8
Yorum
15
Beğeni
5,0
Puan
280
Okunma


ANNEMİN YEŞİL SANDIĞI
Yıllar sonra baba ocağına, annemi ziyarete gittiğimde aklımda hep o eski günler vardı.
Burada anılarımın hepsini bulamasam da mutlaka birkaçı kalmıştır diye düşünüyordum.
Bu yoğun duygular altında varmıştım memlekete.Memlekette çok az tanıdık kalmıştı.
Zaten pek kimse kalmamıştı. Bazıları yaz tatili için gelmişlerdi ve birkaç gün sonra geri döneceklerdi.
İnsan özlemle bakınıyordu etrafına. Etraf tanıdık gibi dursa da artık yabancıydı.
Tanıdıklar beni görür görmez “Sen hiç yaşlanmadın, buradan nasıl gittin aynen öyle duruyorsun” diyerek yığınla iltifat etmişlerdi.Eve varır varmaz yıllardır yeri değiştirilmeyen aynanın karşısında bulmuştum kendimi.
Ya ben abartıyordum yüzümdeki çizgileri, ya da gerçekten kayda değer çizgiler yoktu.
Ya ayna bana yalan söylüyordu, ya da insanlar ikiyüzlüydü. “Aa sen hiç yaşlanmıyorsun, o eski sen hâlâ karşımda duruyorsun, neden hiç değişmiyorsun?” sorusu beni şaşkınlığa düşürse de, bu sözleri duymak yine de mutlu etmişti.Ananemin çok sık kullandığı bir cümle geliyordu aklıma: “Kaç yaşına gelirsen gel, güzel sözler duymak insanı mutlu eder. Bu yaşıma geldim, birisinden güzel bir söz duysam çok mutlu oluyorum” derdi.
Mutlu olmak güzeldir. Şüpheyle bakıp “Yalan söylüyor” diye kestirip atmakla ne geçecekti ki elime? Sev gitsin işte, diyordum kendi kendime. Kandırıyorlar mı beni? Aman, çok da umurumda değil. Herkes kendine baksın.
Onların asla duyamayacağı güzel sözleri bir başkasına söylemeleri bile az şey miydi?
Böylece kendimi mutlu etmenin bir başka yolunu bulmuştum.Aynanın karşısında bir yandan yüzümdeki çizgileri sayarken, öte yandan gençliğimi, çocukluğumu, annemin karyolasını, üzerine yığınla yatak yorgan yığdığımız annemin yeşile boyanmış tahta sandığını ve odanın o sakin halini ne çok özlemiştim.
Ya gerçekten yaşlanmıştım, ya da gençliğimi çok özlemiştim.Bu kadar yoğun duygular altında, bir yandan annemi ve annemin o sandığını düşünüyordum.
Ne sandıktı ama… Yeşile boyanmış, ön yüzünde rengârenk tenekeden süsler olan o sandık.
Ne kadar anlamlı, ne kadar doğal, ne kadar da anlatsam anlatamayacağım kadar tarifsiz güzeldi.
Bana hep ulaşılmaz gelen annemin o sandığı…
Karyolanın ayakucunda, duvarla karyola arasında sıkıştırılmış, üzerinde gündelik kullanmadığımız, sadece misafirler için sakladığımız kocaman bir yatak yorgan yığınının altında dururdu hep.
Nasıl ki sandığı her zaman açamıyorduk, o yığındaki yatak yorganları da her zaman kullanamıyorduk.
Kirlenmesin, sobadan çıkan dumandan sararmasın diye sarıp sarmalardık.
Özellikle kış aylarında misafirin gelmesini istemezdim çünkü misafir demek o yığını bozmak, misafir gittikten sonra da yatak çarşaflarını yıkamak demekti. Evde elektrik bile yokken, daracık odalarda misafir ağırlamak hiç de kolay değildi. Su evin dışında akardı. Taşımak, kuzinede ısıtmak, odun yetmezse yeniden odun kırmak, kar bir metre yüksekteyken çamaşır yıkayıp asmak… Bazen o yıllar daha mı zevkliydi diye düşündüğüm de olmuyor değil. İnsan bilmediği şeyin özlemini çekmiyor ya…Yılın belli dönemlerinde etrafta sıkça görülen fareler eve de girmeye başlayınca akla ilk gelen şeylerden biri, gıdalarımızı sakladığımız ambarın yanı sıra annemin yeşile boyanmış tahta sandığı olurdu.
