13
Yorum
16
Beğeni
5,0
Puan
708
Okunma

Üsküdar Kadıköy yolunda Doğancılar parkını geçince solda, gövdesini kaldırımla caddenin paylaştığı iri bir çınar ağacı vardı. Bir ucu o çınar ağacına, diğer ucu da çınarın tam karşısındaki lokantanın giriş kapısına bağlanmış paslı telde yıllardır araçların egzoz gazlarını yutmaktan kararmış bir tabela asılıydı. Dikkatli bakıldığında
"ŞİŞMANIN LOKANTASI" yazısı okunurdu. Orası benim meyhanemdi.
Lokantanın boyaları çatlamış kapısından içeriye girildiğinde göreceğiniz ilk kişi bendim. Ya girişteki mutfakta salata hazırlıyor ya da iri gövdeme rağmen koşuşturarak masadan masaya içki, meze dağıtıyor olurdum. Adım Satılmış’tır. Fakat meyhane müşterilerim bana Satı derlerdi. Şişman, kırmızı yanaklı, gür bıyıklıydım. Bıyıklarımın ucu hep yukarı bakardı. Ellerim ne zaman boş kalsa bıyıklarımı bükerdim. Güler yüzlüydüm. Öyle olmak ta gerekirdi.
Küçük meyhanemin müşterileri belliydi. Çoğu birbirini tanırdı. Biri üç beş gün gelmesin merak edilir, araştırılırdı. Bazen sohbetlerine katılır, ancak lafı uzatıp onları sıkmazdım. Ne kadar ısrar ederlerse etsinler masalarına oturmazdım. Zira meyhaneciliğin kuralı budur. Meyhaneci müşterisiyle oturup içerse meyhanecilik meyhane-cılık olur
Ben içmez miydim? Arkada müşterilere belli etmeden çay bardağıyla iki ya da üç bardak…
Müşterilerimin içki huylarını da bilirdim. Kim ne kadar içince ağlıyor, kim gülüyor, kiminin çenesine vuruyor, kim hayallerini gerçek gibi anlatıyor bilirdim.
Bu meyhaneye ilk defa geliyorsanız, önce sesler kesilir, gözler merakla sizi süzer, biraz içmeniz beklenir, onlara göre zamanı gelince sorgulama başlardı.
Nereli olduğunuz, ne iş yaptığınız öğrenilir, bu arada sorulmayan birçok sorunun da cevabı alınmış, size bir değer biçilmiş olurdu. İyi insanlardı. Dostlukları candan, Sevgileri yalın ve karşılıksızdı.
Balıkçı İhsan Üsküdar iskelesinde balık satardı. Her akşam meyhaneye uğramadan evine gitmez. Sık sık balık getirirdi. Cömertti, Bana hazırlattırıp, meyhanedekilere dağıttırırdı. Biraz içmeden lafa başlamazdı. Hani "Ağzından bal damlıyor" derler ya, öyleydi. Karadeniz şivesiyle güzel konuşur, anlattıklarını atasözleriyle, deyimlerle süslerdi. Filozof bir yanı vardı. Şakacıydı. En çokta Yengeç Macit’e takılırdı.
Yengeç Macit yüksek ökçeli, sivri burunlu Çarşamba işi ayakkabı giyerdi. Üzerinde her zaman mont olurdu. Macit yan yan yürüdüğü için ona Yengeç Macit derlerdi. En fazla iki duble içer hemen de sarhoş olurdu. Ne sorarsan sor cevabı hep aynıydı.
“Beni anlamıyorlar ağabey, beni anlamıyorlar.”
Balıkçı İhsan’ın:
“Sen ne iş yapıyorsun Yengeç Macit? Sorusuna:
“Bir şeyler yapıyoruz ağabey” der, fazla da bir şey söylemezdi. Bazen günlerce kaybolur kimse ne iş yaptığını bilmezdi.
Acı tatlı çok şey yaşadım o meyhanede. Ama birisi var ki onu hatırladığımda gözlerim dolar boğazım düğümlenir, dalar giderim.
Nuri, garip kimsesiz biriydi. Her gün uğrardı meyhaneye arkalarda bir masaya oturur, kimsenin yüzüne bakmaz, konuşmazdı.
