küçücük bir not:
“Almanya’nın soğuğu sarmasın sizi, biz sıcaklığı yaşıyoruz burada.”
Mahmut amca zarfı kapattı, bir süre öylece elinde tuttu. Sonra derin bir nefes aldı:
“Emine… Biz galiba sıcağı yollarda unuttuk.”
Emine teyze hafifçe başını salladı.
“Sıcaklık insanla olur Mahmut. Gelen olmayınca, güneş bile ısıtmaz bu evi.”
Saat öğleye yaklaştığında, bir çocuk sesi apartman boşluğunda yankılandı. Yeni taşınan Suriyeli ailenin oğluymuş. Bayramlık ayakkabısıyla üç katı birden zıplayarak iniyordu. Bir an için Mahmut amca kapıya yöneldi. Ama durdu. Dinledi sadece. O ses, kendi çocuklarının uzak geçmişten kalan yankısı gibiydi. Ardından da içinden geçirdi:
“Belki bir gün yine bir çocuk kapımızı çalar da… o eski bayramları hatırlatır.”
O yıl Düsseldorf, Kurban Bayramına hafif yağmurla uyanmıştı. Gökyüzü griydi ama cami avlusundaki Türkçe sesler güneşin yokluğunu unutturuyordu. Şehirdeki Türk toplumu, bir zamanlar memleketin köylerinde kurulan o taş avluların ruhunu getirmişti yanlarında.
Cami derneğinden gençler, yaşlılara özel bir bayram programı hazırlamıştı. O sabah, Mahmut amca ile Emine teyze de çağrılmıştı. Zor yürüdüler. Emine teyzenin dizleri sabahları daha da ağır basıyordu. Mahmut amca ise bastonuna yaslanarak ama duruşundan taviz vermeden yürüyordu. Yan yana, sessiz, ama içleri derin bir heyecanla doluydu.
“Belki bu bayram… başka olur” diye geçirdiler içlerinden.
Camii girişinde, tanıdık bir el uzandı Mahmut amcaya.
“Mahmut abi! Vallahi seni gördüğüme sevindim.”
Bu, üst kattaki eski komşuları Macit beydi. Aradan yıllar geçmişti. Saçları ağarmış ama gözleri hâlâ çocukça gülümsüyordu. Hemen ardından kalabalıkta bir başka sima:
“Mahmut abi, tanıdın mı? Ben Aydınlı Kemal!”
Sonra bir başka ses daha karıştı:
“Konyalı Raşit burada olmadan olur mu hiç?”
Yıllar önce aynı gurbetin çilesini paylaşmış bu yaşlı yürekler, birbirine hasretle sarıldılar. Gözleriyle bayramlaştılar. Eller titriyordu ama kalpler sımsıcak atıyordu.
Salonun bir köşesinde tahta masalar dizilmişti. Çaylar geldi, zeytinyağlı dolmalar, börekler, tatlılar… Herkes tabakta olanı değil, yıllardır unuttuğu sıcaklığı yiyordu. Sonra bir anons duyuldu:
“Şimdi gençlerimiz yöresel oyunlarla sahneye çıkacaklar. Lütfen alkışlarınızla destek olalım!”
Müzik başladı. Bağlama sesiyle birlikte salonun havası değişti. Bir Trakya havası yükseldi önce, ardından halay, sonra Ege zeybeği… Gençler sahnede neşeyle oynuyor, yaşlılar her figürde geçmişlerinden bir parça buluyordu.
Emine teyze gözlerini kırpmadan izliyordu gençleri. Bir ara Mahmut amcaya döndü:
“Mahmut… Bizim Elif de böyle oynardı hatırlıyor musun?”
Mahmut başını eğdi, gözlerini kaçırarak:
“Hatırlamaz mıyım… O zeybek figürünü öğrenmek için kaç gece çalışmıştı evde…”
“Bayramlarda o başlardı, sonra bütün çocuklar katılırdı…”
“Şimdi biz izliyoruz, onlar ise uzaklarda…”
O sırada genç bir kız, elinde bir tepsiyle yanlarına yaklaştı:
“Teyzeciğim, amcacığım, biraz tatlı alır mısınız? Ev yapımı baklava.”
Emine teyze baklavayı aldı ama önce kızın yüzüne baktı.
“Adın ne güzel kızım?”
“Elif teyze, adım da Elif.”
O an Emine teyzenin gözleri buğulandı. Fincanı tutan parmakları titredi.
“Elif… dedin…”
“Evet teyze, neden?”
Emine bir an sessiz kaldı. Sonra sadece “Afiyet olsun kuzum” diyebildi.
Müzik devam etti. Yaşlılar alkışladı, gençler gülümsedi. Fakat o gün en çok gülümseyen, Mahmut amca ile Emine teyze oldu. Yalnızlık ve kimsesizliğin sıkıntısı bir günlüğüne, belki birkaç saatliğine, kapıdan çıkıp gitmişti. Kalabalıklar içinde hatırladıklarını hissetmişlerdir. Mahmut amca, dönerken bastonunu
yere değil, kalbine yasladı:
“Emine… Bu bayram biraz eskiye benzemiş gibi geldi.”
“Evet Mahmut… Ama fark ettin mi? Biz eskimek
yerine… içimizde bir şeyleri tazeledik bugün.”
Derneğin salonunu bir anda Kerimoğlu Zeybeğinin ilk tok sesi doldurduğunda, sanki yıllar konuşmaya başlamıştı. O tok tok vuruşlar, geçmişin toprağından kalkmış ayak izlerini çağırıyor gibiydi.
