Kapitalistler öylesine para delisidirler ki, bize bir gün onları asacağımız urganı bile satarlar. (mao)
Oğuzhan KÜLTE
Oğuzhan KÜLTE

KÖKÜ OLMAYAN AĞAÇLAR

Yorum

KÖKÜ OLMAYAN AĞAÇLAR

( 3 kişi )

3

Yorum

5

Beğeni

5,0

Puan

168

Okunma

KÖKÜ OLMAYAN AĞAÇLAR

KÖKÜ OLMAYAN AĞAÇLAR


İçinde su olduğunu düşündüğümüz veya varsaydığımız şey gerçekten de su mudur? Su olduğu düşünüsü ile tasarruf edilen bu nimet sadece görüntü olarak su, içerikçe sudan başka bir şey ise varın ortaya neler çıkabileceğini bir düşünün. Suya içerikçe, su olabilme vasfını veren; rengi, kokusu, mineralce zenginliği, akıcılığı ve kimyasal denkleminde bulunan moleküler yapısındaki hidrojen ve oksijen elementlerinin varlığı ile suya dair beklentiler içerisine giriyorsak, insan dediğimiz ve kabullendiğimiz yaratılıştan da aynı beklentiler içindeyizdir.

Hayat dediğimiz genel mahiyette bir tohumdan teşekkül ediyor her nasılsa. Bu durum herhangi bir canlı için de böyle, canlı olmayan varlıklar için de geçerli aslında. Maddeyi bir vücuda getiren, ona formunu veren, bir kıvamda tutan veya asıl varoluş gayesine eviren şeylerin her birinde bir ilk adım, ilk basamak, varoluşun o “Ol” lügati var en tartışmasız da şekilde.

Bir başlangıç sonrasında giderek gelişen ve nihai amacına ivmelenen her varlık bu gayeye ulaşabiliyor mu? Mesela, bir ağaçtaki her bir meyve hasat zamanı onu toplayan çiftçinin sepetine giriyor mu? Kanatları palazlanmış her kuş ilk seferde uçmayı başarabiliyor mu? Onca aldığı eğitime ve kitabi bilgilere rağmen beslendiği, yeşerdiği ülkenin bir vatandaşı olarak her birey kendinden beklenen asgari sorumlulukları yerine getiriyor mu? Soruların ardındaki hakikat, olmamız umut edilen ile olan halimiz arasındaki farkları hissettirmek ve elbette bu farklılıkların nedenlerini sorgulamaktır.

Bir yumurtadan çıkarak dünyaya “merhaba” diyen civcivden beslendiği evi koruma görevi bekleyemeyiz. O, olsa olsa yemliğine konulanların hamiliğini ve bir süre sonra da kuluçkadan çıkacak civcivlerinin korumalığını üstlenebilir. Onun yaratılış imkân ve kabiliyetleri ve hatta amacı budur çünkü. Benzer şekilde hayatının en önemli yıllarını taşranın bir çiftlik evinde geçiren, sığ imkânlarla tahsilin zorunlu kısmını da bitirerek baba mesleğini icra etmeyi seçen bir bireyin fiziğin de bir alt dalı olan “aerodinamik” hakkında teoriler geliştirebilmesini beklemezsiniz. Bir bakkaldan ızgarada en ideal balığı pişirmesini, bir gurmenin en iyi atışı yapacak vuruşla tabancasıyla hedefi tam ortadan vurmasını, bir kasap esnafının yurdun coğrafyası hakkında hatırı sayılır bilgileri aktarabilmesini de beklemezsiniz. Bu beklemek büyük bir hüsran da olurdu zaten. Beslendiğimiz şeylerin hayatımızdaki yansımalarına göre bizde de bir duruş pekişir . Müşterilerle sürekli içli dışlı bir ticarethanede uzun soluklu çalışmak, sizi gelecekteki kendi ticarethanenizdeki müşteri ilişkileri bakımından beslemiştir bu anlamda. Yaşantılar bize bir şeyler katar, bizi madden ve manen de doyuma ulaştırırlar.

