0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
148
Okunma

Hüdâkulu Bey yıllarca saray mâbeyinciliği yapmış,Padişah Efendimiz’in sevip gözettiği bir zât-ı muhteremdi. Hikâyeyi Hüdâkulu Bey’i hep iyi göstererek saraydan tekâüte ayırsam heyecan kalmaz; o yüzden Efendimiz’in lütuf ve ihsânı fazla olunca göze batmaya başladı. Çekemeyenler birlik olup Hüdâkulu’na akla gelmez mesnetsiz iftiralar atınca ömrünü burada geçirmiş adamcağız bir anda küfür kıyamet kapı dışarı edildi. İnsan insanın kurdudur lafı boşa söylenmemiş sonuçta. Onu atılan iftiralar elbette üzmüştü fakat sadece ölünce yüreğinden sökebileceği tek yara vardı. O da padişahın iftiralara çabuk kanıp kendisinden bir helâllik bile almaması oldu. İnsan, yıllarca kendisine hizmet eden kulunu iki çapulcunun ağzından çıkan sözle nasıl silebilir diye düşünmekten uyuyamadığı günler oldu. Olana ve ölene çare yok artık diye kendini ikna ettikten sonra köye yerleşen Hüdâkulu; burada tavuk, keçi, inek besliyor, torunlarıyla vakit geçiriyordu. Mayamız topraktan olduğu için insanın her türlü olumsuz düşüncesini toprak çekiveriyor. Yetmiyor bize küçücük bir tohumdan binbir çeşit bitki veriyor. Ağacı suluyorsun meyve, ineğin karnını doyuruyorsun süt veriyor. Hey gidi güzel Allah’ım! Bir tek insanoğlunu nankör yaratmışsın.
Neyse uzatmayalım, insanı anlatmaya ömrümüz yetmez. Hüdâkulu bir gün kümesten yumurta almaya indiğinde tavuğun altında deve kuşu yumurtası kadar üç tane büyük yumurta buldu. Bu kümeste böyle büyük yumurtlayacak babayiğit bir tavuk yoktu. Yumurtaları karısına gösterdiğinde kadıncağız da hayretler içerisinde kaldı. Koydu bunları sobanın kenarına, ateşi de yatmadan iyice harladı. Uyandığında baktı ki yumurtalarda kıpırdama olmamış. Eline alıp iyice inceledi, ağırlığından dolayı içinde mutlaka bir canlı var dedi. Yumurtaları kâh sobanın yanına koyuyor, kâh gece koynunda ısıtıyor, kâh balkonda kahvesini içerken birlikte güneşleniyordu. Böyle böyle aradan 6 ay kadar geçti. 30 Eylül sabahı bir de baktı ki yumurtalar çatlamış, içinden de üç kertenkele çıkmış meraklı gözlerle kendisine bakıyor. Sübhanallah! diyerek şaşkınlığını gizleyemez beyimiz. Bu keratalara bir isim vermeli diyerek onlara Lât, Menât ve Uzzâ adını verip kulaklarına ezân okudu. Birkaç ay geçince de bunların boynunda dikenler, sırtında kanatlar çıkınca kertenkele olmadığını anladı. Üstelik ağızlarından ateş de çıkarıyorlardı.(Bu sayede Hüdâkulu artık sobayı yakmak için kibrit harcamıyordu.)Hem bunların karınlarını doyurmak da zorlaştı. Kümeste tavuk, ahırda koyun bırakmadılar. Keyiflerine de diyecek yoktu. Başlarda içi yağlı bazlamayı bile büyük bir iştahla yerken şimdilerde tavuk etini bile beğenmez olmuşlar, bol yağlı kuzu eti olmazsa bozgunculuk çıkararak evdeki eşyaları yakmaya başlamışlardı. Bunları zaptetmek oldukça zorlaşmaya başlamıştı. Durumu öğrenen köylüler de şikâyette bulunuyor en önemlisi de bu canavarların yarın bir gün evimizi ocağımız yakar diye korkuları hiç de haksız sayılmazdı. Ejderhalar en son açlıktan yan komşuyu yiyince işler çığırından çıktı.
Bey’in aklına dâhice bir fikir geldi. Ülkedeki zindanlarda ne kadar suçlu varsa onları ejderhalara yedirmeliydi. Böylece hem ejderhaların karnı doyacak hem de ülke, işe yaramayıp zindanlarda öleceği zamanı bekleyen suçlulardan bir an önce kurtulacaktı. 3 kıtaya yayılmış koca Osmanlı ülkesinde elbette suçlu sayısı fazlaydı. Bu sayede ülkedeki asayiş de düzelecekti. Bey, padişaha haber yollattı. Sadece kitaplarda okuduğu ejderhaların gerçek olduğunu öğrenen efendimiz, biraz korkarak biraz da mantıklı bulduğu bu fikri kabul etti. Her gün Yedikule Zindanlarından seçilen mahkumlar üçer üçer ejderhalara götürülüyordu. Bu günleri kaleme alan o günün ünlü halk ozanlarından Âşık Çâresiz şu dörtlükleri kaleme alıp kahvehanelerde söylemeye başlamıştı:
Yedikule kapısından ünlenir
Üçer üçer haramiler yollanır
Hüdâkulu dergâhında beslenir
Ağzı ateş, boynu pullu canavar
Ne hırsız barınır ne kalır arsız
Cürmünü işleyen gidemez yarsız
Lât, Menât ve Uzzâ doymaz ilâçsız
Suçlu eti ile bayram eder
1 yıl boyunca her yerde bu olay konuşuldu. Hazıra dağ dayanmadığı için de zindanlarda bir süre sonra suçlu kalmadı. Ejderhalardan korkan halk bırakın suç işlemeyi iyilikte yaraşır oldu. Öyle ki cennet yurdu Peygamber Efendimiz zamanından beri bir yıl içinde hiç bu kadar dolmamıştı. Ejderhalara gelecek olursak iyice büyüyüp geliştiler. Mağaraları yuva edindiler. Hüdâkulu Bey’in bu ejderhalara sahip olmanın verdiği güç zihnini bulandırmış, hin plânlar beyninin kıvrımlarında dolaşmaya başlamıştı. Rüyalarında kendini Osmanlı ülkesinin hakanı olarak görüyor, Lât, Menât ve Uzzâ’yla şehirler, ülkeler fethediyordu. Asla alınamaz dedikleri kaleleri ejderha sırtında paramparça ediyor, baş üstünde baş bırakmıyordu. Kendisini Peygamber övgüsüne mazhar olmuş Sultan Mehmed Han’la mukayese edecek kadar gözü dönmeye başlamıştı. Bir gece kızıl elmayı gerçekleştirecek kişi olarak seçildiğini herkese duyurarak âleme savaş açtı. Eee ejderhalar kimdeyse Süleyman odur.
Çıkardı ejderhalarını mağaradan, bir besmele çekerek atladı Uzzâ’nın tepesine. Geçtiği her yeri yaka yıka saraya kadar geldi. Böyle bir şey olabileceğini önceden öngören Padişahımızı 3 gün öncesinden gizlice Kırım Hân’ı Arslan Giray’ın yanına kaçırdılar. Hüdâkulu Bey’e iftira atanlar da tek tek ejderhaların midesine meze oldu. Toplanılan kılıçları eriten ejderhaların ateşinden demirden bir taht yapıldı. Artık Hüdâkulu “Ejderhaların babası, vaat edilmiş vahşi Hakan, Osmanlı’nın, Selçuklu’nun, Hazar’ın, Altınorda’nın, Karahanlı’nın, Göktürk’ün, tüm Turan ülkesinin şâhı, İslâm’ın Kılıcı ve Türklüğün Ateşi” ünvanlarıyla demir tahta oturdu.
Kuzeyin sisli steplerinden, buraların ne dilini bilen ne dinini anlayan, gözü pek bir maceraperest çıkageldi. Adına Kamercan derlerdi. Kamercan, Hüdâkulu Bey’in gayrımeşrû çocuğu olduğunu söyleyerek tahtta hak iddia ediyordu.Hüdâkulu Şah’ın yedi iklime saldığı namı duymuş, bu vahşi hakanın karşısında diz çökmek bahanesiyle saraya sızmıştı.
Divan günü geldiğinde Kamercan, adalet mekânının kapısından girip demir tahta doğru eğilerek yürüdü. Hüdâkulu Şah, tepesinde dönen Lât, Menât ve Uzzâ’nın verdiği kibirle, karşısında eğilen bu yabancıyı küçümseyen gözlerle süzüyordu. Kamercan tam bağlılık yemini edip Şah’ın eteğini öpecekmiş gibi yaptı, diz çöktü. Herkes onun biat edeceğini zannederken, o eski kuzey oyunlarından bir katakulliyle, kolunun yenine sakladığı obsidyen yapımı o uğursuz bıçağı yıldırım hızıyla savuruverdi. Bıçak, ejderha pullarından örülmüş zırhın tek açık noktasına, Şah’ın tam gırtlağına saplandı. Hüdâkulu Şah’ın zafer nidalarıyla inleyen nefesi bir anda kesiliverdi. Son nefesinini verirken gözlerinin önünden tüm hayatı geçmiş ama ejderhaların yumurtadan çıktığı ilk andaki sevinci dünya gözüyle gördüğü en son manzara olarak kalmıştı. Koskoca cihanı ateşe veren hakan, bir serseri çeliğiyle demir tahtın üzerine yığıldı. Bu olayın canlı şâhidi olan ejderhaların çığlığı Acem diyarından duyuldu. Saniyeler içinde Kamercan’ı kömüre çeviren ejderhalar, babalarının naaşını da sırtlarına alıp sırra kadem bastılar.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.