1
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
243
Okunma

Yetmişime,
Bu bir mektup değil.
Bir tür iç kanama raporu.
Zamanın, içimde açtığı yaraların tutanağı.
Otuz beşim.
Henüz kimseye tam olarak ait olamamış bir yaş.
Ne gençliğin affına sığınıyorum artık
ne yaşlılığın bahanesine.
Sen…
Kemiklerinin sesini duyarak yürüyorsundur şimdi.
Ben hâlâ içimin sesinden kaçıyorum.
Aramızda yıllar yok yalnızca.
Aramızda susulmuş cümleler var.
Yutulmuş haykırışlar.
Dilimin ucuna gelip de dişlerimle ezdiğim itiraflar.
Söyle bana:
Hangi kelimeyi gömdün ilk?
Hangi “ben”i, kimsenin haberi olmadan toprağa verdin?
Çünkü ben her gün bir parçamı öldürüyorum.
Kimse fark etmiyor.
Alkış bile alıyorum bazen.
İnsan, en çok uyum sağladığında çürürmüş.
Ben çürümeyi öğrendim.
Sen… ustası oldun mu?
Bak, dürüst olayım:
Ben hâlâ geceleri ikiye bölünüyorum.
Bir yanım yaşamak istiyor,
öteki yanım “idare et” diyor.
“İdare et” —
bu çağın en kibar intihar biçimi.
Sen kaç yıl idare ettin?
Kaç sabah aynaya bakıp kendine benzemediğini fark ettin
ama yine de tıraş oldun,
yine de giyindin,
yine de bir başkasının hayatına geç kaldığını sandın?
Ben hâlâ bazı kapıların önünden geçerken yavaşlıyorum.
Çalmıyorum.
Çünkü biliyorum, o kapı açılırsa hayatım değişecek.
Sen o kapıları hiç çaldın mı
yoksa ömrünü tokmak sesine hasret bir sessizlikte mi geçirdin?
Annen…
öldü mü?
Bu soruyu bu kadar çıplak sormamın sebebi şu:
Ben hâlâ onun sesini geleceğe taşıyabileceğime inanıyorum.
Sen… artık sadece geçmişten mi ödünç alıyorsun?
Babanın omzuna son kez ne zaman dokundun?
Ve o dokunuşun son olduğunu bilmeden
nasıl bu kadar rahat davrandın?
İnsan en çok, son olduğunu bilmediği anlarda suçludur.
Şimdi söyle:
Kaç vedayı hafife aldın?
Kaç kez “sonra ararım” deyip
bir ömrü sessizliğe terk ettin?
Hatıralar…
sana da ihanet ediyor mu?
Benimkiler ediyor.
Çünkü sadece yaşadıklarımı değil,
yaşamadıklarımı da gösteriyorlar bana.
Bir ihtimal gibi.
Bir alternatif hayat gibi.
Bir “olabilirdi” mezarlığı gibi.
Sen o mezarlığın bekçisi misin artık?
Bak…
Sana nasihat vermeyeceğim.
Montaigne gibi dürüst olayım:
Ben kendimi bile ikna edemiyorum.
Ama şunu biliyorum —
insan, kendine söylemediği gerçeklerin toplamıdır.
Ben kendime yalan söylüyorum.
Sen… hâlâ söyleyebiliyor musun?
Yoksa artık gerek kalmadı mı?
Çünkü hakikat seni çoktan susturdu mu?
Ece Ayhan’ın karanlık sokaklarından geçtim ben,
isimlerimi sakladım.
İlhan Berk gibi dağıldım kelimelere,
ama bir türlü kendimi toparlayamadım.
Küçük İskender gibi bağırdım içimden,
kimse duymadı — ben bile.
Sen…
hangi şairde kaldın?
Yoksa hiç yazılmamış bir dize gibi mi yaşadın kendini?
Bak şimdi en ağır yere geliyorum:
Hayatını gerçekten yaşadın mı
yoksa sana verilen rolü kusursuz oynayıp
alkışlarla gömülmeyi mi seçtin?
Çünkü ben hâlâ karar veremedim.
Ve karar verememek,
yavaş yavaş ölmenin en estetik yolu.
Sen estetik öldün mü?
Eğer cesur olduysan,
muhtemelen çok kaybettin.
Ama en azından kaybettiğin şeyler sana aitti.
Eğer korktuysan,
hiç kaybetmemiş gibi göründün.
Ama aslında hiç yaşamamış oldun.
Hangisisin?
Ben şu an ikisinin arasında sıkışmış bir cümleyim.
Ne nokta koyabiliyorum
ne de devam edebiliyorum.
Yarım kalmak…
insanın kendine ettiği en uzun işkence.
Sen tamamlandın mı
yoksa eksik yaşamaya alıştın mı?
Şunu bil:
Ben senden korkuyorum.
Evet.
Yaşlanmaktan değil,
senin gibi olmaktan korkuyorum.
Ama belki de bu korku haksız.
Belki sen,
benim korktuğum her şeyi yaptın.
Belki dağıldın, yandın, yalnız kaldın
ama en azından kendin oldun.
Eğer öyleyse —
bu mektubu yırt.
Ama eğer
susmayı seçtiysen,
ertelediysen,
kendini başkalarının hayatına yamadıysan…
O zaman bu mektubu sakla.
Çünkü bu bir hatırlatma değil,
bir suç ortaklığı belgesi.
Son bir şey:
Eğer hâlâ bir şeyleri değiştirebiliyorsan,
geç değil.
Ama eğer artık geçse…
bil ki ben bu mektubu yazarken
henüz geç değildi.
Ve ben
buna rağmen
hiçbir şey yapmadıysam—
o zaman en büyük felaket zaman değil,
benim.
— Otuz beşindeki enkazın
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.