Geleceğin farklı farklı mesleklerinin yolunda hayatı nefeslenen çocukların, gençlerin bu çok değerli süreçlerde nelerden beslendikleri, feyzlendikleri, kendilerine mihenk edindikleri şeyler, yarının bireylerinin oluşumunu da belirleyenler olacaktır büyük olasılıkla. İzlediği her belgeselde, seçkilerle bulduğu filmlerde, cımbızla seçtiği kitaplarda, yakınında ve yöresindeki gözlemlerinde sürekli biçimde “mücadele” ruhunu besleyen bir öznenin mesleğinde de bu güçlü yanını öne çıkaracağına şüphe yoktur. Her şeyi en kurnazca ve erdemsiz yollarla çözmeyi, emeği hor görerek her ne şekilde olursa olsun sonuca ulaşmayı, kendinden bir şeyler katmadan hazıra konmayı tercih eden özneler ise iyi meslek insanları olmayı başaramayacaktır büyük olasılıkla. Oysa her biri belki de aynı eğitim süreçlerinden beslenmiş, aynı emeklerle geleceğe taşınmış insanlardı. Ne oldu da bir kısmı beslendiği mecrayı özümseyerek başarılı ve takdir edilen olurken, diğerleri tavsiye edilmeyen, takdirlerden çok uzak ve aynı zamanda yergilere açık oldular böyle. Burada anlamamız gereken çok şey var. İnsan yetiştirmek onun gelecekte duruşunu alması beklenen şekilde doldurmaksa eğer, en elit olanaklara rağmen; ruhu gıdasız kalmış, kendini yarınlara hazırlayan ellere ve emeklere sanki kör ve sağır gibi vefadan habersizce beslenmiş, varlığını ve gücünü bulduğu şeylerin neler olduğunu sorgulamadan çok öte nesiller ne de büyük tehdittirler kendi toplumları için.

Bir milleti esas anlamda yıkacak olan şey ille de dışarıdan gelen tesirler değildir. Kendi iç dinamiklerini, milli olma vasfını ve onun verdiği ruhu kaybetmeye başlaması kaçınılmaz sonun da başlangıcıdır bir bakıma. Her şekilde anne ve babayı, sonrasında eğitim kurumlarını ve onun değerli öznelerini kendisi için zorunlu hizmet sunanlar olarak gören bu patolojinin bir an önce ortadan kaldırılması ve geçmişteki sapasağlam temelleri üzerine yeniden ve ivedilikle oturtulması gerekir. Bunu hayatın her sahasında yapmak, sadece almak üzerine değil vermek zaruretiyle de nesiller yetiştirmek gerekir. Yerinde en değerli varlıklardan biri olan insan ve onun özelinde de gençler ve çocuklar, bir milletin devamında büyük davalar için özveride bulunabilme gücünü hatırlamalıdır. Bu hatırlayış ise tarihi köklerden gelen ve çoğu da gözyaşı ile dinlenen ve anlaşılabilen hayatlara mal olmuş öykülerin yeniden ve bıkmaksızın anlatılabilmesiyle pekişebilir. Geçmişin ayak izlerinde, onun ter ve kanları üzerinde yükselişin her yeni kuşağa dikte ettiği ve asla düşünülmeden de yerine getirilmesi gereken özverileri mutlaka vardır, olmalıdır da. Eğer öyle olmasaydı "On beşliler ve 120`lerin öyküleri" mazimizde bir başyapıt gibi durmazlardı.

Her fırsatta bize bahşedilen nimetlerin kökenleri sorgulaması, ona vakfedilmiş ömürlerin, emeklerin, hayatların da hatırlanması ve vefa duygusunun yeşermesi bakımından ne de önemlidir değil mi? Devleti sadece kendi ihtiyaçlarını gideren bir oluşum olarak gören kafalar yerine, ben de bu oluşumda hangi katkıları sağlayarak vefa borcumu ödeyebilirim anlayışına geçilmelidir. Her ne kadar ve sıklıkla yarınlarımız çocuklardır diyorsak da, bu koruyucu anlayışı mutlak surette bize eviren ve yaş gelişim seyrinin durumuna uygun özveri duygularının pekiltirilmesi ile beslemelidir. Başının üzerinde taşıdığı tepsideki simitlerini satarak yaşamını idame ettirmeye çalışan az gelirli bir aile çocuğunun o günkü kazancının tümünü depremzedelere vakfetmesi, üzerinde çoğu insanın hayata dair şu "biz" ruhunu yeniden tartmasını gerektirmez mi? Belki beş ya da on ekmek ederi olan bu bağış, koskoca günün kârının tümüdür oysa. Hakir görülen ve adını dahi bilmediğimiz bu ve benzeri örnek davranışları ile gözleri dolduran, vicdanları harekete geçiren çok örneğe sahibiz şükür. Bu durum, o çocuğu yetiştiren ailenin şu "biz" denen şeyin içini en güzel şekilde doldurduğunu gösteriyor. Günlük kazancının sadece onda birini bu tür aciliyet gerektiren hallerde bile vakfetmekten aciz insanlar sadece cimri değillerdir, millet olabilme vasfından mahrum yetişmişlerdir. Ne çirkin ve zavallı bir kişiliktir onlar.

