1
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
122
Okunma
UÇAĞA İLK BİNİŞİMDE HİSSETTİKLERİM
İşte o gün gelip çatmıştı.
Günlerce içimi kemiren, “Ben o uçağa nasıl binerim?” diye korktuğum an sonunda gelmişti.
Şimdi içeride oturuyorum ve hâlâ inanamıyorum.Oğlumla birlikte yola çıkmıştık.
Bostancı’dan minibüse yürüdük, oradan belediye otobüs durağına… Sahile kadar neredeyse hiç konuşmadık.
Oğlumun morali yerlerdeydi; karnı açtı. Babasına çekmiş resmen, açlığa hiç tahammülü yok.
Suratı bir karış, asabi. Durakta beklerken ben de içimden geçiriyordum: “Ay ne zaman gelecek bu otobüs?”Neyse ki otobüs çabuk geldi. En arka koltuğa oturduk. Oğlum “Böylesi daha iyi,” dedi.
Otobüs sahil yolundan hızla ilerliyordu, trafik yoktu. İkimiz de ilk defa havaalanına gidiyorduk.
Hiçbir şey bilmiyorduk.
Oğlum “Orada bakarız, sorarız birilerine,” diyordu ama ben içimden düşünüyordum: “Sen bu halinle kimseye bir şey sormazsın oğlum, hele karnın açken hiç sormazsın.”İki durak sonra otobüse bir kız bindi, tam karşımıza oturdu. Çantasından makyaj malzemelerini çıkardı; bir yandan makyaj yapıyor, bir yandan da salata yiyordu.
Kucağında mini bir sofra açmış, iştahla atıştırıyordu. Kızı izliyordum… “Bu kızın işi ne acaba?” diye geçiriyordum içimden. Saat akşam beşe yaklaşıyordu, biz sabahtan beri yoldaydık.
Kız hâlâ hem makyaj hem yemek… Rahatlığı beni şaşırttı. İçimden dedim ki: “Ya biz boş yaşamışız bu dünyada vesselam…”Bir yandan da oğlumu dikizliyordum; o da kıza çaktırmadan bakıyordu.
Yakaladım tabii. Havaalanına yaklaştıkça yeni yapılan evlere bakıyordum. İçimden “Bir evimiz olsaydı ne güzel olurdu,” deyince oğlum hemen sordu:
“Ev olunca sorunlar halloluyor mu?”“Yok hallolmuyor ama…
Yirmi beş senedir kira ödüyorum, sıfıra sıfır, elde var sıfır.
Bir evim olsa, kiraya verdiğim parayı evin içine harcardım.
En az on gün tek başıma tatile giderdim, kimseye çaktırmadan.
Deniz, kum, yemek derdi olmayan bir otel… Buna çok ihtiyacım var,” dedim.
Oğlum sadece baktı, hiçbir şey demedi. Bakışlarından “Hak veriyorum,” gibi bir şey geçti ama ağzını açmadı.
İçimdeki ev özlemi, Yılmaz’ın ölümünden sonra iyice azmıştı.Havaalanına geldik. İndik otobüsten.
Oğlum “Gel buradan gireceğiz,” dedi.
Ben de içimden geçirdim: “Şu insanlara bakalım, onlar ne yapıyorsa biz de onu yapalım.” (Sesli söylemedim, oğlum sinirlenir diye.) İnsanları takip ederek bekleme salonuna geldik.
Salon büyük, tavan yüksekti. Ortada kurdelelerle çevrili, eğri büğrü yollar… “Niye bu kadar uzattılar ki yolu?” diye düşündüm.İki saat erken gelmiştik. Oturduk, etrafı seyrediyorduk.
Oğlumun karnı hâlâ aç, suratı iyice düşmüştü. Ona sordum:
“Hani şu otobüsteki makyaj yapan kızı, sence güzel miydi?”“Hayır,” dedi, “makyaj yapınca bir şeye benzedi, yoksa suratına bakılmazdı.”Güldüm. “Demek sen de baktın ha?”“Ne yapayım anne, tam karşımdaydı, mecburen baktım,” dedi.