Mahmut amca önce başını hafifçe salladı, sonra iki elini dizlerinin yanına koyup doğruldu. Yavaşça ayağa kalktı. Emine teyze ona baktı; gözlerinde bir merak, dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm vardı.
“Nereye Mahmut?”
“Ayağım kıpırdamaya başladı Emine… Kalbim de arkasından geliyor.”
Bir elini Aydınlı Kemal’e, diğerini Denizlili Osman’a uzattı.
“Hadi aslanlar, vakit geldi.”
Kemal gözlüğünü çıkardı, Osman kravatını gevşetti. Üçü birlikte yavaş adımlarla sahneye doğru yürüdüler. Her biri yetmişini aşmıştı ama duruşları sanki ömrün en dik zamanındaydı.
Müziğin ritmi ağırdan aldı. Mahmut amca göğsünü kabarttı, başını yukarı kaldırdı. Sanki uzak bir dağın doruğuna bakar gibiydi. Elini yana açtı, kartal gibi. Sonra… toprağa vuran ilk adım. Bir başka yüzyıldan, bir başka gurbetin kalbinden gelen bir adım. Yanında Kemal… Ardında Osman. Üçü de gurbetin yorgunluğuna, zamanın pasına inat; “zeybek gibi yaşadık, zeybek gibi durduk dercesine ağır ağır dönmeye başladılar.”
Herkes sustu. Alkışlar bile sessizliğe büründü, gözler doldu. Zeybeğin vakarı, salonun duvarlarını deldi geçti. Tam bu noktada Mahmut amca bir dönüş yaptı; bastonsuz, dimdik… Emine teyzenin gözleri doldu.
“Benim aslan Mahmut’um, gençliğin geldi gözümün önüne.”
Zeybek bittiğinde salon alkışla inledi. Gençler ayağa kalktı, yaşlılar gözyaşlarını silerken gülümsedi. Üç ihtiyar zeybek yerlerine dönerken Mahmut amca elini kalbine götürdü:
“Kurtlarımızı döktük gari… Bu da bize bayram hediyesi olsun.”
Emine teyze sessizce başını salladı. Onların zeybeği, sadece bir dans değil, hayatın karşısında eğilmeyen duruşlarının özüydü. Bir başka masadaki kadının biri, hafifçe şöyle mırıldandı:
“Yaşları yetmiş ama yürek hâlâ yirmisinde maşallah…”
O gün Mahmut amca eve döndüğünde ayakları ağrıyordu belki ama içi kıpır kıpırdı. Bir köşeye oturdu. Yavaşça konuştu:
“Emine, o Kerimoğlu zeybeği bizim ömrümüz gibiydi. Ağır başladı, dik durduk, dimdik bitirdik.”
Emine teyze, çay bardaklarını yıkarken içten bir tebessümle cevap verdi:
“Biz bugün, sadece oynamadık Mahmut… Hatırlandık. Görüldük. Yaşadık.”
Bayramın ertesi günü, Düsseldorf yine kül rengindeydi. Pencereden görünen ağaçlar, dünkü şenlikten habersizce rüzgârda eğiliyordu. Evde bir sessizlik vardı; ama bu kez hüzünden değil, doygunluktan.
Emine teyze mutfağın camını araladı. İçeri bayat ekmek kokusu değil, dünün yankısı doldu: gençlerin halayı, zeybeğin tören havası, o küçük Elif’in gülümsemesi… Mahmut amca koltukta, ellerini dizlerine koymuş, gözlerini eski duvar saatine dikmişti.
“Dünden beri kulağımda çınlıyor Emine… Alkışlar değil, içimdeki sessiz sevinç.”
“Ben de hâlâ o Elif kızın yüzünü unutamıyorum. Bizim Elif’ten bir iz vardı sanki…”
O sırada telefon çaldı. İkisi de birbirine baktı. Çünkü bayramdan sonra çalan telefon… ya sessizliktir, ya da hatırlanmışlık. Mahmut amca ahizeyi yavaşça kaldırdı.
“Efendim?”
Hattın öteki ucundan genç bir kadın sesi:
“Baba?”
Mahmut amca bir an susakaldı.
“Elif?”
“Evet baba… dün sizi birinin oynarken videoya çektiğini gördüm, dernek paylaşmış.”
…
“Çok gururlandım… çok duygulandım. Biliyor musun, seni hiç bu kadar genç görmemiştim.”
Emine teyze içeri koştu, Mahmut amca ona gözleriyle “Elif” dedi. Telefonu ona uzattı.
“Kızım?”
“Anneciğim… söz veriyorum, bu yaz kesin geliyoruz. Hem de çocuklarla.”
…
“Bayram geçince kıymetini daha iyi anlıyor insan. Çok özlemişim sizi.”
Gözyaşları sessizce süzüldü Emine teyzenin yanaklarına. Söz söylemek zordu ama kalp çoktan cevap vermişti.
O akşam Mahmut amca yine pencerenin önüne oturdu. Elinde yarım kalmış bir kahve fincanı. Ama bu kez yanında suskunluk değil, umut vardı.
“Emine…”
“Hı?”
“Belki de biz bu evde hiç yalnız kalmamışız. Sadece bir süreliğine unutulmuşuz.”
Emine teyze başını eğdi.
“Bundan sonra artık hatırlanmaya başladık galiba Mahmut… Bu da bir bayram hatırası oldu işte.”
Mahmut amca kahvesinden bir yudum aldı, fincana baktı. Boştu belki ama içi sıcaktı. O gece, Düsseldorf’un sessiz sokaklarında… bir fincan hatıra, iki yorgun gönülde çok şey demekti.
Halil GÜLEL
Düsseldorf / 2026
(Uzun Hikaye)
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.