4
Yorum
10
Beğeni
0,0
Puan
440
Okunma

“Çiçeğimde gizliyorum kendimi,
Göğsünde taşıdığın, habersizce,
Beni de taşıdığından kuşku duymadan-
Ve melekler biliyor ötesini.
Çiçeğimde gizliyorum kendimi.
Vazonda soldukça,
Benim yerime hissediyorsun, kuşku duymadan
Neredeyse bir kimsesizliği.”
Verandanın dinginliğinde, hasır masanın üzerindeki mor frezyalara dalıp gidiyorum. Birden kendi içime doğru upuzun bir yolculuğa çıktığımı fark ediyorum. Emily Dickinson’ın, insanın ruhunu ortadan bölen o kısacık dizeleri düşüyor aklıma: “Çiçeğimde gizliyorum kendimi...” Ne kadar zarif, bir o kadar da içimi ürperten bir itiraf. Kaçımız kendi varlığımızın en nadide parçasını bir çiçeğin taç yaprakları arasına saklayıp, bir başkasının göğsüne fark ettirmeden emanet edecek cesareti gösterebiliyoruz ki? Üstelik karşı tarafın bundan haberi bile yokken, bizi o çiçeğin rengiyle, kokusuyla birlikte kalbinin üzerinde taşıdığını bilmek... Bu, hayatın en gürültülü zincirlerinden çok daha güçlü, daha asil bir “sessiz teslimiyet” biçimi.
Yaşamın hoyrat akışında, bir başkasının bizi fark etmeden taşıyor olması fikri içimde garip bir sızı uyandırıyor. Belki de insan, sevilmekten ve görünmekten ziyade, “fark edilmeden var olmak” düşüncesindeki o mutlak güvene sığınıyor. Şair, o gizli çiçeğin karşı tarafın göğsünde yer bulduğundan öyle emin ki, “Beni de taşıdığından kuşku duymadan” derken aslında sevginin rütbeye, alkışa ya da karşılıklı ilanlara ihtiyacı olmadığını fısıldıyor. Bizler bugün varlığımızı kanıtlamak için sesimizi sürekli yükseltirken, o bir çiçeğin sessizliğine bürünüp bir başkasının hayatına usulca sızmayı tercih ediyor. Bu saklanışta zerre mağlubiyet yok; aksine, gözle görülmeyen, kulakla duyulmayan o büyük bağın hakikati var ve bunu sadece melekler biliyor.
Ne tuhaf, ne sarsıcı bir kadın şu Emily Dickinson. 1830’da Massachusetts’in sakin kasabası Amherst’te doğdu ve babasının evi Homestead, hem doğduğu hem de öldüğü yer oldu; yani tüm evrenini o evin dört duvarı arasına sığdırdı. Dışarıdan bakınca sıradan bir taşra hayatı gibi görünen yaşamı, içeriden bakınca sınırlarını kimsenin tam olarak bilemeyeceği, hiç durmadan genişleyen muazzam bir iç dünyaya ev sahipliği yapıyordu. Kimine göre Amerikan edebiyatının tartışmasız en büyüğü, kimine göre de antik Sappho’dan bu yana hiçbir kadın şair onun kadar ulvi, saf ve çarpıcı yazamamıştı. Elli altı yıllık o gizemli ömrüne sığdırdığı koca evren, bugün hâlâ başımı döndürmeye yetiyor.
Gençliğinde tamamen içine kapanık biri değildi Emily. Amherst Academy’de yedi yıl okudu, Mount Holyoke Female Seminary’ye devam etti, mektuplar yazdı, canlı arkadaşlıklar kurdu. Fakat zamanla içindeki bilge ses dışarıdaki tüm sesleri bastırmaya başladı. Otuzlu yaşlarından itibaren evden neredeyse hiç çıkmadı; bembeyaz elbiseler giydi, bahçesiyle ilgilendi, kapısına gelen misafirleri çoğunlukla kapı aralığından ya da merdiven başından selamladı. Amherst sakinlerinin arkasından “tuhaf ev kızı” diye fısıldamasının sebebi de bu sıra dışı inzivaydı.
Oysa beyza elbiseler içindeki o sakin kadının dış kabuğunun altında, dünyaları yıkıp yeniden kuran fırtınalar kopuyordu. Şiir yazmaya gençliğinde başlamıştı ancak asıl büyük patlama Amerikan İç Savaşı yıllarında, 1861-1865 arasında gerçekleşti. Sadece o birkaç yılda yüzlerce şiir döktü kâğıda. Edebiyat tarihçileri bunu haklı olarak insanlığın en yoğun en çılgın yaratıcı dönemlerinden biri sayıyor. Yalın benzetmeleri, günlük hayatın en sıradan ayrıntılarını -penceresine konan bir kuşu, bahçesindeki arıyı, solan bir çiçeği- alıp evrensel varoluş sorularına, zamansız bir derinliğe taşırdı.