Böylece zaman da geçmiş oldu.Zaman ilerledikçe oğlumun hali kötüleşti. “Sen git oğlum, yolun uzun, açsın. Bundan sonrasını ben hallederim,” dedim. Uzun uzun “Emin misin?” diye sordu. En sonunda “Tamam, gidiyorum,” dedi ve resmen fırladı. Sanki salonun içinden uçtu. Bir anda tek başıma kaldım. İçime hem heyecan hem gariplik çöktü.Uçakların inişini, kalkışını seyrediyordum. Hiçbir şey düşünemiyordum. Nihayet sıra bana geldi.
Önümdeki insanları taklit ederek her şeyi yaptım. Kontrolden geçtik, kapıya geldik.
Orada bir telaş, bir panik… Herkes saatine bakıyor, “Neden uçak gecikti?” diye söyleniyordu.
Tam o sırada güvenlik görevlileri bir kadını sürükleyerek götürdüler.
Meğer bir kişiye iki bilet almış, yakalanmış. “Oh be,” dedim içimden, “uçakla ilgili sıkıntı yokmuş.”Sonra bizi uçağa götürecek otobüs geldi.
Uzun bir yol gittik, uçağın yanına geldik. Merdivenleri çıkarken eski Türk filmlerindeki gibi “eteklerim uçuşsun” istedim ama olmadı tabii. Gece, ışıklar, insanlar… Çok romantik geldi bana. Hayatımda ilk kez uçağa biniyordum ve bu an bayağı güzeldi.Uçağa girdik. Hostesler “Hoş geldiniz,” dedi, koltuk numaralarımızı söylediler. Oturduk. Yanımda bir beyefendi vardı ama hiç konuşkan değildi.
Olsun, bir saatlik yol, konuşmasak da olur dedim.
Kemerimi bağladım, arkama yaslandım.Kalkış anı geldi. İlkokuldayken öğretmenimizin söylediği cümle beynime kazınmıştı: “Yüksek yere çıkarken ve inerken ağzınızı burnunuzu kapatın ya da her ikisini açık tutun ki basınç sizi rahatsız etmesin.” Ben de elimden geldiğince ağzımı açık tutuyordum.Uçak pistte uzun uzun koştu, sonra havalandı.
O basıncı hissettim. Biraz kendimi sıktım ama geçti. Artık havadaydık. Yanımda oturanlar gayet rahattı; gülüyorlar, yiyorlardı. Sanki evlerindeydiler. Ben ise hâlâ “Ay ben ne yapıyorum burada?” modundaydım.Derken hostesler geldi: “Bir şey ister misiniz?”
Hiç düşünmeden “Bir bira,” dedim. Hostes getirdi, “Altı lira,” dedi.
“Ne? Altı lira mı?” diye geçirdim içimden. Bira da olması gereken kutunun yarısı kadar. Ama “Aman olsun,” dedim, “ne zaman içeceğim bir daha uçakta bira?”Biramı yudumlarken kendi kendime gülüyordum. İlk uçak yolculuğumda kemer açmayı bile becerememiştim (sonra yaşlı bir teyze gösterdi), birayı iki kat fiyatına içmiştim, yanımda oturan adamla tek kelime etmemiştik… Bunların hepsini ileride gülerek anlatacağım herhalde.Uçak Giresun’a yaklaştığında üç kez tur attı havada. Yanımda oturan adam nihayet konuştu:
“Neden inmiyor acaba?”Ben de omuz silktim. Sonunda indik. Uçaktan inince Erbil’i aradım.
Erkan ve Uğur gelmişler. Arabaya atladık, alandan kaçar gibi uzaklaştık.
Erkan “Teyze uçak üç kez tur attı,” deyince güldüm.
“Sağ salim geldik ya, gerisi önemli değil. Hem biramı da içtim,” dedim.
Erkan kahkahayı bastı: “Kimin kardeşisin, hiç şaşırmadım.”Güzel bir yolculuktu vesselam
.(21 Ekim 2009 – İstanbul’dan Giresun’a,
Gündüz Yavuz
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.