O gelince meyhanedekilerin yüzüne şöyle bir bakar, biri işaret ederse ondan, kimseden ses çıkmazsa kendimden bir şişe şarabı götürür masasına bırakırdım. Fazla bir şey yemediğini bildiğimden bir dilim elma ya da bir avuç leblebi vermeyi de ihmal etmezdim. Nuri o zaman başını kaldırır yüzüme minnetle bakar yavaşça “Sağ ol Satı ağabey” der, şarabını çabuk çabuk içer, başı yerde ezik sessizce kalkar giderdi.
Nuri varlığı da, yokluğu da görmüş, okumuş yazmış biriymiş. Ocağı on sene önce sönmüş eşi tarafından ihanete uğradıktan sonra kendini İstanbul’a atmış. Üsküdar’da bir barakada yaşıyormuş. Her şeye rağmen eski elbisesi temiz saçları taralıydı. Fakat ağarmış sakalı, parmak girer alın çizgileri, sararmış benzi, kuru elleri çektiklerinin canlı şahidiydi.
Her günkü gibi ızgara dumanı, sigara dumanına karışmış meyhanenin tavanına asılıp kalmıştı. İçiliyor, gürültülü, anlaşılmaz seslerle konuşuluyordu.
Nuri girdi içeri. Başı dikti, neşeliydi. "Selam afiyet olsun "dedi. Sesi gürdü,
Sesler kesildi. Nuri’ye baktık. Şaşırdık. Selamını çok azı aldı. Alanlarda selam mı aldı mırıldandı mı belli değildi.
Arkalara gitmedi. Önlerde boş bir masa aradı, bulamadı. Gözüne kestirdiği bir masaya oturdu.
Elindeki poşeti masaya bıraktı. Seslendi:
"Satı ağabey bir küçük rakı, yanına da sen bilirsin bir şeyler getir işte..."
Sandalyeden hafifçe yan döndü. Herkese başıyla selam verdi. Tekrar, tekrar:
"Afiyet olsun, yarasın" dedi.
Fazla bir şey yemediğini bildiğim halde pilaki yoğurt salata bir küçük rakı, peşinden de ızgara köfte verdim Ben de bu günkü değişikliği görmüş olağan üstünlüğü fark etmiştim.
Nuri rakı bardağını doldurdu. Soluksuz bir seferde içti. Tekrar doldurdu, sulandırdı. Yanında getirdiği poşeti özenle ağır ağır açtı. İçinden çıkan muzları teker teker ayırdı. Bir tabağa dizdi. Tabak elinde masa masa dolaşarak herkese birer tane muz verdi. Kendisine bir tane kalmıştı. Bana vermediğini fark etti. Telaşla mutfağa koştu. Soyduğu muzu ikiye böldü yarısını bana verdi:
"Hepsini vermem Satı ağabey. Yarısı da benim." dedi. Güldü.
Mutlulukla gelip yerine oturdu. Meyhanedekilere laflar attı. Cevap verilip verilmediğine bakmadan şakalar yaptı. Güldü. Ciddi ciddi konuştu. Balıkçı İhsan gibi felsefi laflar etti. Bardağındaki son yudumu da içti. Dudaklarını kâğıt peçeteyle sildi.
"Satı ağabey hesap" dedi. Bir yerden eline para geçmişti.
Getirilen hesabı ödedi. Biraz da bahşiş bıraktı. Masasındaki yiyeceklerin neredeyse hepsi duruyordu. "Afiyet olsun, yarasın, iyi geceler" dedi. Çıktı gitti.
Ertesi gün, daha ertesi gün Nuri meyhaneye uğramadı. Nuri’nin Doğancılar parkında ölüsünün bulunduğunu, Haydarpaşa Hastanesinin morguna kaldırıldığını duyduk. Yanında boş şarap şişesi varmış. Onu tanıyanlarla cenazesini kaldırmak için hastaneye gittik:
“Bedenini bağışladığı için Üniversiteden gelip cesedini alıp gittiler. Tıp Fakültesinde kadavra olarak kullanacaklarmış.” Dediler.
Nuri’nin bedeni toprağa kavuşmasa da ruhu huzurluydu belki de. Sağlığında bizlere olan minnet borcunu muzla ödemişti çünkü…
MEYHANE MUKASSİ GÖRÜNÜR TAŞRADAN AMMA BİR BAŞKA FERAH BİR BAŞKA LETAFET VAR İÇİNDE. (NEDİM)
5.0
100% (9)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.