3
Yorum
12
Beğeni
0,0
Puan
311
Okunma

ZÜMRE-İ ZENDEKÂYA MANİFESTO
Son yıllarda âşinâ olduğumuz bir cehâlet yeniden hortladı.
Osmanlı’yı görmeden Osmanlı hakkında ahkâm kesen,
Osmanlıca’yı bir satır okuyamadan onu “ölü dil” diye yaftalayan,
kendi târihini karikatür zanneden bir nesepsiz zümre türedi.
Bunların meselesi bilgi değildir; bilakis cehâletlerini kibirle tahkîm etmeleridir.
Zîrâ insan bilmez olabilir; lâkin bilmediğini inkâr edip hüküm kesmeye kalkarsa, artık cehâlet değil,
cehâletin maskelenmiş hâli olan küstahlık konuşur.
Osmanlıca, bir milletin asırlara yayılan hâfızasıdır.
Fermânın da dili odur, vakfiyenin de, şiirin de, hukûkun da…
Buna rağmen kalkıp “anlaşılmazdı” demek, târihi değil,
kendi idrâkini ifşâ etmekten başka bir şey değildir.
Bugün, târihin tozlu sayfalarını kendi sığ ideolojik gözlüklerinin buğusuyla okumaya çalışan,
Osmanlı’nın o muazzam idârî ve estetik dehâsını "câhillik" veyâ "gericilik" yaftalarıyla
küçümsemeye cüret eden bir zümre ile karşı karşıyayız.
Onlar için devlet yönetmek, hamâsetten ibârettir. Oysa Osmanlı, "kelâmın en üstününü" bilerek,
sözü şiirle mühürleyerek hüküm sürmüştür.
Birkaç yabancı kelime öğrenince kendini “medenî” zannedenlerin,
kendi ecdâdının yazısını “ağır” diye aşağılaması trajikomik bir durumdur.
Çünkü burada mesele dil değildir.
Mesele, köksüzlük arzusudur.
Mesele, soysuzluk iştiyâkıdır.
Kökü olan milletleri kesip biçmek zordur; o yüzden ilk iş kökü “anlamsız” göstermek gerekir.
Alfabe değişimini sâdece teknik bir reform sananlar, işin zihnî kopuş boyutunu ya görmezden gelir
ya da bilerek inkâr eder.
Osmanlıca’yı küçümseyenlerin çoğu onu hiç görmemiş,
görse de okuyamamış, okuyabilse de anlayamamış kimselerdir. Buna rağmen hüküm verirler.
Bu, ilim değil; düpedüz cür’etkârlıktır.
Kökü yok, gâyesi yok, sâdece bir gürültü bu,
Sanma kim ilim ile sîretini pür-nûr ede.
Bilmediği dil için "hükm-i âdem" kesmiş kof,
Kendi körlüğünü satar, "fenn ü medeniyet" diye.
✒️_____⚔️_____✒️_____⚔️_____✒️
II. Murad’ın, tahtı on iki yaşındaki oğlu Fâtih Sultân Mehmed’e bırakması,
bütün Osmanlı düşmanlarını harekete geçirdi. Tahtta olan Fâtih Osmanlı üzerine ilerleyen
Haçlılara karşı babasına müthiş bir mektup yazdı.
On üç yaşında!
Hâlbuki Fâtih Sultân Mehmed’in on üç yaşında yazdığı o sert devlet dili
bugün dahi siyâset aklına ders olacak seviyededir:
“Eğer pâdişâh siz iseniz, gelip devletinizin başına geçiniz;
yok eğer pâdişâh ben isem, size emrediyorum ordumun başına geçiniz.”
Bu cümleyi kurabilen bir zihniyetle, onu okuyamayıp küçümseyen zihniyet arasındaki fark,
sâdece bilgi farkı değildir; medeniyet farkıdır.
Neylersin... Felsefe farklı, kültür farklı!..
✒️_____⚔️_____✒️_____⚔️_____✒️
Yine Kânûnî devrinde bir karınca meselesini bile fetvâya bağlayan bir devlet aklından söz ediyoruz:
Kânûnî Sultân Süleyman, devlet işlerinden arta kalan vakitte Topkapı Sarayının bahçesinde
ağaç yetiştirmekle meşgûl olurdu. Bir gün yetiştirdiği meyve ağaçlarını karıncaların sardığını gördü.
Ağaçlara zarâr veren karıncaların itlâf edilmesini ve karıncaların bürüdüğü ağacın kesilip kesilmemesi
husûsunu bir tezkîre ile Şeyhü’l-İslâm Ebu’ssuûd Efendi’ye sordu.
Hem de öyle şâirâne bir dil ile sordu ki;
Dırahta ger ziyân etse karınca,
Günâhı var mıdır anı kırınca?
(Eğer karınca ağaca zarâr veriyor, onu kurutuyorsa,
karıncayı yok etmenin bir günâhı var mıdır?)
Ebu’ssuûd Efendi, zamânın şeyhü’l-İslâmıdır. Kânûnî’ye hoş görünmek için,
karıncanın ölmesinden ne olur pâdişâhım, diyebilirdi, fakat o, ince bir nükteyle bakın ne diyor,
bu da san’atkâr bir padişaha sıradan bir cevâb değildir:
Yârın Hakk’ın dîvânına varınca,
Süleymân’dan hakkın alır karınca.
Bugün hangi zihniyet bu seviyede bir hukûk ve mesûliyet idrâki gösterebilmektedir?
