0
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
181
Okunma

Saatin kaç olduğunu bilmeden oturuyorum, çünkü bu evde zaman duvardaki bir nesne değil, insanın omuzuna çöken görünmez bir ağırlık gibi ilerliyor; sandalyeye yaslandığım anda çıkan hafif gıcırtı, sanki evin beni tanıdığını ve her oturuşumu kayda geçirdiğini hissettiriyor. Dizlerim masaya değiyor, masanın küçük oluşundan değil, odanın düşüncelerimle birlikte daralmasından; insan uzun süre aynı yerde yaşayınca mekânla arasında garip bir pazarlık başlıyor, ben küçülmüyorum ama eşyalar bana yaklaşmayı sürdürüyor. Pencerenin kenarından sokak içeri sızıyor; bir araba geçiyor, motor sesi kısa bir süreliğine odanın havasını titretiyor ve o anda dış dünyanın gerçekten var olduğuna ikna oluyorum, çünkü bu ev bazen dışarıyı bir söylentiye dönüştürüyor. Camın kenarında biriken toz, günlerdir silmediğim hâlde sabit duruyor; sanki burada yaşadığımı kanıtlayan tek resmi belge oymuş gibi.
Elimi uzatıp çay bardağını alıyorum, camın sıcaklığı avucuma oturuyor ve bir an için gerçeklik yalnızca sıcaklık üzerinden anlaşılır hâle geliyor; düşünceler karmaşık olabilir ama sıcak çay yalansızdır. Çaydanlık artık kaynamıyor, fakat metalin hafif kokusu havada kalmış, tıpkı az önce düşündüğüm ama artık hatırlamadığım bir fikir gibi. Duvarın köşesindeki rutubet lekesine gözüm takılıyor; her gün aynı yerde, aynı biçimde duran bu leke, insanın değiştiği ama mekânın sabırla aynı kaldığı gerçeğini yüzüme vuruyor, çünkü ben her sabah başka biri gibi uyanırken duvar hiçbir çaba harcamadan kendisi olmaya devam ediyor. Sokaktan birinin sesi geliyor, kelimeler seçilmiyor ama tonundan acele ettiği belli; herkes bir yere yetişme telaşında, oysa ben bir dakikanın içinde oturup kalmışım ve bu hareketsizlik garip biçimde suçluluk duygusu yaratıyor.
Telefon ekranı bir anlığına yanıyor, bildirim ışığı odanın loşluğunu kesiyor ama bakmıyorum; bazen cevap vermemek insanın kendine ayırdığı son özgürlük gibi geliyor. Nefes alıyorum ve küçük odada verdiğim nefesin geri döndüğünü hissediyorum; sanki hava bile burada uzun süre kalmak zorunda, tıpkı düşüncelerim gibi çıkış yolu bulamadan dolaşıp yeniden bana çarpıyor. Ayağım halının kıvrılmış köşesine takılıyor, eğilip düzeltiyorum ve bu küçük hareket, hayatı düzene sokmuşum hissi veriyor; insan bazen yalnızca bir halıyı düzeltip kaderini toparladığını sanabiliyor. Üst kattaki komşunun adımları duyuluyor, ağır ve düzenli; başka bir insanın varlığını görmeden, yalnızca tavandan gelen titreşimlerle anlamak tuhaf bir yakınlık yaratıyor, çünkü aynı binada yaşamak çoğu zaman aynı hayatı paylaşmak değil, aynı sessizliği bölüşmek demek.
Perde hafifçe kıpırdıyor, dışarıdan giren rüzgâr odanın havasını değiştiriyor ve o anda evin canlı bir organizma olduğu hissine kapılıyorum; sanki duvarlar nefes alıyor, ben ise onların içinde geçici bir düşünceyim. Çayın son yudumunu içtiğimde bardak hafifliyor, ama oda biraz daha ağırlaşıyor; bazı sesler gerçekten nesnelerin içinde saklıymış gibi, çay bitince sessizlik büyüyor. Gözüm masanın üzerindeki küçük çiziklere takılıyor, her biri fark etmeden geçen günlerin izi, hiçbirini hatırlamıyorum ama hepsini ben yapmışım; insan kendi geçmişini çoğu zaman hatırlamaz, sadece sonuçlarıyla yaşar. Dışarıdan bir kapı çarpıyor, sokak bir anlığına sertleşiyor, sonra yeniden sıradanlığına dönüyor ve o kısa ses bile burada zamanın ilerlediğini kanıtlamaya yetiyor.
Dakika sona yaklaşırken fark ediyorum ki aslında hiçbir şey olmamış; ne büyük bir düşünce doğmuş ne hayat değişmiş ne de dünya yerinden oynamış, fakat yine de içimde küçük bir yorgunluk oluşmuş, çünkü yaşamak bazen yalnızca bir dakikayı taşımaktan ibaret. Aynı sandalyede oturuyorum, aynı on üç metrekarelik tek gözlü evde, aynı sokakta, fakat dakika bitince ev biraz daha eski, ben biraz daha sessiz oluyorum; dışarıda hayat hızla akmaya devam ederken burada zaman genişliyor, ağırlaşıyor ve insanın üzerine oturuyor, sanki bu evin gerçek görevi barındırmak değil, geçen her dakikayı görünür kılmakmış gibi.
5.0
100% (3)