3
Yorum
15
Beğeni
5,0
Puan
225
Okunma
Taş ustası Yunus, elindeki mermer parçasına bakakalmıştı. Yılların tecrübesi, gözlerindeki keskinlik, bu sefer işe yaramıyordu. Koca bir bloktan zarif bir sütun başlığı çıkarmış, hazırladığı yuvaya tam oturtmak için son düzeltmeleri yapıyordu. Ama taş, inatla direniyordu. Bir köşesi, milimlik bir çıkıntıyla, kendisine ayrılan kusursuz oyuğa sığmıyor, direniyordu. Bastırdıkça, sanki içindeki bir çatlak inliyor, taşın soğuk yüzeyi Yunus’un terli avucunda bir türlü durmuyordu. "Yerine oturmayan bazı taşlar..." diye mırıldandı, yıllar önce duyduğu bir dize aklına gelerek. "Düşündürür insanı..." Gerçekten de düşündürüyordu. Taş mı kusurluydu? Yoksa kendi yonttuğu yer mi? Taş, bu yeri hak etmiyor muydu? Yoksa yer, taşın özünü, içindeki o gizli çatlağı, o ağırlığı kavrayamadı mı?
Bu basit uyumsuzluk, Yunus’un zihninde bir fırtına kopardı. Taşın inatçı direnişi, hayatında bir türlü "yerine" oturamamış, oturtamamış her şeyi hatırlattı. Kaybettiği aşkı, kopan dostluğu, hep bir eksiklik hissiyle doldurmaya çalıştığı o iç boşluğu... O aşk, o dostluk, bir zamanlar "yer" gibi sıcak, kucaklayıcı, tamamlayıcı değil miydi? "Belki de o yer, bir gülüşün sıcaklığıydı, bir bakışın derinliği..." diye geçirdi içinden. Şimdi ise o yer, o gülüş, o bakış, taşın soğukluğu kadar uzak ve ulaşılmazdı. "Şimdi soğuk, şimdi uzak..."
Dükkânın loş köşesinde oturan, gözleri derin kuyular gibi olan Derviş, Yunus’un iç çekişini duymuş gibi başını kaldırdı. Sessizliği, Yunus’un iç sorusuna bir cevap gibiydi. Yunus, elindeki inatçı taşı gösterdi Dervişe: "Bak Hoca, bu taş neden yerini sevmedi? Yoksa ben mi onu önemsemedim, kusurlu yonttum yuvasını?"
Derviş, taşı uzun uzun inceledi, parmak uçlarıyla o milimlik çıkıntıyı, taşın içindeki gizli damarın izini okşar gibi gezdirdi. Sonra Yunus’a baktı, gözlerinde bir tebessümle: "Ey taş! Yer senin özünü mü kavrayamadı? Yoksa sen mi taşıdın yerin yükünü, içindeki o derin çatlağa?" diye mırıldandı, Yunus’un şiirindeki dizeleri sanki taşa okuyarak. "Yunus," dedi yumuşak bir sesle, "Bu soruyu sorarken, taşa mı, yoksa kendi yüreğindeki o sığmayan parçaya mı bakıyorsun?"
Derviş, taşı Yunus’un avucuna geri bıraktı: "Taş yerinde ağırdır derler... Evet, ağırdır. Ama yerini yurdunu bilmeyene ağırdır. Bu taş, belki de bu yuvanın kendi yurdu olmadığını biliyor içinde. Değer görmediğine ağırdır. Belki sen, onun içindeki çatlağı, o ağırlığı taşıyan damarı görmeden, sadece kendi tasarımına uydurmak istedin. Ve ağırdır hasretle yolunu gözleyene... Belki de bu taş, asıl ait olduğu yere, belki bir dağın zirvesine, belki bir ırmağın dibine, belki de başka bir bütünün parçası olmaya hasretle bakıyor da, senin kusursuz yuvan onun için bir hapishane."