✒️_____⚔️_____✒️_____⚔️_____✒️
Bâkî’nin târihe geçen en meşhûr huzûr anlarından biri ise sürgüne gönderildiği sırada yaşanmıştır.
Kânûnî’nin sürgün fermânına yazdığı cevâbî kıt’a divân edebiyâtının en meşhûr hikâyelerinden biridir:
Bâkî bed-Âzm-i bülend Bursa’ya red Nefy-i ebed (Sürgün fermânı)
Bâkî’nin verdiği efsânevî cevâp:
"Ne ola kim azm-i bülend ü nefy-i ebed oldunsa ey Bâkî
Bilesin ki cihân mülkü değil Süleymân’a bâkî"
Günümüz Türkçesiyle:
"Ey Bâkî, çok uzaklara sürgününe ve gözden ıraklığına karar verilmiş olsa ne çıkar?
Bilesin ki bu fânî dünyâ mülkü bile (Kanuni) Süleyman’a kalıcı değildir."
✒️_____⚔️_____✒️_____⚔️_____✒️
Fermân-ı aşka cân iledür inkiyâdumuz
Hükm-i kazâya zerre kadar yok inâdumuz
Baş eğmezüz edâniye dünyâ-yı dun içün
Allah’adur tevekülümüz i’timâdumuz
Biz müktekâ-yı zerkeş-i câha dayanmazuz
Hakk’un kemâli lütfunadır istinâdumuz
Zühd ü salâha eylemezüz ilticâ hele
Tutdı egerçi âlem-i kevn-i fesâdumuz
Meyden safâ-yı bâtın-ı humdur garaz hemân
Erbâb-ı zâhir anlayamazlar murâdumuz
Minnet Hudâ’ya devlet-i dünyâ fenâ bulur
Bâkî kalur sâhife-i âlemde adumuz
Bâkî
Günümüz Türkçesiyle:
Aşkın fermânına boyun eğmekliğimiz tâ candan ve yürektendir.
Bu uğurda alın yazımıza karış zerre inadımız ve karşı koymamız söz konusu değildir.
Şu alçak dünyânın birtakım geçici menfaatleri uğruna aşağılık kimselere boyun eğmeyiz.
Bu yolda bütün tevvekülümüz, bütün güvencimiz Allah’adır. O’nun hükmüne rıza gösteririz.
Biz geçip gidici mevkii ve makâm ile ile edinmiş altın işlemeli yastıklara sırtımızı verip dayanmayız.
Bütün dayanağız Cenâb-ı Hakk’ın noksansız ve sınırsız lütfunadır.
Hele sofuluk ve gözü kapalı dindarlığa asla sığınmayız.
Velev fesadımız bütün mevcûdat âlemini tutmuş bile olsa!
Bizim içkiden anladığımız küpün içindeki safâdadır.
Her şeyi, gördükleri dış yüzüyle değerlendirip hüküm verenler, bizim merâmımızı asla anlayamazlar.
Dünyâ devleti geçip gider ve yok olur ama Allah’a binlerce şükürler olsun ki,
bizim adımız âlemin sayfasında Bâkî kalır.
Şâir burada "devlet-i dünyâ fenâ bulur" diyor.
Devletin yıkılır gider diyor Cihân Pâdişâhına!
Ne oluyor dersiniz?
Darağacını mı boyluyor? Îdâm sehpâsına mı gönderiliyor?
El-hâk hayır. Ödüllendiriliyor.
✒️_____✒️_____✒️_____✒️_____✒️
16. yüzyılda Bâkî’nin divânı, Anadolu’da Bâkî divânı yazıcılığı diye bir meslek ortaya çıkmıştı!
O kadar yaygın.
Neymiş efendim; dili ağırmış da halk anlamıyormuş...
O zamânın milleti, o zamânın okuyucu kesimi algılayabiliyordu.
Dil zengindi. Günümüzdeki gibi 300 kelimeye indirgenmiş güdük bir Türkçe yoktu.
✒️_____✒️_____✒️_____✒️_____✒️
Nef’î bir hicve yazdığı zamân, bir ânda İslâmbol’a yayılıyor,
dalga dalga Anadolu’da çoğaltılıyor ve Nef’î’nin hicviyesi yüzünden
istifâ eden sadr-ı âzâmlar var, düşen hükümetler var. Bu mu halka hitâp etmemek?!
Divân şiiri o kadar çok hayâta sinmiştir ki, askerî yazışmalar dahi gazel.
Askerî yazışmalar aslında rapor niteliğindedir, kupkuru ifâdelerdir.
Bunların bile gazel şekline dönüştürülmüş örnekleri mevcût.
✒️_____⚔️_____✒️_____⚔️_____✒️
Sultân IV. Murad zamânında Bağdat’ın fethine karâr veriliyor.
Hâfız Ahmed Paşa ile IV. Murâd arasındaki manzûm muhâsebe bile tek başına
bir devlet ciddiyetini gösterir nitelikte. On beş yaşındaki bir pâdişâh,
ordu komutanını şiirle sorgulayacak kadar güçlü bir devlet aklına sâhiptir.
Bugün ise aynı târih, “anlaşılmazdı” cümlesiyle geçiştirilmeye çalışılıyor.
Bu, tenkît değil; târih karşısında acziyetin i’tirâfıdır.
Osmanlı’yı küçümseyenlerin yaptığı şey basit bir eleştiri değildir;
kendi geçmişini inkâr eden bir zihnî kopuş hâlidir.
Ve bu kopuşun neticesi şudur:
Kökünü inkâr eden, rüzgârda savrulmaya mahkûmdur.