Onun elinde ölüm, aşk, iman, doğa ve yalnızlık gibi temalar asla soyut kavramlar olarak kalmadı; hep somut, hep dokunulabilir ve her zaman yakıcıydı. Şiirlerinin biçimi de dönemin ağdalı, kurallı anlayışına göre son derece devrimciydi. Eş anlamlılığı, yarım kafiyeyi, satır aralarına serpiştirdiği kendine özgü tireleri, büyük harfleri savundu. Dönemin editörleri bu özgün işaretleri “hata” görüp düzeltmeye çalıştı; şiirleri yıllarca aslından saptırılarak yayımlandı. O benzersiz sesin tam anlamıyla ortaya çıkması için 1998’de Ralph W. Franklin’in eleştirel edisyonunu beklemek gerekti.
Hayatı boyunca yaklaşık bin sekiz yüz şiir yazdı bu yalnız kadın. Ama hayattayken bu dev külliyattan yalnızca on kadar şiiri, o da habersizce ve ağır müdahalelerle yayımlanabildi. En çarpıcı yanı ise şiirlerini itinalı el yazısıyla kâğıda döküp, sayfaları katlayarak birbirine dikmesi ve “fascicle” denen kırk adet el yapımı kitapçık oluşturmasıydı. Aynı çatı altında yaşadığı annesi, babası ve canı gibi sevdiği kız kardeşi Lavinia dahi odasındaki bu fırtınalardan, bu muazzam üretimden habersizdi. Nasıl korunaklı bir iç dünya, nasıl devasa bir giz...
Yalnızlığı sevmişti Emily ya da en azından onunla kendine özgü bir barış kurmuştu. Bu mutlak inzivanın içinde, isimsiz, belki de imkânsız bir aşkı yıllarca kalbinde taşımaktan vazgeçmedi. Yirmili yaşlarının ortasında Philadelphia’da tanıştığı, evli ve çocuklu vaiz Charles Wadsworth’le zihninde mistik bir bağ kurdu. Aralarında fiziksel hiçbir şey yaşanmadı; ömrü boyunca sadece üç kez yüz yüze geldiler. Ama o üç görüşme ona yetti de arttı. Ömrünün sonuna kadar o adama ruhani bir sadakatle bağlı kaldı. Şiirlerinin en güçlü ateşi, işte o ulaşılamaz hasretin küllerinden doğdu.
Duygusal hayatı hâlâ araştırmacılar için çözülememiş bir muamma. Son yıllarında yargıç Otis Lord’la yaşadığı derin yakınlık bir yana, edebiyat dünyasını asıl büyüleyen “Master Mektupları”dır. Gizemli bir “usta”ya yazılmış ateşli mektup taslaklarının kime hitaben kaleme alındığı bugün bile bilinmiyor. Charles Wadsworth müydü o usta, yoksa kendi dehasıyla yarattığı kusursuz bir hayal mi? Bu soru, odasının duvarları arasında sonsuza dek sır olarak kalacak.
Mor frezyalara bir kez daha bakarken soruyorum kendime: İnsan varlığını, tüm karmaşık düşüncelerini, ruhunu neden bu kadar narin ve geçici bir nesneyle özdeşleştirir? Belki de özümüzü ancak bir çiçek kadar savunmasız bir varlığın içine bıraktığımızda gerçekten güvende hissedebiliyoruzdur. Çiçeğin ömrü kısadır, kırılgandır ama sunduğu saf varoluş tartışmasızdır. Kendini o çiçeğin kalbine gizleyen ruh, incinmeyi ve solmayı en baştan kabul etmiş demektir. Böylece vazonun şeffaf gövdesinde ya da bir göğsün sıcaklığında yavaş yavaş eksilirken, karşısındakinin ruhuna usulca, hiç acıtmadan silinmez imzasını atmış olur.
Dickinson’ın dizelerinin ikinci kıtasını anımsadığımda içimdeki dinginlik daha derin, daha felsefi bir hüznün kollarına bırakıyor kendini: “Vazonda soldukça / Benim yerime hissediyorsun, kuşku duymadan.” Çiçek fiziksel olarak kururken içindeki gizli öz yok olmuyor; yavaşça karşı tarafın bilincine, ruhunun gözeneklerine sızıyor. Masasındaki çiçeğin günden güne solduğunu gören insan, tarif edemediği bir sızı, tekinsiz bir keder duyuyor. En güzel yanı da şu: Bu hüznün aslında o çiçeğe gizlenmiş başka bir özün ta kendisi olduğunu hiç bilmiyor, onu tamamen kendi duygusu sanıyor.
