4
Yorum
12
Beğeni
5,0
Puan
260
Okunma

12 Mart 1921… Türk milletinin varoluş mücadelesinin en çetin günlerinde, bir milletin sesi, Mehmet Akif Ersoy’un kaleminden yükseldi ve TBMM’de yapılan oylama sonucunda İstiklal Marşı olarak kabul edildi. Verilen 500 liralık ödülü reddederek, "Ben bu şiiri para için yazmadım." diyen Akif, ödülü Türk ordusuna bağışladı; çünkü o şiir, ne bir şahsın ne de bir ödülün mahsulüydü, bir milletin kaderine yazılmıştı.
Akif’in Safahat’ına bu şiiri koydurmaması, onun hangi ruhla yazdığını gösterir: "O benim değil, milletimindir." Bu söz, bir şahsın değil, bir milletin kaleminden doğan gerçek bir destanın ifadesiydi. İstiklal Marşı, yalnızca bir marş değil, bağımsızlık mücadelesinin, milletin direniş azminin ve özgürlüğe olan sarsılmaz inancın bir tezahürüydü.
Marşın bestelenmesi için açılan yarışmaya 24 besteci katılmış, ilk kabul edilen Ali Rıfat ÇAĞATAY’ın bestesi kısa bir süre yürürlükte kalmış, 1930 yılında Osman Zeki ÜNGÖR’ün bugünkü bestesi kabul edilerek kalplerdeki yankısını derinleştirmiştir. Bu melodiler, bir milletin "medeniyet denilen tek dişi kalmış bir canavar" karşısındaki kararlı duruşunun notalara dökülmüş hâlidir.
Mehmet Akif’in son günlerinde, hasta yatağında sorulan "Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?" sorusuna verdiği cevap, bu destanın özünü özetler:
"O şiir bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam; onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın."
İstiklal Marşı, bir dönemin, bir milletin, bir inancın ölümsüz sesi olarak hâlâ çalıyor. Her kıtası, her dizesi, o günlerin ruhunu taşırken, bize hatırlatıyor: özgürlük, yaşanarak yazılır.
Alıntıdır...
5.0
100% (5)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.