IV. Murad’ın, Hâfız Ahmet Paşa’ya Şiiri:
Hâfız Ahmed Paşa’nın Bağdat seferinde sıkışınca İstanbul’a Pâdişâh Dördüncü Murad’a
bir manzûme yazıp gönderir. Şiire sığınmıştır Paşa. Sultân’dan istimdât bekleyen
manzûm şiiri şöyle Hâfız Ahmed Paşa’nın:
Aldı etrafı adüv, imdâda asker yok mudur?
Din yolunda baş verir bir merdi server yok mudur?
Bir acep girdaba düştük, çaresiz kaldıkmeded
Âşinâlar zümresinden bir Şinâver yok mudur?
Cenk de hempamız olup bas virip başalmağa
Arse-i âlemde bir merdi hünerver yok mudur?
Def-i bidâdâ tekasülden garaz ne bilmezüz
Derdi mazluman sual olmaz mı mahşer yok mudur?
Hâfız Paşa’nın isteği ma’kûldür de, isteyiş biçimi biraz ağıra kaçmış.
Sefere çıkarken Bağdad’ın anahtarlarının cebinde olduğunu söylüyor, işin zor olmadığını anlatıyordu.
Şimdi, mahşerle pâdişâhı korkutmaya çalışıp,
imdâd istemesi, çocuk pâdişâhı biraz büyütür.
Zâten büyümeye acelesi olan Dördüncü Murad bir manzûmeyle cevâb gönderir:
Hâfıza Bağdad’a imdâd itmeğe er yok mudur?
Bizden istimdâd idersin sende asker yok mudur?
Düşmen-i mat itmeğe ferzâneyim ben der idin
Hasma karşı şimdi at oynatmağa meydân yok mudur?
Gerçi laf ırmakta yoktur sana hempa bilürüm
Lik senden dad alan bir dadküster yok mudur?
Bu Hanîfe şehrin ihmâlünle perişân itdiler
Senda âyâ gayreti din-ü Peygamber yok mudur?
Rüşvet ile cûnd-i İslâmı perişân eyledün
İşidülmez mi sanursun bu haberler yok mudur?
Bir Âlî sîret vezir-i şimdi serdâr eyledüm
Hızru Peygamber mu’in olmaz mı rehber yok mudur?
Bu manzûm cevâbı yazan Sultân Murad onbeş yaşının içindedir. Y
avaş yavaş “devlete ağırlığımı koyuyorum” demekte ve aynı zamânda
Dâmad Hâfız Paşa’ya, görevden alındığını şiir diliyle bildirmektedir. Böylece Halil Paşa’ya sadâret yolu açılmıştır.
Velhâsıl:
Osmanlıca’yı bilmemek bir eksiklik olabilir.
Lâkin bilmediğini bilmeden onu küçümsemek,
cehâletin artık (kof bir) ideolojiye dönüşmüş hâlidir.
Küstahlıktır. Densizliktir. Haddsizliktir.
Ve böyle bir zihniyetle konuşmanın en net hükmü şudur:
İlimle değil, gürültüyle konuşanların târihe söyleyeceği hiçbir söz yoktur.
Bu türedi zümre, bana üstad Necip Fazıl Kısakürek’in şu sert fakat ibretlik sözünü hatırlatıyor:
“Sana alçak diyemem; alçaklık bir irtifâdır. Sen bir çukursun.”
Bu söz, bazı hâlleri târif için kelimelerin bile yetersiz kaldığı anları hatırlatması bakımından dikkat çekicidir.
✒️_____⚔️_____✒️_____⚔️_____✒️
Ya bunu nereye koyacağız?
Muradî (IV. Murad) Tarafından Nef’î’nin Övülmesi
Divân edebiyâtı târihinde bir hükümdârın, tebaası olan bir şaire böylesine saygıyla hitâp etmesi
oldukça istisnâi bir durumdur. Sultân IV. Murad, Nef’î’nin şiiriyetini ve üstün kâbiliyetini tescilleyen
şu meşhûr dizeleri yazarak söz ustasının hakkını vermiştir:
Gelin insâf idelüm, fark idelüm mikdârı
Şâirüz biz de diyü lâf ü güzâfı koyalım.
İdelüm bî-meze söz söylemeden istiğfâr
Dâmen-i Nef’î-i pâkize edâyı tutalım.
Biz kelâm nâkiliyüz, nerde o sâhib-i güftâr?
Ona teslîm idelüm emrine münkâd olalım.
Günümüz Türkçesiyle:
Gelin insâflı olalım, değerleri fark edelim;
"biz de şâiriz" diyerek boş lafları bırakalım.
Tatsız sözler söylemekten tövbe edelim
ve temiz söz ustası Nef’î’nin eteğine tutunalım.
Biz sâdece söz nakledenleriz, gerçek söz sâhibi nerede?
Onu teslîm edelim ve emrine boyun eğelim.
✒️_____⚔️_____✒️_____⚔️_____✒️
Dil kültürü zâviyesinden kıyaslayacak olursak:
""Sultân, reâyânın bağından bir elma koparsa; etbâı o bağı târümâr eder.
Pâdişâh, izinsiz bir yumurta alırsa; leşkeri o memleketin tavuklarını tüketir."
Diğer bir telâffuz ile:
"Eğer pâdişâh, reâyânın bostânından izinsiz bir elma koparacak olsa;
kulları o ağacı kökünden söküp harâb ederler.
Ve eğer pâdişâh, sahibinden izinsiz bir yumurta alacak olsa;
askerleri o diyârın tavuklarını şişlere geçirip telef ederler."