Acaba fareler sandığı delip içerisine girmiş midir diye annem hemen sandığı açardı.
Çünkü nedense biz annemizin sandığına dokunamaz, izinsiz açamazdık. Bir nevi saygısızlık olurdu. Neden saygısızlık olsun, hâlâ tam anlayabilmiş değilim. Demek ki sandık, annemin özeliydi; özel hayata saygı gibi bir şeydi belki de.Sandığın açılması için mutlaka bir misafirin gelmesi gerekiyordu.
Misafir geldiğinde yatak, yorgan, battaniyeler inerdi ve bu bahaneyle sandık da açılırdı. Sandık açılır açılmaz ben hemen başına bitiverirdim. Annemi izlemekten büyük zevk alırdım.
Eşyaları tek tek sandıktan çıkarırken öyle özenirdi ki, sanki kırılacak bir şeymiş gibi dikkatli ve saygıyla dokunurdu her birine.Annemin sandığında neler yoktu ki… Beyaz tülbentler (yarısı oyalı, yarısı oyasız), rengârenk boncuklar, simli kumaşlar, divitin, pazen ve basma kumaşlar… Kokuları hâlâ burnumda.
Annem örme bilmediği için tek bir tülbent oyası bile yapmamıştı. Hemen hepsi akrabalar tarafından çeyiz olsun diye verilmişti. O zamanlar en özel hediyeler bunlardı. Annem örme bilmese de elindeki eşyalara çok değerliymiş gibi bakar, önemserdi.Sandığın kenarındaki rafta, bir yama parçasına sarılıp düğümlenmiş ıvır zıvır şeyler de vardı: teki kaybolmuş küpeler, taşı düşmüş yüzükler, zayıfken alınmış sonra parmağa dar gelen yüzükler… Ne olursa olsun, sandığın her açılışı beni heyecanlandırır, mest ederdi. Hiçbir şeye dokunmadan, pür dikkat annemi seyrederdim.Sandığın kendine has bir kokusu vardı. Buna annemin koyduğu naftalin kokusu karışınca odanın içinde bambaşka bir hava oluşurdu. Sandığında ne para ne de ziynet eşyası olurdu. Parasını kendi diktiği bezden bir torbaya koyar, torbanın iki ucuna bağladığı uzun bir iple beline sarardı. Sadece yatarken ve yıkanırken çözerdi.Annem sandığını nasıl büyük bir özenle açarsa, aynı özenle kapatır, üzerine yatak yorganları yığar ve kendi elleriyle diktiği kocaman örtüyle sımsıkı sarardı. Bu işlemi yaparken yüzündeki ifade, sandığa bakışı ve hareketleri… Belki kendisi de farkında değildi ama o an, sandığı kapatırken hayallerini, yaşayamadığı çocukluğunu ve gençliğini de farkında olmadan sandığa kapatıyordu.Artık annemin o gizemli sandığı yerinde değildi. Yerinden alınmış, içi boşaltılmış, odanın bir köşesinde atılmaya hazır halde duruyordu. Üstelik bir ayağı da kırıktı.Sandığa dokunmaya kıyamıyordum. Hâlâ onu eski sandık zannederek öylece bakmak istiyordum. Kapağını açmak isterken sandık geriye doğru devrilince kırık bacağını gördüm. O an sanki benim bacağım da kırılmış gibi hissettim. Canım yandı, öfkelendim, bağırmak istedim ama kime?Ne annemin odası eski odaydı artık, ne de sandığı gizemliydi. Her ikisi de ağlıyordu, bunu hissedebiliyordum. Ortada bir sandık vardı evet ama ne üzerinde yığınla yatak yorgan vardı, ne de karyolanın ayakucundaydı. İçinde de ona hiç yakışmayan eski kullanılmayan giysiler duruyordu. Annemin kokusu, sandığın kokusu, naftalinin kokusu… Hiçbirinden eser yoktu. İçim ezildi. Tüm çocukluğum gözümün önünden geçti. Ağlamak isteyen sadece ben değildim; sandık da ağlıyordu onu kapatırken.Gündüz Yavuz
4.11.2019
5.0
100% (7)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.