1
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
150
Okunma
El-Fiten
Ahir Zaman Hadiseleri Karşısında Mü’minin Vazifesi
Yazar: Murat Kerem
“Ahir zaman hadiseleri karşısında mü’minin vazifesi, hâdiseleri okumak değil; hâdiseler karşısında kendi vazifesini doğru okumaktır.”
İnsan bazen bir sabaha uyanır ve her şey yerli yerindeymiş gibi görünür. Sokaklar açıktır, hayat akmaktadır, sesler yükselir, ekranlar parlar. Fakat kalbin içinde tarif edilemeyen bir sıkışma vardır. Sorular çoğalmış, cevaplar bulanıklaşmıştır. Hak ile bâtıl birbirine karışmış; gürültü artmış ama hakikat sesi kısılmıştır. İşte El-Fiten hadisleri tam bu noktada konuşur. Kıyametin ne zaman kopacağını değil; bu karmaşa içinde mü’minin nerede durması gerektiğini sorar. Çünkü ahir zaman, takvimle değil; kalplerle ölçülür.
İslâm düşüncesinde El-Fiten hadisleri, sadece geleceğe dair karanlık tablolar çizen rivayetler değildir. Onlar, zamanın karardığı anlarda mü’minin eline verilen ilâhî pusulalardır. Fitne; sadece kan, savaş ve yıkım değildir. Fitne çoğu zaman sessiz gelir. İnsan farkına varmadan hayatına sızar. Alışkanlık kisvesi giyer. Normalleşir. Ve en tehlikeli hâlini de işte o zaman alır.
Kur’ân, bu sinsi hâli haber verirken, fitnenin çoğu zaman açık düşmanlıkla değil; hoş sözlerle, yumuşak ifadelerle ve aldatıcı bir masumiyetle geldiğini bildirir:
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatına dair sözü hoşuna gider; kalbinde olana Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanların en azılısıdır.”
(Bakara, 204)
Bu ayet, fitnenin psikolojisini deşifre eder. Çünkü fitne, insanı ürküterek değil; ikna ederek yıkar. İman, bir anda terk edilmez. Önce hayata yön veren diri bir hakikat olmaktan çıkar. Sonra ertelenir. Ardından hatırlanan bir bilgiye dönüşür. En sonunda da kalbin kenarında sessiz bir hatıra hâline gelir. İşte ahir zamanın en ağır imtihanı tam burada başlar.
Efendimiz (s.a.v.), bu süreci veciz ve sarsıcı bir benzetmeyle haber verir:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, sabreden ateşi avucunda tutan kimse gibi olacaktır.”
(Tirmizî, Fiten)
Bu hadis, zindanları değil; konforu işaret eder. Zincirleri değil; rahatı… Çünkü iman, çoğu zaman baskı altında değil; bolluk içinde zayıflar. İnsan, fark etmeden kalbini dünya ile doldurur. Ahiret ise “bir gün bakarız” denilen ertelenmiş bir dosyaya dönüşür.
Kur’ân bu gaflet hâlini şöyle tasvir eder:
“Onlar dünya hayatının yalnızca görünen yüzünü bilirler; ahiretten ise gafildirler.”
(Rûm, 7)
Bu ayet, modern insanın portresidir. Bilgi artmış, hız çoğalmış, imkânlar genişlemiştir. Fakat kalp daralmıştır. Çünkü kalp Allah’tan uzaklaştığında, insan neye sahip olursa olsun huzursuzdur.
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra‘d, 28)
Hadislerde zikredilen Deccal meselesi de bu çerçevede okunmalıdır. Tarih boyunca Deccal, çoğu zaman ileride çıkacak tek bir şahıs olarak algılanmıştır. Oysa birçok İslâm âlimi, bu meseleyi daha derin ve kuşatıcı bir bakışla ele almıştır.
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı’nda, özellikle Şualar’da Deccal meselesini yalnızca bir kişiyle sınırlandırmaz. Ona göre Deccaliyet, inkârı sistem hâline getiren; manevî değerleri hayattan dışlayan bir cereyandır. Bu cereyan bazen ilim kisvesiyle, bazen özgürlük söylemiyle, bazen de ilerleme ve konfor vaadiyle insanın karşısına çıkar.
Bediüzzaman bu hakikati tek bir cümlede özetler:
“Ahir zamanın en büyük meselesi, imanı kurtarmaktır.”
Bu ifade, mücadelenin yönünü tayin eder. Mücadele; sadece dış düşmanlarla değil, insanın kendi kalbinde başlayan çözülmeyle yapılacaktır. Çünkü kalp düştüğünde, beden ayakta kalsa bile insan kaybetmiştir.
Sahabe hayatı bu noktada güçlü bir aynadır.
Hz. Huzeyfe bin Yeman, fitne hadislerini en çok rivayet eden sahabelerden biridir. Kendisine bu ilmin neden verildiği sorulduğunda şu cevabı verir:
“İnsanlar Resûlullah’a hayrı sorardı, ben ise şerri sorardım. Bana bulaşmasın diye.”
Bu söz, mü’min ferasetinin özüdür. Fitneyi tanımak, ona kapılmak için değil; ondan sakınmak içindir. Huzeyfe (r.a.), fitne zamanlarında kalbin nasıl korunacağını öğretir: Bilmek için değil; korunmak için bilmek…
Mehdi’nin zuhuru ve Hz. İsa’nın nüzulüyle ilgili rivayetler de aynı sorumluluk bilinciyle okunmalıdır. Bu rivayetler, Ehl-i Sünnet inancının bir parçasıdır. Ancak bu inanç, sorumluluğu erteleyen bir beklentiye dönüşmemelidir. Aksine, insanın omzundaki yükü ağırlaştırmalıdır.
Çünkü Kur’ân açıkça şöyle buyurur:
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”
(Necm, 39)
İman, beklemekle değil; yaşamakla güçlenir. Ahir zamanda yapılacak en büyük hizmet, başkalarını kurtarmaya çalışmadan önce kendi kalbini ayakta tutabilmektir.
Efendimiz (s.a.v.), fitne zamanlarında mü’minin tavrına dair şöyle buyurur:
“Fitneler ortaya çıktığında, evinde oturan ayakta olandan hayırlıdır.”
(Ebu Davud, Fiten)
Bu söz, korkaklığı değil; hikmeti öğretir. Çünkü fitne zamanlarında öfke hızlanır, akıl geride kalır. Haklı olduğunu düşünen herkes, farkına varmadan zulmün bir parçası hâline gelebilir.
Kur’ân bu tehlikeye karşı mü’mini uyarır:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.”
(Mâide, 8)
Bediüzzaman’ın “Zaman cemaat zamanıdır” sözü de bu hikmete işaret eder. Fevrî çıkışlar yerine; ilim, istişare ve sabır esastır. Çünkü fitne, yalnız yürüyenleri daha kolay yutar.
Ahir zaman rivayetleri çoğu zaman korku merkezli okunur. Oysa Kur’ân, mü’mini karanlığa değil; ümide çağırır:
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”
(Zümer, 53)
Efendimiz (s.a.v.) de bu umut dilini dualarıyla diri tutmuştur:
“Allah’ım, kalplerimizi dinin üzere sabit kıl.”
(Tirmizî, Dua)
Ve yine şöyle niyaz etmiştir:
“Allah’ım, bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et; bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.”
(Ahmed b. Hanbel)
Ahir zaman, sadece fesadın çoğaldığı bir dönem değildir. Aynı zamanda sabrın, sadakatin ve ihlâsın en kıymetli olduğu bir mevsimdir. Gece ne kadar koyu olursa olsun, fecir ona gebedir.
El-Fiten hadisleri bize şunu öğretir: Ahir zamanın en büyük meselesi, olayları takip etmek değil; kalbi, ahlâkı ve imanı muhafaza edebilmektir. Çünkü insan, ne yaşadığını değil; nasıl durduğunu Allah’a arz edecektir.
5.0
100% (1)