Sâdi Şirâzî - Bostân
Bunun lâik ve entel-dantel varyasyonu:
"İmam osursa, cemaat sıçar!" şeklinde.
Hani demiştik ya; Felsefe farklı, kültür farklı!..
✒️_____⚔️_____✒️_____⚔️_____✒️
Ez-cümle:
Bu son yıllarda türeyen bazı zihniyetler var ki, târih karşısında bilgiyle değil,
sloganla konuşmayı tercîh ediyorlar. Ne okudukları var, ne anladıkları; fakat hüküm vermekte pek mâhirler.
İşin garibi, en az bildikleri alanlarda en yüksek perdeden konuşmaları.
Böyle tipleri görünce insanın aklına ister istemez merhûm Necip Fâzıl Kısakürek’in o meşhûr ve tok sözü geliyor:
“Sana alçak diyemem; alçaklık bir irtifâdır. Sen bir çukursun.”
Bu söz hakaret değil, bir tespittir!
Zîrâ bâzı tavırlar, seviyeyi târif edecek kelime bırakmaz; geriye yalnızca hâlin kendisi kalır.
Bugün Osmanlı’ya, Osmanlıca’ya, geçmişe ve köklere dil uzatanların ortak özelliği de budur: anlamadan konuşmak, bilmeden yargılamak ve en kötüsü, bunu bir “aydınlık” sanmak.
Hâlbuki mes’ele basittir: Bir metni okuyamayan, o medeniyeti de okuyamaz.
Bir dili çözemeyen, o dilin kurduğu dünyâyı da anlayamaz.
Fakat buna rağmen hüküm kesiliyorsa, burada artık cehâlet değil; ısrarla sürdürülen bir zihnî körlük vardır.
Kökünü inkâr edenlerin en çok yaptıkları şey ise, kendi eksikliklerini “ilericilik” diye pazarlamaktır.
Fakat târih böyle çalışmaz.
Târih, sloganları değil; birikimi kaydeder.
Velhâsıl, ortada ciddî bir mes’ele yoktur aslında; gayr-ı ciddî bir iddiâ vardır.
Ciddiye alınmaması gereken şeyler ise zâten zamânla kendi yerini bulacaktır
Ve’s-Selâm...
✒️_____⚔️_____✒️_____⚔️_____✒️
EKLER:
Târihte "Herkes yediğinden ikrâm eder" sözüyle bilinen popüler hikâye,
Safevî hükümdârı Şâh İsmâil ile Yavuz Sultân Selîm arasındaki meşhur atışmayı konu alır.
Bu anekdotta diplomatik bir hakârete, Osmanlı zekâsıyla nasıl karşılık verildiği anlatılır.
Hikâyeye göre:
Hakâret ve Kötü Sürpriz: Şâh İsmâil,
Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultân Selîm’e değerli mücevherler,
ipekli kumaşlar ve altınlarla süslü bir hediye sandığı gönderir.
Sandık sarayda açıldığında içinden pis bir koku yayılır;
çünkü Şâh, mücevherlerin en altına insan dışkısı yerleştirerek Osmanlı hükümdârına hakâret etmek istemiştir.
Zarif ve Zeki Cevâp:
Yavuz Sultân Selîm bu edepsizliğe sinirlenmek yerine, Osmanlı’nın büyüklüğüne
ve devlet âdâbına yakışacak bir karşılık verilmesini emreder. O da mücevherler,
kıymetli kumaşlar ve mis gibi kokan gül lokumlarıyla dolu bir sandık hazırlatır.
Târihi Not:
Sandığın içine de şu meşhûr notu iliştirir:
"İsmâil, bizde herkes kendi yediğinden ikrâm eder" notunu düşer.
✒️_____⚔️_____✒️_____⚔️_____✒️
Yavuz Sultân Selim henüz Trabzon’da şehzâde iken
Osmanlı’nın doğusunda bulunan bugünkü İran topraklarının sahibi
Safevî devletini bir tehdît olarak görmüş ve pâyitahta sürekli olarak uyarılarda bulunmuştur.
Fakat dönemin pâdişâhı olan II.Bâyezid ilerleyen yıllarda
pâdişâh olacak olan oğlu Yavuz’a göre daha barışçıl bir liderdir
Bir rivâyete göre Şehzâde Yavuz, Şâh İsmâil’i daha yakından tanımak ve Acem diyârının durumunu
öğrenmek için başkent Tebrîz’e doğru uzun bir yolculuğa çıkar. Safevî hükümdârı olan Şâh İsmâil’in
satrançta çok mahâretlidir ve nâmı dört bir yana yayılır. Henüz kimse yenememiştir veyâhut ona olan
korkudan dolayı yenmeye cesâret edilememiştir. Fakat en az Şâh kadar Yavuz’da satranca meraklıdır.
Acem diyârında yeterince bilgi toplayan şehzâde Yavuz ardından Şâh’ın sarayın kapısına varan
şehzâde Yavuz, Şâh ile satranç oynama arzusunu iletir. İçeriye haber verilir ve Şâh tanımadığı
iddiâlı derviş ile satranç oynamak ister. Şâh huzûruna çıkan dervişe;
- Derviş baba... Kanden gelür, kande gidersün? Diye sorar. Ardından Yavuz onun şivesiyle verir.
- Kazvin’den gelürem, şâhımın mübârek cemâlini görmekliğe gelmişem.
- Yollarda izlerde ne var, ne yoh?
-Şâhımun ulu himmetü sâyesinde her yirde emân, âsâyiş ve seâdet olup, cümle kulların ferhûndehaldur.