Yunus, taşa, sonra dervişin gözlerinin derinliğine baktı. İçindeki fırtına dinmiş, yerini derin bir sorgulama almıştı. "Peki ne yapmalı? Kırayım mı? Aşındırayım mı? Toz mu olsun?"
Dervişin gözlerindeki tebessüm derinleşti: "Ey yerine oturmayan taş! Kırılma, aşınma, toz olma sakın!" dedi, sesi bir nasihat gibi ama daha çok bir ilahi emir gibi çınladı. "Belki de senin gerçek yerin, o sığamadığın yer değil, yolculuğunun kendisidir. Bu sığamayış, bu düşüşler, bu uyumsuzluklar... Her sığmayış, her düşüş, seni asıl ağırlığına, öz varlığına taşır... Bu taşın ağırlığı, senin onu zorla yerine oturtma çaban değil; onun kendi varlığının, kendi hikâyesinin, içindeki çatlağın bile bir parçası olan o benzersiz bütünlüğünün ağırlığıdır. Onu zorlarsan, kırılır. Kabul edersen, gerçek ağırlığını görürsün."
Derviş sustu. Dükkândaki sessizlik, Yunus’un zihnindeki soruları daha da gürültülü kılıyordu. "Yer mi kusurlu, taş mı?" diye düşündü. Belki de ikisi de değildi. "Yoksa onları yer ve taş diye ayıran zihin mi?" İnsan, her şeyi kategorilere sokma, uydurma, zorlama hırsıyla, asıl bütünlüğü parçalamıyor muydu? Aşkta, dostlukta, hayatta... İki varlık, kendi özlerini unutup, birbirlerini "yer" ve "taş" diye sabit kategorilere hapsettiklerinde, "Ayrı düşmüş iki parça, unutmuşlar özlerini, tanıyamıyorlar birbirlerini..." İşte o zaman, vuslat değil, ayrılık kaçınılmaz oluyordu. Taş, yerini bulamıyor; yer, taşı kucaklayamıyordu.
Yunus, elindeki taşı döndürdü. Artık o milimlik çıkıntıyı kusur olarak görmüyordu. O çıkıntı, taşın hikâyesinin bir parçasıydı. Belki de içindeki çatlağın dışa vurumu. Onu zorla kırmak, taşın ruhuna, öz varlığına ihanet olurdu. Taşı, hazırladığı kusursuz yuvanın kenarına, bir köşeye bıraktı. Onu oraya zorla sokmayacaktı. "Belki de senin gerçek yerin, yolculuğunun kendisidir." Taş, şimdi orada, kendi ağırlığıyla duruyordu. Yerine zorla oturtulmamıştı, ama kendi varlığını taşıyordu. Bir eksiklik değil, bir tamamlanmamışlık değil, sadece kendisi olmanın huzursuz ama gerçek haliydi bu.
Yunus, Dervişe baktı. Gözlerinde anlayış, hüzün ve derin bir minnet vardı. Derviş, başıyla onayladı, sessizce. Taş, yerine oturmamıştı. Ama artık Yunus’un içindeki o yerine oturmayan parçaların ağırlığı, bir azap değil, bir soru olarak duruyordu: "Taş mı yerini sevmedi, yoksa yer mi taşı önemsemedi?" Belki de cevap, ikisini de aşan bir yerde, "yer" ve "taş" diye ayırmaktan vazgeçip, her bir varlığın kendi içindeki ve kâinattaki öz ağırlığını kavramakta, onu zorlamadan, kırmadan, toz etmeden, sadece olduğu gibi görebilmekteydi. Taş yerinde ağırdır. Ama o yer, zorla sokulduğu yuva değil, kendi hakikatini taşıdığı yolculuğun ta kendisi olunca... İşte o zaman, ağırlık, bir külfet değil, var oluşun kutsal sırrına dönüşürdü.
Çağdaş DURMAZ
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.