10
Yorum
18
Beğeni
5,0
Puan
255
Okunma
Biz babadan böyle gördük…
Sözün yükü vardı, bakışın anlamı, susuşun bile bir edebi olurdu. Her şey söylenmezdi ama her şey hissedilirdi. Bir sofraya oturuldu mu ekmek bölünmeden önce gönüller bölüşülürdü. Büyük konuşmazdı, küçük dinlemeyi bilirdi. Saygı, bir kural değil; bir hâldi, bir yaşayıştı.
Biz babadan böyle gördük…
Toprakla konuşan adamlar tanıdık biz. Elleri nasırlı ama yüreği yumuşacık insanlardı onlar. Azla yetinmeyi zenginlik sayan, çokla şımarmayı fakirlik bilen bir irfanın içinden geldik. Dedemiz anlatırdı; “İnsanın özü bozulursa, dünya düzelmiş neye yarar?” diye… Biz o sözü kulağımıza değil, kalbimize yazdık.
Oğuz’dan esen bir rüzgâr vardı üzerimizde,
Kafkasya’dan kopup gelen bir vakarın izleri…
Yürüyüşümüz rastgele değildi bizim; her adımda bir geçmişin duası, her duruşta bir ecdadın gölgesi vardı. Zaman değişti, yollar değişti, insanlar değişti belki… Ama bize öğretilen o öz, o maya hiç değişmedi.
Biz babadan böyle gördük…
İnsanı insan olduğu için sevmeyi,
Hayvana merhameti,
Ağaca bile incitmeden dokunmayı…
Bir kalbi kırmanın, bir ömür kırılmak olduğunu öğrendik.
Bir yetimin başını okşamanın, dünyayı güzelleştirmek olduğunu…
Toplum olmak kolay değildi elbet…
Aynı sofrada hem acıyı hem sevinci paylaşmak,
Düşene el uzatmak,
Yükselince eğilmeyi bilmek…
Bize bunlar öğretildi. “Önce insan ol” dediler. “Adam olmak sonra gelir” dediler. Biz de önce insan kalmaya söz verdik kendimize.
Ama…
Maalesef, maalesef diyorum ki bugünler başka bir imtihanla sınanıyor.
İnsan içini titreten, yüreğini daraltan hadiseler duyuyoruz.
Okullara umutla gitmesi gereken çocukların,
Ellerinde kalem yerine korku taşıdığı zamanlara şahit oluyoruz.
Henüz hayatın eşiğinde, daha 12-13 yaşında…
Ama omuzlarında taşıyamayacakları kadar ağır karanlıklar var.
O yaşa yakışmayan, hatta insanlığa sığmayan davranışlar…
Bizden olmayan, bize hiç öğretilmeyen hâller…
İnsan ister istemez soruyor kendine:
Biz babadan böyle görmedik ki…
Peki bu çocuklar nereden çıktı?
Gökyüzünden mi düştüler?
Yoksa… yoksa bunlar da bizim çocuklarımız değil mi?
İşte acı olan da bu…
Onlar bizim çocuklarımız.
Ama bir yerlerde kopan bağlar, zayıflayan kökler, unutulan değerler var.
Çağımızın sessiz ama derin bir yarası var:
Sanal yalnızlık…
Ekranların ardında kurulan sahte dünyalar…
Oyun diye sunulan, fakat ruhu törpüleyen karanlık senaryolar…
Gençliğin kalbine sızan, fark edilmeden büyüyen o zehirli iklim…
Bir çocuk, bir oyunda defalarca “yeniden doğabiliyor” belki…
Ama gerçek hayatta bir kalbin kırılışı, bir hayatın sönüşü geri gelmiyor.
Bunu öğretemediğimiz her an, bir şeyleri eksik bırakıyoruz demektir.
Biz babadan böyle görmedik…
Biz babadan insan olmayı gördük.
Biz dededen merhameti gördük.
Biz nefsimizle mücadeleyi, öfkemizi yutmayı, sabrı öğrendik.
Ama şimdi…
Çocuklarımıza sadece imkân verdik belki,
Ama istikamet vermekte geciktik.
Onlara dünya kurduk ama iç dünyalarını ihmal ettik.
Oysa yapılacak şey belliydi…
Yine dönüp o eski kapıyı çalmak:
Aileyi yeniden yuva yapmak,
Sohbeti yeniden diriltmek,
Sevgiyi sadece sözde değil, hâlde göstermek…
Bir çocuğun kalbine dokunmak,
Onu anlamak, dinlemek…
Elinden tutmak ama ruhunu da bırakmamak…
Çünkü her çocuk, aslında bir emanettir.
Ve her emanet, ilgi ister, şefkat ister, yön ister…
Biz babadan böyle gördük…
Ve biliyoruz ki o maya hâlâ var.
Toprağın derininde saklı bir tohum gibi…
Yeter ki yeniden su verelim, yeniden güneşle buluşturalım.
Belki de mesele şu:
Unutmadığımızı sanmak değil,
Gerçekten hatırlayıp yaşamaya devam etmek…
Biz babadan böyle gördük…
Ve şimdi, gördüğümüzü yeniden yaşatma vaktidir.
ALİ RIZA COŞKUN
5.0
100% (12)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.