- Bu cevapların şahın hoşuna gitti, Benümle satranç oynamah dilürsen, garşuma geç!
Yavuz, ilk oyunda bilerek Şâh’a yenilir. Ama ikinci oyunda Şâh’ı mat eder.
- Bre Serseri Derviş hiç şâh olanlar mat olur mu?
Tutalum edebin yohmuş, sultânlara riâyeti de mi bilmezsün? Diye çıkıştı. Yavuz, soğukkanlılıkla cevap verdi.
-Şahım, danışıklı oyundan evvel habarım olsa böyle etmezdüm.
Bu sözlerin ardından Şâh İsmâil çok kızar ve Yavuz’a tokat atar. Ardından onun yarım akıllı
bir derviş olduğunu düşünür ve bir kese altın verip huzûrundan gönderilmesini emreder.
Huzûrundan ayrılmadan evvel derviş kılığındaki Yavuz’un ağzından o meşhur beyit dökülür:
Sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
Sâdıkâne belki ol bu âlemde dildâr olur
Yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur
Şehzâde Selîm yediği tokatı unutmaz. 1512 yılında Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultân Selîm olur.
Sultân şehzâdeliğinden beri büyük bir tehdît olarak gördüğü Safevî Devletine üzerine yürür.
1514 yılında Yavuz ordusu, Şâh’ın ordusuyla Çaldıran Muhâberesinde karşı karşıya gelir.
Ve Osmanlı ordusu Safevî ordusunu mağlup eder. Ve Yavuz Şâh’a mektup gönderir.
Mektubunda attığı tokadın acısını savaşta onu mağlup ederek aldığını söyler.
Ve mektubunu şu sözlerle bitirir” Atacaksan tokadı böyle atacaksın. “
Yavuz’un yazdığı bu beyitler Divân Edebiyâtında önemli bir yere sâhiptir.
Şiirin kullanıldığı teknik divân edebiyâtında vezni ahner olarak adlandırılmaktadır.
Bu özellikle birlikte ilk kelimeleri yukarıdan aşağıda doğru okuduğunuzda aynı dizeyi vermektedir.
Sanma şâhım / herkesi sen / sâdıkâne / yâr olur
Herkesi sen / dost mu sandın / belki ol / ağyâr olur
Sâdıkâne / belki ol / bu âlemde / dildâr olur
Yâr olur / ağyâr olur / dildâr olur / serdâr olur
✒️_____⚔️_____✒️_____⚔️_____✒️
Yavuz Sultân Selîm’in Büyük Aşkı
Tahta çıktığı günden i’tibâren çok kısa zamânda büyük devletlerle savaşıp gâlip gelen;
Mısır’ı, Suriye’yi ve İran’ın bir bölümünü topraklarına katan Yavuz Sultân Selîm ne kadar
büyük komutan olduğunu göstermişti. Bu sefer sırasında yaşadığı aşk ise
onun ne kadar naif ve aynı zamânda iyi bir şâir olduğunun göstergesiydi.
Yavuz Selim, Ridâniye zaferi öncesinde Şam yakınlarında bir yerde otağını kurdurarak
burada bir müddet kalır. Bu süre içerisinde otağın temizlik işlerini yapan bir Türkmen kızı vardır.
Görevini yapmak üzere otağa girip çıkarken pâdişâhı görür ve âşık olur.
Günler geçerken içten içe eriyen bu Türkmen kızı ne yapacağını bilemez.
Neticede o koskoca bir cihân sultânı kendisi ise bir hizmetlidir.
Sevdiğini nasıl açıklasın. Ancak bir gün dayanamaz ve otağda bulunan bir kağıda bir mısra yazar;
” Derdi olan neylesin? ”
Otağına gelen Yavuz Selim kağıdı görür ve durumu anlar.
Usûlü bozmayarak o da mısranın altına cevap mâhiyetinde bir mısra yazar;
” Derdi olan söylesin ”
Ertesi gün temizlik işlerini yapmak üzere otağa gelen Türkmen kızı
kağıtta yazılı mısrayı görünce heyecânlanır. Ağlamaya başlar.
Kalbinde doğan bir umut ve aynı zamânda çekingenlikle yazının devâmını getirir ve bir mısra daha yazar;
” Korkuyorsa neylesin? ”
Akşam olduğunda otağına dinlenmeye çekilen Yavuz Selim notu görür.
Türkmen kızının notu yazma, cevap verme cesâretine ve belagatinin güzelliğine gizliden hayrân olur,
onun da içine bir garip duygu düşer. Son olarak bir mısra daha ekler;
” Hiç korkmasın söylesin ”
Sabah notu bulduğunda Türkmen kızının kalbi, âdetâ ağzından çıkacak derece de atmaktadır.
Alt alta yazılan bu satırlar güzel bir dörtlük oluşturmaktadırlar;
Derdi olan neylesin?
Derdi olan söylesin
Korkuyorsa neylesin?
Hiç korkmasın söylesin.
Pâdişâh artık bu ince rûhlu Türkmen kızını görmek istemektedir. Gerekli emirleri verir.
Bunun üzerine güzeller güzeli, nâzenin, ceylân bakışlı Türkmen kızı pâdişâhın huzûruna getirilir.
Yavuz Selim Türkmen kızına çarpılır, kız ise yüzü al al olmuş nefes alışverişi zorlanmış şekilde
huzûrda kalakalmıştır. Yavuz Selim’in ona doğru yönelmesiyle Türkmen kızının ” sultânım ”
diyerek sultânın kollarına düşmesi bir olur. Türkmen kızı son nefesini vermiştir.
