8
Yorum
21
Beğeni
5,0
Puan
206
Okunma

İnsan olmak…
Ne kadar kolay söylenen, ne kadar zor yaşanan bir hakikat.
Bu dünyaya gelişimizi çoğu zaman bir yarışın başlangıcı sandık. Daha çok kazanmak, daha çok görünmek, daha çok sahip olmak için koştuk. Oysa kalbimizin en sessiz yerinde başka bir cümle duruyordu:
Özde ben bir insan olmaya geldim.
İnsan olmak; iki ayağı üzerinde yürümek değil, iki âlem arasında denge kurmaktır. Nefs ile ruh arasında, dünya ile ahiret arasında, söz ile öz arasında bir köprü olmaktır. İçimizdeki ikiliği susturup birliğe yönelmektir.
Fakat zaman değişti. Günler kısaldı sanki; yalnız takvimde değil, kalplerimizde de. Sabah başlıyor, akşam bitiyor; arada yaşadığımızı sandığımız bir telaş… Yetişemediğimiz işler, eksilmeyen sorumluluklar, geçim kaygısı, faturalar, borçlar, beklentiler… İnsan bazen daha güne başlarken yoruluyor. Daha selam vermeden geriliyor. Daha konuşmadan kırılıyor.
Modern hayatın gürültüsü, içimizin sesini bastırıyor. Kalabalıkların içinde yalnızlaşan bir insanlık var artık. Herkes bir yere yetişme derdinde; ama kimse kendine yetişemiyor. Ekranların ışığı gözlerimizi dolduruyor; fakat kalbimiz karanlıkta kalıyor. Sürekli bir bildirim, sürekli bir haber, sürekli bir uyarı… Ruhumuz hiç susmayan bir sirenin içinde yaşıyor adeta.
Ve bu gürültü, insanı fark etmeden sertleştiriyor.
Kin tutmak kolaydır; affetmek insanlıktır.
Yargılamak kolaydır; anlamaya çalışmak insanlıktır.
Bağırmak kolaydır; susup kalbi dinlemek insanlıktır.
Ama ne yazık ki çoğu zaman susamıyoruz. Öfke, dilimizin ucunda bekliyor. Küçük bir söz, bir bakış, bir yanlış anlaşılma… Bir anda içimizde büyüyen bir yangına dönüşebiliyor. Kendimizi dizginleyemediğimiz o anlarda, aslında en çok kendimizi incitiyoruz. Çünkü öfke, önce sahibini yakar.
Öfkenin arkasında çoğu zaman yorgunluk vardır. Anlaşılmama duygusu vardır. Kıymet görmeme korkusu vardır. Geçim derdi vardır. Hayal kırıklıkları vardır. İnsan, taşıyamadığı yükü bazen en yakınına bırakır. Bir cümleyle kırar, bir bakışla yaralar. Sonra gece olunca pişmanlık sessizce kapıyı çalar.
Bazen bir mezar taşının başında dururken anlar insan gerçeği. Tahtlar, unvanlar, alkışlar… Hepsi kapının dışında kalır. Geriye yalnızca şu soru kalır:
“Gerçekten insan olabildin mi?”
İnsan olmak; bir gönle dokunmaktır.
Bir yetimin başını okşarken kalbin titremesidir.
Bir hatayı gördüğünde yıkmak değil, onarmayı seçmektir.
Fakat günümüz insanı, çoğu zaman onarmaya değil, eleştirmeye meyilli. Sosyal alanlarda, iş yerlerinde, aile içinde… Sözler hızlandı, sabır azaldı. Herkes haklı, herkes yorgun, herkes kırgın. Ama kimse biraz geri çekilip “Ben nerede sertleştim?” diye sormuyor kendine.
Oysa insan olmak biraz da yavaşlamaktır. Kalabalığın içinde bile kalbini duyabilmektir. Gürültüye rağmen içindeki sesi kaybetmemektir. Belki de günlerin kısalması, bize zamanın azaldığını hatırlatıyor. Belki de telaş, unuttuğumuz hakikati yüzümüze vuruyor: Bu hayat geçici ve biz burada ebedî kalmayacağız.
Geçim sıkıntısı insanı ezer, doğrudur. Yokluk ağırdır, sorumluluk yorucudur. Ama bütün bu yüklerin arasında kaybetmememiz gereken bir şey var: merhamet. Çünkü merhamet, insanın özüdür. O öz kaybolursa, geriye sadece yaşayan bir beden kalır; insan değil.
Hüzün de insanı insan yapan duygulardandır. Kırılmak, ağlamak, içe dönmek… Bunlar zayıflık değil, derinliktir. Bazen bir akşam vakti, kimseye belli etmeden içine çöken o sessiz ağırlık; aslında ruhun kendini arayışıdır. İnsan, en çok yalnız kaldığında kendine yaklaşır. En çok sustuğunda gerçeği duyar.
Belki de bütün bu karmaşanın içinde asıl kaybettiğimiz şey, özümüzdür. Çocukken daha kolay gülüyorduk. Daha çabuk affediyorduk. Küçük şeylerle mutlu olabiliyorduk. Şimdi ise büyük şeyler bile yetmiyor. Çünkü büyüdükçe değil, ağırlaştıkça uzaklaştık insanlıktan.
Bu dünya bir imtihan meydanıysa, en büyük sınavımız insan kalabilmektir. Güçlü iken merhametli olmak, haklı iken adil kalmak, kırıldığında bile kalbini karartmamaktır. Zor zamanlarda bile inceliği terk etmemektir.
İnsan olmak; kendini sürekli temize çekmek değil, hatasını kabul edebilmektir. “Yanıldım” diyebilmektir. Geri adım atabilmektir. