1
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
139
Okunma

GÜZ YAPRAĞI GİBİ RÜZGARIN ÖNÜNDE ORDAN ORAYA SAVRULMAK...
Hey İstanbul, bir kez daha ihanetinle kurban ettin beni.
Bir kez daha meskenim ziyan olmak üzere.
Bir kez daha yaşadım, yaşattın bana yokluğu, yoksulluğu...
Bitmedi ızdırabım, sıkıntılarım inmedi sırtımdan sayende.
Bir kez daha vurdun kalleş kurşunla ve yaşarken öldürdün beni.
Mutlu yıllar sana, mutlu yıllar tüm dostlara.
Mutlu yıllar sevgiden uzak, gösterişin parıltısında gözü kamaşan hey insanlık!
Hadi hoş geldin deyin yeni yıla.
Hoş geldin yeni yıl...
Birden içime bir gariplik çöktü ve kendimi bir anda saldım. Sahile gidiyordum, vazgeçtim.
Sonra neden bilmiyorum, yeniden gitmek istedim ve gittim.
Deniz kenarındaki demirlere göğsümü bastırdım.
Denizin üzerinde siyah beyaz martılar vardı ve hepsi de "Kim bize ne atacak?" diye bekliyorlardı.
Kimse bir şey atmadı çünkü benden başka kimse yoktu deniz kenarında...
Daha ileriye gitmek istedim, gidemedim; geri döndüm. Uzun uğraşlar sonucu aldığım bu belgeye bir çerçeve alayım bari dedim ve yakınlarda olduğunu bildiğim o kırtasiyenin yolunu tuttum.
Dizlerim hâlâ beni taşımakta zorlanıyordu ve hâlâ boşluğa atar gibi atıyordum adımlarımı.
Yemekten kısmıyordum, elimden geldiği kadarıyla dengeli besleniyordum ve gıdama da dikkat ediyordum.
Bu da ne şimdi? Bana neler oluyordu böyle? Zayıf değildim, pörsümüşlük de yoktu bende.
O zaman neden bu haldeyim?Bu düşünceler arasında kırtasiyeye vardım, içeriye girdim.
Kısa bir aramadan sonra bir çerçeve buldum, kasaya gittim ve hesabı ödedikten sonra kırtasiyeden çıktım.
Yürüdüm... Mağazalar baştan aşağıya kırmızıya boyanmıştı adeta.
Yeni yıl yaklaşıyor ya, insanlar kırmızı giyerse her şey yoluna girecekmiş ya, o bakımdan işte...
Belgeyi aldım, çerçeveyi de aldığıma göre hava da henüz aydınlık; erkenden eve gidip de ne yapacağım, en iyisi kafeye gideyim dedim. Ben bu yolu yürüyerek gelmiştim ama asla yürüyerek geri dönemem, kendimde o gücü göremedim. Dizlerimde hâlâ takat yoktu. Öyle ki, teyellenmiş bir elbise gibi, bir iplik çekilirse her parçam yerlere saçılacakmış gibiydim. Bu yüzden ancak minibüslere kadar yürüyüp bir minibüse bindim...
Kafeye geldiğimde ise Gökhan oyun başındaydı. Elime baktı ve "Aa, hediye de mi verdiler sana?" deyip kendince kafa buluyordu benimle."Yok ya, ne hediyesi? Başka işleri yoktu da bana hediye vereceklerdi.
Bu belgeyi bana verme mecburiyeti olmasına rağmen onlar benden hediye istediler de, bakma ben anlamazlıktan geldim. Sonra da dedim ki kendi kendime; mademki onca uğraştan sonra bu belgeyi aldım, bir hediyeyi de hak etti. Bu çerçeveyi aldım, iyi ettim değil mi? Şimdi sen bunu halledip görünür bir yere as, bundan sonra yapacak bir şey var mı, yok mu onu da zaman gösterecek bize" dedim Gökhan’a.
Gökhan aldı kâğıdı eline ve "Bu muydu o kadar zaman beklediğimiz şey? İnsan daha bir gösterişli kâğıda yazar, hani kuşe kâğıt falan. Bu A4 kâğıdını ben yollardım onlara ya da bana mesaj olarak atsalardı ben buradan hallederdim" dedi ve aldı çerçeveyi. Biraz zor olsa da belgeyi çerçeveye yerleştirip duvara astı."Oğlum, bu belgeyi de aldığımıza göre artık bundan sonra bir (kontrol) falan istemezler değil mi?" diye sorduğumda ise:Gökhan, "Bak görürsün, polis gelir, bakar ve bunu buradan indirir, bir şey arar mutlaka. Aha da bak şuraya yazıyorum" dedi çerçeveyi duvara asarken.
İşlerimiz iyi gitmiyordu. Bu yüzden ne yapacağımızı şaşırmıştık aslında. Adım atamıyorduk.
Para ne geliyordu ne de hayatımızdan çıkıp gidiyordu, adeta esir almıştı hayatımızı.
Kötü bir durum olsa da gerçek buydu.Canım çok sıkılıyordu, daha net söyleyeyim, canım yanıyordu ve resmen acı çekiyordum.
Gözlerimden yaş eksik olmuyordu; hani ben hiç ağlamamazdım ya, ağlıyordum işte.
Yıllardır istediklerimin hemen hiçbirisi olmamıştı. "Sen de tek bir şey isteseydin" dediğinizi duyar gibiyim ama öyle olmuyor işte.
Şimdi de rüzgârın önüne düşen güz yaprakları gibi savruluyoruz oradan oraya ve ne yana düşeceğimiz belli değildi.Hep derler ya, gün doğmadan neler doğar diye. Bekliyordum, acaba bir gün de benim için o gün doğar mı diye. İnsanlar hep şuna inanıyorlardı: "Sen çok çalıştın, çok mücadele ettin ve şimdi de bunun karşılığını alacaksın, almak zorundasın" diyorlar bana. Ama diyorlar sadece, nasıl olacaktı bu iş?Bunu ben de biliordum, onca çalışmanın bir karşılığı olduğunu ama burası Türkiye... Emekli milletvekillerine yüzde yüz zam, bizlere sıra gelince otuz lira zam.
Böyle bir sistemde kim bize verecek o ödülü?
Tanrı mı?
Tanrıyı da görüyoruz ve sanırım o da güçlüden yana, baksanıza.
Gündüz Yavuz
YAZARIN NOTU:Bu satırları yıllar önce, Fikirtepe’nin o kendine has, sert hengamesi içinde bir kadın internet kafe işletmecisi olarak hayat mücadelesi verirken kaleme almıştım. Hafızamdan hiçbir şey uçup gitmesin, hiçbir insan hikayesi atlanmasın diye adeta dantel örer gibi, nefes nefese yazılmış satırlardır. İşaret parmağımın acısına, uyuşmasına aldırmadan beyaz A4 kâğıtlarına el yazısıyla nakşettiğim o 30 santimlik devasa arşivimin en filtresiz, en çıplak sayfalarından biridir bu.
Aradan geçen zamana rağmen, ne zaman bu satırlara dokunsam o günkü teyeli sökülmek üzere olan elbisemi ve beni ayakta tutan yegâne sırdaşım olan ’yazmayı’ yeniden hatırlıyorum. Rüzgarda savrulan tüm güz yapraklarına kalbi selamlarımla...
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.