Şair son vuruşu o ağır dizesiyle yapıyor: “Neredeyse bir kimsesizliği.” Bu, gündelik yalnızlıklardan çok farklı, kozmik bir his. Çiçek vazoda yavaş yavaş solarken iki ruh, kelimesiz bir düzlemde buluşuyor ve aralarında ortak bir yük doğuyor. Şair kendi kimsesizliğini çiçeğe üflemiş, çiçek de kururken bu özü karşı tarafa usulca sirayet ettiriyor. Sanki dünyanın tüm gürültüsü, telaşı, hırsı bir anda çekilmiş de geriye, o şeffaf vazonun başında paylaşılan asil ve kesif bir yalnızlık kalmış gibi.
15 Mayıs 1886’da, muhtemelen böbrek yetmezliğinin getirdiği ağırlıkla, Emily sakince ve sâkitçe göçüp gitti. Kendi arzusuyla bembeyaz bir tabutun içinde, Amherst’in yemyeşil tarlaları arasından toprağa verildi. Yaşarken bir gölge gibi var olan, kasabalıların gözünde “çılgın ev kızı”ndan ibaret o kadın, arkasında şiirin kaderini değiştirecek bir gizem bırakarak ayrıldı dünyadan. Asıl doğumu ise ölümünden hemen sonra başladı...
Kız kardeşi Lavinia, ablasının odasındaki kilitli çekmeceleri açtığında donup kaldı. Titizlikle düzenlenmiş, dikilmiş, paketlenmiş yüzlerce şiir öylece duruyordu. Edebiyat tarihinin en şaşırtıcı keşiflerinden biriydi bu. Lavinia, vasiyetsiz mirası azimle dünyaya duyurmak için yıllarca uğraştı. Ablasının ilk şiir kitabı 1890’da basıldı ve büyük ilgi gördü. Fakat şairin orijinal imlasına sadık, eksiksiz ve sansürsüz bir edisyon için dünya bir yüzyıldan fazla beklemek zorunda kaldı.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Emily Dickinson’ın 19. yüzyıl şiirinin kurucu ve erişilmez zirvelerinden biri olduğunu net görüyorum. Onu anlamak için akademik listelere, sayılara değil, o kilitli çekmecenin içine, gizemli odasının ruhuna bakmak gerekiyor. Binlerce şiir, binlerce fırtına barındıran, dışarıya neredeyse hiçbir gürültü bırakmayan muazzam bir hayat felsefesi duruyor orada. Ne alkış peşinde koştu Emily ne de kalabalıklara yaranmaya çalıştı.
Yakın dostu Mrs. Holland’a yazdığı o meşhur soruyu hâlâ hatırımda: “Ölümden ve aşktan daha büyük bir şey var mı?” Ve Emily her ikisini de ucuzca kovalamadı. İkisinin kesiştiği o tekinsiz, hem karanlık hem aydınlık bıçak sırtında durmayı seçti. İnsanın mutlak yalnızlığını, varoluşun ağırlığını hiçbir yere kaçmadan, tek başına yiğitçe yaşadı ve bunları bir ibadet titizliğiyle şiirine döktü.
Şimdi, günün sonunda kendi huzur köşemde, masamdaki frezyalara bakarken anlıyorum ki; gerçek bağ, o büyük sır her zaman en sessiz, en gürültüsüz olanın içinde saklı. Emily, hepimizin içinde yaşayan, bu asra anlatamadığımız, kimselere açamadığımız o kırılgan ve vakur yanımızın ta kendisi. Dışarıya gösterdiğimiz maskelerin ardında, kendi karanlık çekmecelerimizde sakladığımız ve henüz kimselerin okumadığı binlerce gizli şiiriz her birimiz.
Bir gün tüm yapay rütbeler, unvanlar, beğeniler ve dünyanın bu sağır edici yaygarası sustuğunda, geriye sadece o vazoda kendi kendine kuruyan çiçeğin bıraktığı, iki ruh arasında paylaşılan asil kimsesizlik kalacak. Ve ancak o zaman, her şey için çok geç olduğunda anlayacağız: Düşünmeden geçirdiğimiz ömrümüz, aslında ruhumuza usulca sızan o şeffaf vazodaki efsunlu, eşsiz çiçekten ibaretmiş.
/ yüRekTen
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.