2
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
186
Okunma

BU EŞEK BANA MI GÜLÜYOR
Dün gece öyle tuhaf rüyalar gördüm ki sabah uyanınca beynim olduğu yere çakılıp kaldığı için elimi neye uzattıysam hata belirten kırmızı ışık şimşek gibi yanıp sönerek yüksek bir alarm verdi:
“Ben kimim? Burada ne işim var? Neden elimde bir patates bıçağı var” diye düşünceye daldım.
Dedemin her zaman söylediği meşhur bir nasihati vardı o aklıma hızır gibi yetişti.
“Oğlum, kötü rüya gördün mü kimseye anlatma. Anlatırsan gerçek olur.”
Belli ki anlatamadığım için bu rüya, adeta beynimi tırmalıyordu. İçimdeki fırtınanın çıkardığı bu uğultudan şu sözleri daha fazla kırılıp dökülmeden şöyle dediğini çıkardım.
“Sen merak etme, ben kendim gelir yaşarım, yaşatırım,” demişti.
Tam kahvaltımı yapıp keyfime bakacağım sırada mutfağa fırtına gibi biri daldı. Hanım!.. Eller arkada kavuşturulmuş, ciddi bir yüz ifadesi, sanki askeri tatbikatta emir verenler gibi.
“Bak bakayım buraya!”
Uyku sersemiydim, gözlerimi ovuşturdum. Biri benimle mi konuşuyor? Televizyon mu açık kaldı acaba?
Yok. Televizyona değil, direkt bana bakarak, bir paşa gibi işaret parmağını adeta gözüme sokarcasına sesini yükselterek emirler vermeye devam etti:
“Bugün patates soyulacak, fasulye ayıklanacak, ıspanak en az iki defa yıkanacak!”
“Ne? Patates mi? Fasulye mi? Ispanak mı? En az iki defa mı?” İçimden “Anlaşıldı, bugün kaderimde bulaşık deterjanı koklamak var,” diyerek mutfağa doğru isteksizce yol aldım.
Mutfakta hayatta kalma mücadelesi vermek için patatesleri aldım, birer birer yıkadım. Hepsinin üstünde çamur ve topraklar vardı. Acaba bunları yıkamak yerine olduğu gibi toprağa gömsem, tekrar filizlenirler mi diye kendi kendime düşündüm. Bunu düşünürken hanımın gölgesinin üzerime düştüğünü fark ettim. Sessizce geri dönüp patatesleri güzelce soymaya başladım.
Lavabonun başına geçip, yaprak kısımları yeşil ve yeşilin tonunda olan damarları ise eflatun bir renkteki pazı yapraklarını kıvrımlarına baktım. Sanki damar damar bu kıvrımlar birbirinden ayrılmış gibiydi. İki zıt renk yan yana duruyor. Ana damar ve kılcal damarlar koyu bir eflatun rengindeydi.
Ana damara bağlı olarak sağda solda bulunan bazen kıvrımlı yol gibi olan ince damarlar ise sarımtırak ve açık portakal sarı rengindeydi. Ana damara Yaklaşan yerler bu kılcal damarlarda olanlar da yavaş yavaş eflatun rengine dönüşmektedir. Yaprağı iki kısma ayıran ana damar üzerinden herhangi bir çıkıntı çekilirse lif halinde yaprağın köküne kadar sürersek; iplik gibi tel tel ayrılıyordu. Biyoloji de bunlara aynı pırasa da olduğu gibi odunsu doku deniyordu.
Yaprakların bazı yerleri yeşil ile eflatun karışımından oluşan mor ve koyu kırmızı renkteydi. Uzaktan bakınca yeşil, koyu yeşil, sarımtırak ince damarlar ve geniş ana damar eflatun rengi ile hemen göze çarpıyordu. Bir sanat eseri gibi görünüyorlardı. Ana damar eflatun, yan damarlar sarımsı, yaprak koyu yeşil… Resmen Monet gelip bu sahneyi empresyonist bir tablo yapmıştı sanki!
Yaprakların kıvrımlarında olan küçük böceklerin yumurta veya toz toprak artıklarını yıkayıp iyice çıktığına inandıktan sonra, yıkadığım pazıları bir yana çıkardım. Suları gitsin diye dikey bir biçimde geniş ve derin bir metal salata tabağına diktim. Yabani pazıların kumları, toz ve toprakları iyice döküldükten sonra kurumaya bıraktım.
“Ispanakları yıkamayı unutma!” der demez yüreğimden bir şeyler koptu.
Bu kadın mutfağı uzay üssü gibi kullanıp yönetiyordu!
“Tamam hayatım, şimdi yapıyorum…” dedikten sonra ıspanaklara daldım. Sonra da aynı lavaboya taze su koyarak ıspanakları yerleştirdim. Ispanakları birkaç defa suyun içinde karıştırdıktan sonra biraz vakit geçsin diyerek masaya dönüp oradaki kağıda bir iki cümle yazdım.
İş yaparken ya da iş esnasında zaten beni arayan pek olmuyor. İş bittikten sonra herkes gelip mutlaka bir eksiğimi bularak zafer kazanmış bir kumandan edasıyla söyleyip eleştiriyorlar. Böyle davranışlarda beni çok üzüyordu ve sanki yapacakmış gibi yapamayacağım sözleri bir daha yapmayacağım deyip isyan ettiriyorlar.
Üstünden yirmidört saat geçmeden yine ya soğan, ya sarımsak, havuç, ya da patates soyma işi beni buluyor. Kendi kendime “daha dün bir daha yapmayacağım demiştin! Bu ne hal diye sorunca içimdeki vicdanım, bir ailesiniz yardım etmen lazım diye beni uyarıyordu. Her zaman yüreğimdeki insan sevgisi beni yardımseverliğe yönlendiriyordu. Bir de söylemesi ayıp ama çok iyi gaza geliyordum.