Kumbarasındaki paranın tümünü sorgusuz sualsiz ihtiyaç sahipleriyle paylaşan o minikler, okuldaki etkinliklerden elde ettikleri geliri vakfeden öğrenciler, o günkü öğlen yemeği parasını öğün için değil de yardımlaşma ruhuyla tasarruf eden renklerin bizlere ulvi duyguları da hatırlattıklarını biliyoruz. Bu örnekler hayata dair çokça özneye "biz" bağlamında kütüphaneler dolusu kitabın katabileceklerinden çok daha fazlasıdır. Bizlerin içinde benler var oluyor, bizlere rağmen ise ben yok oluyor. İşte bütün mesele burada düğümleniyor nihayetinde. Benin sınırlarını iyi belirlemelidir ki yerinde o benler biz uğruna feda olabilsin.

Bir kişilik gelişimi için "ben" olmayı öğrenmeye başlıyor, benin sınırlarını tanıyor ve onu kiminde deneme ve yanılma yoluyla sürekli şekilde dolduruyor, besliyoruz. Her şeyi yapabilme lüksünü asla vermemek gereken o benler, aksi şekilde beslenmeye ve doldurulmaya başladı mı işler tersine dönüyor. Sıra dışı çokça örnekle konuyu açabiliriz. Sürekli konuştuğu için uyarılan, diğerlerinin öğrenmesine adeta gölge de olan bir öğrenci ile bu derse dair gözlemlerini ve nihayetinde de öğrencisine dair istenmeyen davranışların eleştirilerini yapan bir öğretmene "Haklısınız, bu konuları biz evde de anlatacağız." demesi gereken velinin "Ne yapalım Hocam, idare edin. Diğerleri de konuşmuyorlar mı? Ben çocuğumu böyle yetiştirdim" gibi "biz" anlayışına adeta kafa tutan, onu tanımayan ve ailevi şu ben patolojisini her türlü şeyde ve çirkince de müdafaa eden velilerin de bu topluma katabilecekleri bir şey kalmamıştır. Meğer ki var olanlarını eksiltmesinler bir de.

Şu çocuk yetiştirmek konusu gerçekten yeniden ele alınması gereken bir hale gelmiştir. Sanki gelecekte hiç bir sorumlulukları olmayacakmışcasına bir pervasızlıkla çocuk yetiştirdiğini sanan anne ve babalara şaşmalıdır bu bakımdan. Bir noktadan sonra anne ve babadan kendine sunulanlardan daha fazlasını alamadıklarında adeta terör estiren bu çocuklar, neden hep almak odaklı yetiştirilmiştir? Terazinin sadece bir kefesi üzerine oynanan bu yetiştirme tarzı toplumdaki bireylerin birbirlerine karşı görev ve sorumlulukları noktasında da anlamsız ve trajedik manzaralar yaratmaktadır maalesef. Tüm gücünü "Aslan oğlum, kızım benim. O kaymakam olacak, emniyet müdürü olacak, o zaman görün bakalım" söylemleriyle değerleri sadece güç katan yanlarıyla ifade edip pekiştirirken, onun faziletlerinden uzak ve vefayı da gerektiren söylemlerinden mahrum nesiller yetiştirmek ne gerçekten kaymakam, ne emniyet müdür ne de karakterli komutanları yetiştirmek demektir. Gücü eline geçirdiğinde terör estiren bu beslenişin öznelerinin geçmişte nasıl yetiştirildiklerini bir de siz düşünün. O makamların veya payelerin güzelliğinden, ne tür sorumlulukları yüklediğinden söz etmek gerekirken, her türlü tasarrufu makam ve mevkilerin gücü üzerine endeksleyen patoloji çok çirkin manzaraların da bizzat mimarıdır.

Hayatım boyunca görüp göreceğim makam sahiplerinin pek azında "biz" ruhuyla gıdalananları gördüm. Onları da hizmetlerini asla unutmadım. Ben ile yola çıkanları kale almadığım gibi çok çabuk da unutuverdim. Bir eğitimci olarak da her bir öğrencime gelecekte şimdi hayal bile edilemeyen makam ve mevkilerin özneleri olabileceklerini ve fakat hayatın kendilerine tevdi ettiği bu nimetlerin icracıları olarak, değerlerini de daima yanlarında himaye etmeleri gerektiğini dile getirdim. Bu hususları aileleri de dile getirebilmiş ise ne mutlu. Aksi halde, hayatımızı felç edebilecek, iki kuruşa değerleri hiçe sayacak ve kendilerine verilen payelerin hakkını teslim edemeyecek çok özne çıkacaktır sahneye.

