8
Yorum
27
Beğeni
0,0
Puan
515
Okunma

Kendi kendine güldü adam. Sanki bir başka dünyanın içindeydi ve oradan ayrılamamış ve buradaki dünyaya ayak basmamıştı henüz. Yoksa bir insan, niye gülsün kendi kendine..!?
Başını telefondan kaldırmadan, kıs kıs gülüyordu. Bir ara başını kaldırmak aklına geldi. Baygın gözlerle, etrafını kolaçan etti (göz rengi neydi acaba?) Kimsenin oralı olmadığını anlayınca adam - çünkü etraftakilerin de bakışları elerindeki küçük cihazların derinliklerine gömülmüştü - derin bir nefes aldı. Kıllı ve tombul parmaklarını burun deliklerine çabucak sokup çıkardı, (senin miden bulandı, ama bakmaya devam ettin). Kimsenin onunla ilgilenmediğini anlayınca, omuzları yerine oturdu usulca. Mavi gömleğin altındaki şişkin göbeği biraz daha öne fırladı. (Ya gömlek düğmeleri koparsa?)
Sen etrafta olup bitenleri gözlemlerken koyu renkli gözlüklerinin arkasında, senin de aynı meraklı gözlerle izleniyor olabileceğin ihtimali geldi aklına. Rahatsız etti seni bu düşünce. Bu olasılığı anlamak, daha objektif bir kanıya varmak için, usulca kalktın yerinden. Çayının soğuma ihtimalini önemsemedin. Lavabonun olduğu yer doğru yürüdün. Önündeki kuyruğu görünce rahatladın. Çünkü bu durum, edindiğin yeni "uğraşını" oldukça kolaylaştıracaktı. Yüzünü salona döndün ve kafedeki onlarca konuğu, merakla izlemeye devam ettin.
Karma bir yaş gurubu vardı içeride. Bu uğultu, insan ağzından sızan bir uğultuydu ve bir bakıma rahatlatıcıydı. Güven vericiydi hatta. Sen dikildiğin yerde onları izlerken, onlar senin varlığının farkında bile değildi. Onları oyalayan, daha "önemli" meşgaleler vardı çünkü. Tabii bu da senin işine gelmişti.
Kendini bir dedektif gibi gördün o an. Aslında, kendine yakıştıramadığını ve tasvip etmediğin bu rol, geçici olacağından ve onun egona kazandıracklarını da göz önüne alarak, haz verebileceğini kanıksadın. Hatta bu rol, kutsanmalıydı oracıkta.
Bakışların, pencereye yakın duran masana kaydı ve sonra da, sana yakın oturan adamda sabitleşti. O adamcağız hala bir başına oturuyordu. Servis tezgahını önündeki insan kalabalığına ve hareketliliğe rağmen, gözünü adamdan alamıyordun. O ki, hala aynı pozisyonda ve yalnızdı. Ona, acımak geldi içinden:
- Yazık, dedin. Boynu ağrıyor olmalı başını öne eğmekten, ama kronikleşmiş bir hastalık edinmiş gibi yaşadığından; alışmıştır. Umursamıyordur, diye geçti içinden.
Lavabo kuyruğunun kısalacağı yoktu. Kuyruktakiler de ellerindeki minik cihazlarla meşguldü. Ya lavabonun içindeki de cihazıyla oturuyorsa? O an, soğumakta olan çayını düşündün ve gidip yerine oturdun yeniden. Sen de tıpkı onlar gibiydin. Onların bir başka kopyası... Çünkü sen de, başı öne eğik’lerin varlığından alıkoyamıyordun kendini.
Bir ara, kendini yalnız hissetmiş olmalısın ki, elin pantolonun arka cebine gitti. Ama bilincin yerinde olduğundan, elini anında geri çektin. Sanki onlardan biri olmak istememiştin, sanki onları süzerken, buruk bir acı duyumsamış ve onlarda kendini de görmüş gibiydin. Oysa sen asla, asla acınacak bir konumda olmak istemezdin. Kendini bu düşünceden, tozlanmış eteklerin silkenişi gibi, silkeledin. Kararan içine, aydınlık sızar gibi oldu. Ve yine pürdikkat, çevreyi gözlemlemeye devam etmeliydin...
Yorgundun. Şaşkındın. Bıkkındın, ama sebebini tam olarak bilmiyordun!
Pencereden dışarıya baktın bir süre. Dikkatini dağıtmalıydın. Başka şeylere odaklanmalıydın. Ama, duvarı kaplayan pencerenin dışından geçen taşıt ve insan kalabalığı, başını döndürünce, yeniden salonun içine döndü bakışların. İzlediğin insanlar, senin farkında değillerdi. En azından sen öyle sanıyordun...
Birdenbire, tek başına oturan adamın masasına bir kadın yaklaştı elinde bir tepsiyle. Oysa sen onu yalnız sanmıştın. Büyükçe bir kadındı bu. Adamın dişi kopyasıydı sanki. Oysa adam, göbeğine oturttuğu cihazı yoklamakla meşguldü hala.
Gözleri sürmeli, uzun kirpikli ve pembe rujlu bu kadın, anlamadığın bir dilde, bir şeyler söyledi adama. Adam irkilir gibi toparlandı. Cihazı masanın üzerine koydu hoyratça. Homurdanarak uzattı kollarını tepsiye ve kadının elindeki tepsiyi alıp masaya koymayı başardı. Kadın, ısrarla konuşuyordu. Akortsuz ve boğuk bir ses tonu vardı. (Slav dillerinden birini konuşuyor, diye düşündün. Sen de o dilleri birbirinden ayırmakta zorlanırdın hep.)
Adam, büyük bir ilgiyle tepsidekileri inceledi. Dudakları yalayarak kahvesini ve pasta tabağını önüne çekti. Oysa kadın, kıpır kıpırdı ve bir türlü istediği huzuru bulamıyor sandalyenin üstünde. Bir yandan konuşmaktan, bir yandan da boynundaki fuları çekiştirmekten, sandviçi yemeye sıra gelmiyordu.
Adam önündekini kaşıklarken, kadına hiç bakmıyordu. Sanki kadın onunla değil de, kendi kendine konuşuyordu. Ve sanki ikisi de bu duruma epeydir alışıktı.
Onları izlerken, yeniden acıma duygun depreşti:
- Bunlardan biri olabilirdim, dedin. Bunların dünyasını edinmiş olabilirdim. Ve ben de, başkaları tarafından izleniyor olabilirdim şimdi, dedin.
Bu tuhaf duyguyla, geriye yaslandın. Tuhaf bir yorgunluk hissettin bedeninde: "Ah, dedin; insanların birbiriyle ilişkilerini, davranışlarını anlamak, bir izaha kavuşturmak, hatta çözmek, ne kadar karmaşık ve zormuş..."
İçinde, seni ikaz eden, davudi bir ses de, şöyle diyordu:
- Senden kime ne, ya hu? Başka işin gücün yok mu senin? Peki senin karmaşıklığını, zorluğunu kim çözecek? Hiç düşündün mü bunu, diyordu.
H. Korkmaz
19/26 Sthlm
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.