Patatesleri suya koydum ki kararırsa suç bende olmasın. Ardından pazıları güzelce ovup duruladım. İçlerinden çıkanları görmeliydiniz! Minik böcekler, toz, hatta bir tanesinde “Ben buraya nasıl geldim?” der gibi bakan minnacık bir salyangoz bile vardı! Tam hepsini bitirdim, bir oh çekecekken…
“Evin Patronu Kim?” Kendi kendime, “Bu evde kim patron?” diye sordum. Sonra gözüm mutfağa takıldı. Çatal - kaşık, bıçaklar, tencere kapağı… Hepsi bana sırıtıyor gibi! Özellikle şu tuzsuz tuzluk! Onu hiç gözüm tutmadı. Sanki sinsice fısıldıyor:
“Hadi bakalım dostum, az kaldı! Bir de soğan doğrarsan o zaman tamam olur!” Tam bu sırada hanım tekrar mutfağa girdi.
Çok yoruldum der demez “ne iş yaptın ki?’ deyince; az kalsın savaş çıkacaktı… Kendimi tam böyle hissederken elime, iki iri soğan ve iki diş sarımsak verdiler.
Bir de “Elini çabuk tut, Oyalanma, soğanların doğranması lazım. Ocakta tencere varrrr!” diye bağırdılar.
Soğan mı? O da mı benim görevim?!
Gözlerimi kapatıp vazifemi yaparken; içimden “Sakin ol, sen iyi bir insansın, yardımsever bir insansın…” dedim. Dedim demesine ama iç sesim daha gerçekçiydi:
“Hayır kardeşim, sen düpedüz enayi bir insansın!”
Gözlerimi açtım, soğanları elime aldım. Bıçak elimde, önümde bir soğan, karşıda bana sırıtan mutfak eşyalarının konulduğu dolabın sol kapağında bir eşek resmi. Bu sahneyi Tarantino görse kesin film yapardı. Soğanları soyarken; gözlerimden sicim gibi yaşlar akmaya başladı. Sinirden mi, soğandan mı belli değil. İçimden “Bu kadar ağlatacak ne yaptım sana be soğan?” diye düşünürken bir de ne göreyim?! Bütün mutfak eşyaları bana gülüyor! Sadece onlar mı? O eşek resmine bakınca sararmış dişlerini göstere göstere sanki bana gülüyormuş gibi bakıyordu.
Tencere kapağı az önce kahkaha attı, yemin ederim! Bıçaklar bana göz kırpıyor. Çatal - kaşık, sanki “Daha çok işin var!” der gibi birbirine vurup vurmalı sazların çıkardığı sesler tarzında müzik yapıyorlardı. O tuzsuz tuzluk yok mu, o tam bir psikopat! Sanki bana bakıp diyor ki:
“Sen daha kaynayan çorbayı karıştırırsın, ardından da iki kere de bulaşık yıkarsın!”
Tam içimden “Ben delirdim mi acaba?” diye geçirdiğim sırada hanımın sesi duyuldu:
“Ne yapıyorsun sen öyle?! Oyalanma, soğanlar çabuk doğransın!”
Yok arkadaş, kaçış yok! Hayatımın geri kalanını mutfakta esir olarak geçireceğim artık dijital dünyada bir nevi tescil edilip belli oldu. Soğanları doğrayıp bitirdim. O sırada içimdeki isyankar yanım adeta patlayıp isyan ederek uyandı:
“Bu böyle gitmez! Artık özgürlüğümü ilan edeceğim!” Dedikten sonra derin bir nefes aldım, mutfağın ortasında durdum ve yüksek sesle haykırdım:
“Bundan böyle canım isterse soğan doğrarım, canım isterse doğramam!”
Der demez ortalıkta bir sessizlik oldu.
Hanım yavaşça bana döndü, yüzünde hafif bir gülümsemeyle şöyle dedi:
“Evet, canın isterse doğrarsın senin de karnın doyar, istemezsen yardım etmeyip aç kalırsın!”
Müthiş bir sessizlik oldu. Bu sessizlik esnasında kara sinekler uçarken savaş uçağı gibi yeri göğü inletiyordu… Sonra mutfakta korkunç bir gürültü koptu! Tencere kapağı yere düştü ve yuvarlandı. Bıçaklar gıcırdadı. O tuzsuz tuzluk titredi. Çatal - kaşıklar birbirine vurup kahkaha attı.
İşte tam o zaman durumu fark ettim… Bu mutfakta bana gülen sadece tuzluk değilmiş… Bütün ev eşyaları bana gülüyormuş! Özellikle eşya dolabının sol kapağındaki resimdeki eşeğin bakışı ve adeta gülüşü beni gıcık etti. Böylece elimi hiçbir şeye sürmedim ve sabahtan beri ilk defa oturdum. O gün ne kadar yemek yaptıysam hepsini silip süpürdüm.
Oh be dünya varmış deyip ekran karşısına geçerek, elimdeki uzaktan kumanda ile bütün kanalları dolaşarak doğru dürüst bir programı ne kendim izledim, ne de başkasına izlettim.
Fakat, dolap kapağı üzerindeki eşek resmini hanıma ve çocuklara gösterip; bu eşek bana mı gülüyor? diye sorar sormaz sanki koro sanatçıları gibi hepsi en tiz sesten en bas sese kadar “Evet” diye gürlediler. Bir de hep beraber alkış tuttular. Eşeğin güldüğüne değil, ben de bu alkışa iyi tav oldum.
Halil GÜLEL
Düsseldorf / 22.04.2026
(Ayda Hıyar Yetişir mi?)
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.