1
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
75
Okunma
Şanlıurfa’dan sonra otobüs yeniden yola koyulduğunda artık sadece yol almıyorduk; büyüyorduk. Sabahın heyecanı, yerini ağırlaşan düşüncelere bırakmıştı.
Otobüsün içinde görünmez bağlar vardı. Kimse kimseyle tam konuşmuyor ama herkes bir şekilde birbirinin hikâyesine değiyordu. Ön koltukta bir anne, daracık alanda bebeğinin altını değiştirmeye çalışıyordu. Koridorda sallanan küçük bir çocuk, uykuyla direniş arasında gidip geliyordu. Arka taraftan bir bebek ağlaması yükseliyor, sonra bir anda kesiliyordu. O ağlama can sıkıcı değildi; hayatın devam ettiğini hatırlatan bir sesti.
Dışarıda yer yer kar görünüyordu.
“Burada hâlâ kar var,” dedi biri hayretle.
Gerçekten de vardı. Yol kenarındaki beyazlık, içimizdeki bilinmezliğe benziyordu. Bir başkası parmağıyla uzak bir dağı işaret etti:
“Şu dağ ne kadar yüksek?”
O dağ belki Ankara’ydı.
Belki sınavdı.
Belki de büyümekti…
…Ve tekrar “hoş geldiniz” anonsu ile beraber herkes inmek için telaşa kapıldı çünkü süre sınırlıdır
Aksaray’da kapı açılır açılmaz insan seli aktı. Herkes aynı hedefe koşuyordu. Omuzlar çarpışıyor, adımlar hızlanıyor, sabır inceliyordu. Biz yine aradaydık; ne en önde ne en arkada. Hayat gibi…
Lokantada aldığımız yemeklerin tadını hatırlamıyorum. Ama suyun tadını hatırlıyorum. Metal sürahiden bardağa dökülen o suyu… İlk yudumda yüzler buruştu. Sanki yağlı su gibiydi, hem de ayran renginde…
“Bu su niye böyle?”
Bir sessizlik.
Sonra fısıltı:
“Klorlu bu.”
Küçük bir hayal kırıklığıydı. Ama gençtik. Büyük meselelerimiz vardı; küçük tatsızlıklara tutunacak hâlimiz yoktu. Suyu bıraktık. İçimizdeki susuzluğu değil, beklentiyi taşıdık yanımıza.
Yarım saatlik moladan sonra tesis anons yaptı: “Güle güle!” Biz de telaşla yerlerimize geçtik. Şoför kim gelmiş kim kalmış sormuyordu; yetişmeyen, olduğu yerde kalıyordu. Ne cep telefonu ne başka iletişim aracı vardı; kim derdini kime anlatacaktı? Geç kalan başka otobüse binip sonraki molada tekrar kendi otobüsüne gidiyordu.
Otobüs tekrar hareket etti. Cam kenarında oturuyordum. Yol uzadıkça düşünceler de uzuyordu. Mardin geride kalmıştı, Ankara henüz görünmemişti. İnsan en çok iki şehir arasında kendini düşünürmüş, o gün öğrendim.
Tam o sırada arka koltuktan bir el uzandı. Elinde bir mandalina.
“Alın gençler.”
Kabuğunu soyduğumuzda o turunç kokusu otobüsteki sigara kokusunu bastırdı sanki. Bir dilim aldım. Sonra bir dilim daha. O an ne sınav vardı ne kaygı. Sadece paylaşılan bir meyve ve paylaşılan bir yol vardı.
O mandalina belki küçüktü.
Ama o gün bize şunu öğretti:
Mutluluk bazen arkadan uzanan bir el kadardır.
Ankara’ya yaklaştıkça dışarıdaki manzara değişmeye başladı. Bu sefer ormanlar çıktı karşımıza; yol kenarları düzgün çiçeklerle süslüydü. Hem ormana hem de yol boyunca uzanan çiçeklere hayran kaldık. Merakımız büyüyordu; Ankara’nın gerçek yüzünü görmek için sabırsızlanıyorduk.
Ama ilk manzara biraz şaşırttı: Bir tepe, tamamen gecekondu evleriyle doluydu.
“Başkentimiz bu mu?” diye fısıldadık birbirimize.
Otobüs ağır ağır ilerledi. Şehir genişledikçe otogara yaklaşırken manzara bir kez daha değişti. Ankara artık sadece haritada bir nokta değildi; keşfedilmeyi bekleyen bir şehir haline gelmişti.
Ve işte, bu şehirdeki ilk adımlarımız bizi bekliyordu; televizyon kameraları, meraklı bakışlar ve yepyeni bir macera…
Devamı vardır…
5.0
100% (1)