Mezâr Taşındaki Şiir
Koskoca cihân pâdişâhı Yavuz Selim buna dayanamaz ve ağlar.
Türkmen kızı için yaptırdığı mezâr taşına kendi şiiri olan o meşhûr dörtlüğü yazdırır.
Böylece aşkın kudreti karşısında, tüm dünyâya diz çöktüren kendi kudretinin nasılda eridiğini âdetâ i’lân etmiştir:
Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi kildi hûn eksimi füzûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrından olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek.
Günümüz Türkçesiyle:
Bilmem gözlerime felek nasıl bir büyü yaptı ki
Gözümü kan içinde bıraktı, aşkımı artırdı
Benim gücümün korkusundan arslanlar bile titrerken
Felek beni bir ahu gözlüye esir etti..
✒️_____✒️_____✒️_____✒️_____✒️
Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa için yazdığı rivayet edilen meşhur ağıt şiiri şu şekildedir:
Gözlerümden akadursun durmasun yaşum benim
Ya ne içün saklaram şimden gerü başum benim
İçtiğüm hûn-i cigerdür yedigüm derd ü elem
Türlü türlü matbâğ-ı dilde pişer aşum benim
Ey felek çarhın bozılsun olasun âhır harab
Nitekim odlara yaktun bu içim taşum benim
Çektiğüm bâr-ı gamı çarhın kattârı çekmez
Gelmedi bu vâdi-yi mihnette bidaşum benim
Günümüzdeki Anlamı:
Gözlerimden yaşım durmadan aksın, artık başımı niye saklayayım?
İçtiğim ciğer kanı, yediğim dert ve elemdir; gönül mutfağımda acılar pişer.
Ey felek, düzenin bozulsun, içimi ve dışımı ateşlere yaktın.
Çektiğim gamı felek bile taşıyamaz, bu dert vadisinde benim bir benzerim gelmedi.
✒️_____⚔️_____✒️_____⚔️_____✒️
Kanuni Sultan Süleyman’ın Şiirlere Tepkisi
Kanuni, aynı zamanda Muhibbî mahlasıyla şiirler yazan çok usta bir şairdi.
Oğlu için yazılan mersiyelere ve şiirlere karşı tutumu ise iki yönlü olmuştur:
Affedici ve Hoşgörülü Tutumu:
Kanuni her ne kadar otoriter bir hükümdar olsa da, Mustafa’nın halk ve ordu nezdindeki büyük desteğini
ve duyulan derin acıyı fark etmişti. Olası bir toplumsal kaosu önlemek adına Taşlıcalı Yahya Bey gibi şairleri
ağır bir şekilde cezalandırmaktan kaçınmış, halkın yasını ve duygularını şiir yoluyla ifade etmesini bir yere kadar
anlayışla karşılamıştır.
Cezalandırıcı Tutumu:
Taşlıcalı Yahya Bey gibi şairlerin şiirlerinde devletin üst kademesini (Rüstem Paşa ve Hürrem Sultan’ı ima ederek)
doğrudan hile yapmakla suçlaması Divan edebiyatında bir ilk olmuş, bu durum sarayda rahatsızlık yaratmıştır.
Kanuni Sultan Süleyman, oğlunu kaybetmenin verdiği derin vicdani azapla kendisi de Mustafa’nın ölümünün
ardından "Ey felek çarhun bozılsun..." gibi başlayan, kendi içsel yıkımını ve ayrılık acısını anlatan ağıt niteliğinde manzumeler kaleme almıştır.
✒️_____✒️_____✒️_____✒️_____✒️
Mersiye-yi Sirâcî
İşidüp bu musîbet hâlini ins ile cân yansun
Peşîmân olup itdügi işe şâh-ı cihân yansun
Bu âteşden ʻalevlensün göyünsün cism ü cân yansun
Yine göynüklü bir âh ideyin kevn ü mekan yansun
Şerâr-ı nâr-ı âhumdan zemîn ü âsumân yansun
Bu anneden fiġân u nâle Kılsun begler aġalar
Perîşân-hâl olup yolsun saçın zülfin meni-sâlar
Yine cûş u surûş idüp acısun baña deryâlar
Bu cevri itdügi yohdur cihânda ʻâlem-ârâlar
İşidüp bu musîbetHâlini ins ile cân yansun
Günümüz Türkçesiyle:
Duyan herkes bu felâkete yansın,
Cihanın şahı bile pişman olup yansın.
Bu acıyla beden de ruh da tutuşsun,
Öyle bir ah edeyim ki âlem baştan başa yansın,
Ahımın kıvılcımıyla yer gök ateşe dönsün.
Bu annenin feryâdını duysun beyler, ağalar,
Saçlarını yolup perişan olsunlar.
Denizler bile coşup bu derde ağlasın.
Dünyâda böylesi bir zulüm görülmemiştir.
Duyan her can bu musîbetle yansın.
✒️_____✒️_____✒️_____✒️_____✒️
ŞEHZADE MUSTAFA MERSİYESİ
(Açıklamalı)
I
Meded meded bu cihânûn yıkıldı bir yanı
Ecel Celâlîleri aldı Mustafâ Han’ı
İmdat! Eyvahlar olsun! Bu cihanın bir yanı yıkıldı;
[zira] ölüm eşkıyaları Şehzade Mustafa’yı yok ettiler.
Tulundı mihr-i cemâli, bozuldı dîvânı
Vebâle koydılar âl ile Âl-i Osmânı.
Yüzünün güneşi battı, divanı dağıldı.
Osmanlı sultanını hile ile günaha soktular.