Her şekilde aileden, devletin türlü çeşit olanaklarından da yararlanarak onun bekası ve devamlılığı bakımından yolundaki bir taşı kaldırmaya tevessül etmeyen de var, sadece havasını nefeslenip suyunu içtiği için ona can borcu olanımız da. Tüm olanakları elinden alındığında dahi sadece ismi ile ağırlığını koruyabilenlere ne mutlu. Ne mutlu o öznelere emek verenlere, ne mutlu o öznelere ter akıtanlara, dil dökenlere, yol gösterenlere. Bir emeğin, bakışın, dokunuşun, gayretin ve özverinin sahada yeri ve zamanı geldiğinde vefa ile yankılanması kadar güzel ve değerli bir şey var mıdır? Üstelik bu yankılanış kimsesizi bu hissiyattan kurtaran, ihtiyacı olana madden ve manen koşan, düşen bir bedeni ayağa kaldıran el ve ayrılıkları ortadan kaldıran tatlı bir dil ise biz varız demektir. Sözün özü ne yaptığımız veya neye dokunduğumuz, nelerle vücuda getirdiğimizden ziyade, nasılların karşılığı olan ve değer katan duruşla ortaya konulan dokunuş ve dolduruşlar anlamlıdır.

Size göre iyi ve güzel olanlar, başkalarınca da aynı teveccühe sahipseler ne mutlu. Bir toplumu ayağa kaldıran, güçlü tutan şey, o toplumun tüm mahrumiyetlerinde bireyleri arasında ne denli kenetlendiği ise, kuşkusuz yarınlar var demektir. Yarınlarımızın geleceği ve sorumlulukların özneleri olacak genç ve çocuklarımızın eğitimini kökleri olan bir ağaç gibi düşünmek zorundayız. Sadece dalları, gövdesi ve yapraklarının olması bir ağaç için sadece görüntü demek ise, köklerin kıymetine yeniden ve ehemmiyetle dönülmelidir. Kökleri kadar sağlam olan toplumlar dünlerden bugünlere gelebildiler. Yarınlarda var oluşumuzun temel koşulu da yine köklerimizdeki ilhamdan olacaktır. Bırakın; en sert rüzgârlar essin, dinmesin yağmurlar da, sarsılsın yer. Bu düşünüşü en güzel tasvir eden ve tamamlayan derin tarihimizden "Bilge Kağan Yazıtı" bakın ne diyor:: "Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe; Türk milleti, ilini (devletini) ve töreni (yasalarını) kim bozabilir?"

İlmini değerleriyle harmanlayacak nesillerle dün ihtiyaç vardı, bugün de var. Yarın da buna ihtiyaç olacaktır. Mesele iyi, güzel olanın sadece sahiplenilmesi değil, onun paylaşımı, takdiri ve nimetçe değerinin bilinmesidir. Tıpkı elmanın tadındaki güzelliğin ve bu güzelliğin devamlılığının kökünden ötürü olduğunu bilmek gibi. Dalı, yaprağı, gövdeyi ve nihayetinde de meyveyi denen güzelliği ortaya koyanın kökün kudreti olduğu bilincinde buluşmak dileğiyle.

Oğuzhan KÜLTE

Paylaş:
5 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (3)

5.0

100% (3)

Kökü olmayan ağaçlar Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Kökü olmayan ağaçlar yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
KÖKÜ OLMAYAN AĞAÇLAR yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
sair osman dastan
sair osman dastan, @sairosmandastan
10.3.2026 00:12:55
5 puan verdi
Yüreğinize emeğinize ellerinize sağlık
Değerli kalemdaşım
Sözlerinizi büyük bir beğeniyle okudum
Kaleminiz kavi ilhamınızın daim olmadı temennisiyle
En kalbi duygularımla esenlikler dilerim.
Etkili Yorum
Halit Durucan
Halit Durucan, @halitdurucan
9.3.2026 23:44:57
5 puan verdi
Oğuz hocam, bu uzun soluklu yazınız bilgiyle bezenmiş. Kainatta/kozmik sistemde ilahi kudretin o sihirli "Ol" emri ile nasıl evrilip biçimlendiğini, hayat bulduğunu ve vazifesini kodlandığı gibi yapması hem dini açıdan hem bilimsel açıdan çok güzel anlatılmış. Çok beğendiğimi belirterek, selamlar saygılar. Hayırlı sahurlar
Etkili Yorum
erbensalim
erbensalim, @erbensalim
9.3.2026 13:22:30
5 puan verdi
Eğitimin sadece diplomadan, başarının ise sadece makamdan ibaret olmadığını hatırlatan, köklere dönüş çağrısı yapan muazzam bir makale. Oğuzhan Külte, 'ben' hapishanesinden 'biz' ufkuna nasıl çıkılacağını, vefanın bir toplumun can suyu olduğunu ilmik ilmik işlemiş. Simitçi çocuğun fedakarlığı ile Bilge Kağan’ın vasiyetini aynı potada eriten bu bakış açısı, yarınlarımızın teminatı olan çocukların neden 'kökleri sağlam birer ağaç' gibi yetiştirilmesi gerektiğini kanıtlıyor. Kalemine, ferasetine sağlık."
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL