12
Yorum
25
Beğeni
5,0
Puan
277
Okunma

Hangi rüzgârda savrulduk böyle?
Ne ara yönümüzü kaybettik, ne ara birbirimize yabancılaştık, ne ara aynı kıbleye dönen yürekler bu kadar uzak düştü birbirine?
Bir zamanlar aynı acıya ağlayan, aynı sevinçte birleşen, aynı duada buluşan bir ümmetin çocuklarıydık. Şimdi ise her birimiz başka bir rüzgârın peşine takılmış, başka bir savruluşun içinde kaybolmuş gibiyiz. Kimi dünyanın telaşına kapılmış, kimi korkularına teslim olmuş, kimi de “bana ne” diyerek kendini en güvenli limana çektiğini sanmış… Oysa hiçbir liman artık güvenli değil. Çünkü deniz yükseliyor ve bütün gemiler su alıyor.
Garip olan şu ki; bunu görüyoruz.
Evet, gözlerimizin önünde oluyor her şey.
Yıkımlar, suskunluklar, tükenişler…
Ama görmezden geliyoruz.
Başlarımızı kuma gömmüş gibi yaşıyoruz. Duymamak için kulaklarımızı, görmemek için gözlerimizi kapatıyoruz. Sanki görmeyince yok olacak, duymayınca bitecek sanıyoruz. Oysa gerçek, en çok da sustuğumuz yerde büyüyor.
Müslüman coğrafyalar kan ağlarken, biz ekran başında bir haber gibi izliyoruz. Birkaç cümlelik üzüntü, birkaç saniyelik iç çekiş… Sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor. Bir çayın buharı, bir sohbetin gülüşü, bir alışverişin telaşı her şeyi örtüyor.
İşte asıl savruluş burada başlıyor.
Çünkü artık acıyı bile kısa yaşıyoruz.
Bir zamanlar bir kardeşin derdi, diğerinin uykusunu kaçırırdı. Şimdi ise milyonların acısı bile bir insanın düzenini bozacak kadar etkili değil. Bu nasıl bir alışkanlık, bu nasıl bir duyarsızlık? Hangi rüzgâr bu kalpleri bu kadar katılaştırdı?
Belki de en acı olan, herkesin kendi gemisini kurtarma telaşında olması.
“Herkes kendine baksın” diyoruz.
“Benim sorumluluğum ne ki?” diye soruyoruz.
Ama unutuyoruz: Aynı denizdeyiz.
Birimizin aldığı yara, diğerine de ulaşır.
Bir gemi batarken, diğerleri de sarsılır.
Bugün bir yerde yükselen çığlık, yarın bizim kapımıza dayanır. Ama biz hâlâ birbirimizden kopuk, birbirimize karşı kayıtsız bir şekilde yol almaya çalışıyoruz. Oysa bu bir yolculuk değil; bu, yavaş yavaş batışın hikâyesi.
Birlik olamıyoruz.
Bir araya gelemiyoruz.
Aynı sözde buluşamıyoruz.
Herkes kendi doğrusu ile övünüyor, kendi küçük dünyasında haklı olmanın konforunu yaşıyor. Ama haklı olmak yetmiyor. Çünkü haklılık, eyleme dönüşmediğinde sadece bir sessizlik biçimi oluyor.
İnsan olmanın yükü ağırdı zaten.
Ama Müslüman olmanın yükü daha da ağır.
Adaletin yanında durmak, zulme karşı ses olmak, mazlumun elinden tutmak… Bunlar sadece kitaplarda kalan güzel cümleler değil; yaşanması gereken sorumluluklardı. Şimdi ise bu sorumlulukları hatırlamak bile zor geliyor. Çünkü hatırlamak, harekete geçmeyi gerektirir. Harekete geçmek ise konforu bozar.
Biz konforumuzu korumayı seçtik.
Ve bu seçim, bizi savurdu.
Şimdi dönüp kendimize sormalıyız:
Hangi rüzgârda savrulduk böyle?
Bu rüzgâr korkunun rüzgârı mıydı?
Yoksa rahatlığın mı?
Yoksa umursamazlığın mı?
Belki de hepsinin birleşimiydi.
Ama ne olursa olsun, savrulduk.
Ve hâlâ savrulmaya devam ediyoruz.
Oysa rüzgârı suçlamak kolay.
Zor olan, kök salmayı seçmek.
Bir yerde durabilmek, bir değer etrafında toplanabilmek, bir acıyı gerçekten hissedebilmek… İşte asıl mesele bu. Çünkü rüzgâr ne kadar sert eserse essin, kökü olan ağaç devrilmez.
Biz köklerimizi unuttuk.
Bu yüzden her esintide yön değiştirdik.
Şimdi yeniden hatırlamak zorundayız.
Kim olduğumuzu, neye inandığımızı, neyin sorumluluğunu taşıdığımızı…
Çünkü bu savruluş sonsuza kadar süremez.
Ya bir yerde duracağız, ya da tamamen kaybolacağız.
Ve belki de en acı soru şudur:
Biz hâlâ bulunmak istiyor muyuz?
ALİ RIZA COŞKUN
5.0
100% (13)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.