Geçerler idi geçende o merd-i meydânı
Felek o cânibe döndürdi şâh-ı devrânı.
O savaş meydanlarının yiğidini adı geçtikçe çekiştirirlerdi.
Felek zamanın padişahını o [iftiracılardan] yana döndürdü.
Yalancınun kuru bühtânı bugz-ı pinhânı
Akıtdı yaşumuzı yakdı nâr-ı hicrânı.
Yalancının kuru iftirası ve gizli kini
gözyaşımızı akıttı, ayrılık ateşini yaktı.
Cinâyet itmedi cânî gibi anun cânı
Boguldı seyl-i belâya, tagıldı erkânı.
O cani gibi cinayet işlemedi;
[fakat kendi] canı, bela selinde boğuldu, erkânı dağıldı.
N’olaydı görmeye idi bu mâcerâyı gözüm
Yazuklar ana revâ görmedi bu râyı gözüm.
Keşke gözüm bu olup biteni görmeseydi
Yazıklar olsun! Gözüm bu muameleyi ona layık görmedi.
II
Tonandı aglar ile nûrdan menâre dönüp
Küşâde-hâtır idi şevk ile nehâre dönüp
Nurdan bir minare gibi ak giysilerle donandı;
Gönlü şevk ile gündüz gibi [aydınlık]idi.
Görindi halka dıraht-ı şükûfe-dâre dönüp
Yürürdi kulları önince lâlezâre dönüp.
Çiçek açmış bir ağaç gibi halka göründü;
kulları bir gelincik tarlası gibi önünde yürüyorlardı.
Tururdı şâh-ı cihân hiddetiyle nâre dönüp
Otagı haymeleri karlu kûhsâre dönüp.
Cihan Sultanı kızgınlığından ateşe dönmüş hâlde duruyordu;
otağının çadırları karlı dağlara benziyordu.
Müzeyyen idi bedenlerle ak hisâre dönüp
El öpmege yüridi mihr-i bî-karâre dönüp.
Bedenlerle süslenmiş beyaz bir hisara benziyordu.
Yerinde duramayan güneş gibi el öpmeye yürüdü.
Tutuldı gelmedi çünkim o mâhpâre dönüp
Görenler agladılar ebr-i nev-bahâre dönüp.
O ay parçası tutuldu; dönüp gelmeyince
[bu durumu] görenler ilkbahar bulutu gibi ağladılar.
Bir ejderhâ-yı dü-serdür bu hayme-i dünyâ
Dehânına düşen olur hemîşe nâpeyda.
Bu dünya çadırı iki başlı bir ejderhadır.
Onun ağzına düşen elbette görünmez olur.
III
O bedr-i kâmil ü ol âşinâ-yı bahr-i ulûm
Fenâya vardı telef itdi anı tâli’-i şûm.
O olgun dolunay [gibi kemâle ermiş şehzade],
o ilimler denizinin aşinası yok olup gitti; onu uğursuz talih telef etti.
Dögündi kaldı hemân dâg-ı hasretiyle nücûm
Göyündi şâm-ı firâkında toldı yaş ile Rûm.
Yıldızlar dövünüp tamamen [şehzadenin] hasreti yarasıyla kaldı.
Anadolu, onun ayrılık akşamında yandı, yaşla doldu.
Kara geyürdi Karamana gussa itdi hücûm
O mâhı ince hayâl ile kıldılar ma’dûm.
Gam Karaman’a hücum etti kara[lar] giydirdi.
O ayı ustaca hilelerle yok ettiler.
Tolandı gerdenine hâle gibi mâr-ı semûm
Rızâ-yı Hak ne ise râzî oldı ol merhûm
Zehirli yılan [gibi kement] boynuna hale gibi dolandı;
o merhum [şehzade], Allah’ın takdiri ne ise razı oldu.
Hatâsı gayr-i muayyen günâhı nâmalûm
Zihî şehîd-i saîd ü zihî şeh-i mazlûm
Şuçu belirsiz, günahı malum değil.
Ne kutlu bir şehit ve ne büyük zulme uğramış bir şah.
Yüz urdı hâke o meh aslına rücû itdi
Seâdet ile hemân kurb-i Hazrete gitti
O ay [gibi parlak şehzade] yüzünü toprağa koydu, aslına döndü.
Mutlulukla çabucak Allah’ın huzuruna gitti.
IV
Getürdi arkasını yire Zâl-i devr ü zemân
Vücûdına sitem-i Rüstem ile irdi ziyân.
Zamanın Zal’i [şehzadenin] arkasını yere getirdi,
vücuduna Rüstem’in zulmü ile zarar geldi.
Döküldi gözyaşı yılduzları çoğaldı figân
Dem-i memâtı kıyâmet güninden oldı nişân.
Gözyaşı yıldızları döküldü, feryat çoğaldı;
onun ölüm saati kıyamet gününü andırdı.
Girîv ü nâle vü zâr ile toldı kevn ü mekân
Akar su gibi müdâm aglamakda pîr ü cüvân
Kâinat feryat, figan ve inilti ile doldu.
Genç, ihtiyar [herkes] akar su gibi durmadan ağlamakta.
Vücûd iline akın saldı akdı eşk-i revân
Eyâ serîr-i seâdetde pâdişâh-ı cihân.
Ey saadet tahtında [oturup duran] cihan padişahı!
Dökülen gözyaşları vücut ülkesine akın salıp aktılar.
O cân-ı âdemiyân oldı hâk ile yeksân
Diri kala ne revâdur fesâd iden şeytân.
