0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
123
Okunma
Coğrafyalar birbirine ne kadar uzak olursa olsun bazı yazarların hayatları birbirine benzer. Bu yazarlardan ikisi de Refik Halid Karay ve Knut Hamsun’dur. Biri Türk diğer Norveçli olan bu iki usta edebiyatçı hayatlarının bir bölümündeki siyasi tercihlerinden dolayı vatana ihanetle itham edilmişlerdir. Hamsun, İkinci Dünya Savaşı sonunda Refik Halid gibi ülkesinin dışında sürgün edilmemekle beraber ülkesinde bir nevi sürgün hayatı yaşamıştır fakat ikisi de anadillerine ve edebiyatlarına yaptığı büyük hizmetlerden dolayı kendilerini affettirmesini bilmişlerdir.
İki yazarın benzerliği sadece hayat çizgilerinde değil aynı zamanda üsluplarındadır. Hamsun’da Karay gibi tasvircidir. Doğa ve insan betimlemeleri canlıdır. Refik Halid, Yatık Emine’sinde bir köy kızını ne kadar canlı tasvir ediyorsa Hamsun’da Açlık’taki başkarakterini o denli canlı tasvir eder. Doğa betimlemelerine gelince farklı iklim ve coğrafyalarda maceralı bir hayat yaşayan Refik Halid, gençliğindeki Amerika macerası hariç ömrünü Norveç’te geçiren Hamsun’a nazaran daha zengin tasvirlerde bulunmuştur.
Peki bu iki yazarı birbirine yaklaştıran yalnızca kalem ustalıkları mıdır? Hayır. Asıl bağ, her ikisinin de kendi çağlarının fırtınasına yakalanmış olmalarında yatar. Refik Halid, Millî Mücadele yıllarında tutumundan ötürü İstanbul’dan önce Sinop’a, ardından Anadolu’nun çeşitli köşelerine, nihayet yıllarca Suriye ve Lübnan’a sürülmüştür. Hamsun ise İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline sempatiyle yaklaşmış, bu tavrı onu savaş sonrasında kendi halkının gözünde hain konumuna düşürmüştür. Biri anavatanının dışına itilmiş, diğeri anavatanının içinde yalnızlığa terk edilmiştir. İki farklı sürgün, iki farklı sessizlik.
Ama sürgün bir yazar için her zaman yalnızca kayıp değildir; bazen de kazanımdır. Refik Halid’in Memleket Hikâyeleri tam da bu toprağa zorla inen bakışın ürünüdür. Ankara’nın koridorlarında değil, Anadolu’nun yollarında dolaşan biri olarak kasabayı, köyü, sıradan insanı gözlemlemiştir. Hamsun da benzer bir şekilde, Norveç kırsalını, denizci ve çiftçi karakterleri, şehir medeniyetinin dışında kalan insanları işlemiştir. Pan’da ya da Viktoria’da duyulan o derin sessizlik, şehrin gürültüsünden değil, yaşanmış bir yalnızlıktan süzülür.
İki yazarın kaderi söz konusu olduğunda akla kaçınılmaz biçimde şu soru gelir: Bir sanatçı büyük eserleri nedeniyle mi affedilir, yoksa affedilmeyi hak etmekte midir? Hamsun, savaşın ardından akli dengesinin yerinde olmadığına hükmedilmiş; Refik Halid ise zamanla ülkesine dönmüş, İstanbul’un edebi çevrelerinde yeniden hürmetle karşılanmıştır. Her iki durumda da edebiyatın, tarihin karanlık sayfaları üzerine ince fakat kalıcı bir ışık tuttuğu görülür.
Bir Türk okur Refik Halid’i okurken duyduğu o tanıdık sıkıntıyı, o ironiyle örülmüş kederli gülüşü, Hamsun’un sayfalarında da bulabilir; elbette iyi bir çevirinin rehberliğiyle. Bu noktada Hamsun’un eserlerini Türkçeye kazandıran Behçet Necatigil’i anmamak vefasızlık olur. Onun sayesinde Türk okuyucusu hem Norveç edebiyatıyla hem de Hamsun gibi dev bir yazarla tanıştı. Karay ve Hamsun birbirinden uzak coğrafyalarda, benzer insanlık hallerine ayna tutmuşlardır. Zaten edebiyatı “edebiyat” yapanda birbirinden uzak bir iklimlerde yaşayan okuyucuyu müşterek insanlık hallerinde buluşturması değil midir?
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.