O insanların canı [gibi sevdiği şehzade] toprak ile bir oldu.
Fitne çıkaran şeytanın diri kalması reva mıdır?
Nesîm-i subh gibi yirde koma âhumuzı
Hakâret eylediler nesl-i pâdişâhumuzı.
Padişahımızın soyunu tahkir ettiler.
Âhımızı sabah rüzgârı gibi yerde bırakma.
V
Bir iki egri fesâd ehli nitekim şemşîr
Bir iki nâme-i tezvîri kıldı katline tîr.
Kılıç gibi eğri birkaç fesatçı,
birkaç sahte mektubu [şehzadeyi] öldürmeye ok gibi kullandılar.
Gelür ezelde mukadder olan kalîl ü kesîr
Hezâr kayserün oldı leyâl-i ömri kasîr
Ezelde az veya çok olarak takdir edilen [her şey başa] gelir.
Binlerce kayserin ömür geceleri kısa oldu.
Eceldür âdeme derbend-i teng ü târ-ı asîr
Zarûrîdür bu iki ugrar ana cüvân ile pîr.
Ölüm insan için dar ve karanlık olan zorlu bir geçittir.
Genç ve ihtiyar [herkesin] ona uğraması kaçınılmazdır.
Yirini zîr-i zemîn eyledi o mihr-i münîr
Yirini gitdi cihândan nite ki merd-i fakîr.
O parlak güneş yer altına yerleşti.
Dünyadan fakir bir kimse gibi yerinerek gitti.
Bu vâkıa olumaz halka kâbil-i tabîr
Ki Erdişîr-i velâyetde ola âdet-i şîr.
Bu rüyanın halka yorumlanması mümkün olamaz.
Velayetin Erdişîr’inde arslan âdeti bulursun.
Bunun gibi işi kim gördi kim işitdi aceb
Ki oglına kıya bir server-i Ömer-meşreb.
Acaba böyle bir işi kim görmüş, kim işitmiştir?
Ömer tabiatlı bir hükümdar oğluna kıysın.
VI
Ferîd-i âlem idi, âlim idi, alem idi
Muhammed ümmetine mevti mevt-i âlem idi.
Âlemde biricik idi, alim idi [hatta] çok alim idi.
Onun ölümü Muhammet ümmetine âlemin ölümü gibi oldu.
Ziyâde mâtem idi, haylî emr-i muzam idi
Salâh ü zühdî kavî itikâdı muhkem idi.
[Şehzadenin ölümü] büyük bir yas, pek büyük bir hadiseydi.
Onun iyiliği, zühdü ve takvası kuvvetli, inancı sağlamdı.
Meşâyih ile musâhib ricâle hemdem idi
Kerâmetiyle kerîmü’l-hisâl âdem idi.
Şeyhlerle sohbet eder, rical ile bir arada olurdu.
Kerem ve ihsanıyla yüce hasletlere sahip bir kimseydi.
Nücûm gibi cihândîde vü mükerrem idi
Vücûdı muhteşem ü şevketi muazzam idi.
Yıldızlar gibi dünya görmüş ve hürmet edilen idi.
Vücudu ihtişamlı ve heybeti azametliydi.
Tevâzu ile selâmında hôd müsellem idi
Aceb o bedr-i temâmun ne âdeti kem idi
Onun tevazu ile selam alıp verişi de [herkesçe] bilinirdi.
Acaba o tam dolunay [gibi olgun zat] ın ne huyu kusurluydu?
Hayflar oldı ana iftirâ ile gitdi
Huzûr-ı Hakk’a düâ vü senâ ile gitdi
Ona çok yazık oldu, iftira ile gitti.
Allah’ın huzuruna dua ve övgülerle gitti.
VII
Sipihrün âyenesinde göründi rûy-i fenâ
Kodı bu kesret-i dünyâyı kıldı azm-i bekâ
Feleğin aynasında yokluğun yüzü göründü;
[bunun üzerine şehzade] bu çokluk alemini bırakarak sonsuzluk âlemine yöneldi.
Garîbler gibi gitdi o yollara tenhâ
Çekildi âlem-i bâlâya hemçü mürg-i Hümâ.
Kimsesizler gibi o yollara yalnız başına gitti.
Hüma kuşu gibi yüce âleme çekildi.
Hakîkaten sebeb-i rifat oldı düşmen ana
Nasîbi olmasa tan mı bu cîfe-i dünyâ.
Gerçekte düşman onun yücelmesini sağladı.
Bu dünya leşi onun kısmeti olmasa buna şaşılır mı?
Hayât-ı bâkîye irişdi rûhı ey Yahyâ
Şefîkı rûh-ı Muhammed refîkı zât-ı Hüdâ.
Ey Yahya! [Şehzadenin] ruhu sonsuz hayata kavuştu.
Şefkatçisi Muhammet’in ruhu, yoldaşı ise Allah’ın zatı[dır].
Enîsi gâyib erenler, celîsi ehl-i safâ
Ziyâde ide yaşum gibi rahmetin Mevlâ.
Dostu gayb erenleri, oturup kalktığı kimseler safa ehli[dir].
Allah rahmetini yaşım gibi çok eylesin.
İlâhî cennet-i Firdevs ana durag olsun
Nizâm-ı âlem olan pâdişâh sag olsun.
Allah’ım! Firdevs cenneti ona mesken olsun.
Âleme nizam veren padişah sağ olsun.
Taşlıcalı Yahya Bey
( 1489 - 1582 )
✒️_____✒️_____✒️_____✒️_____✒️
Ve daha niceleri...
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.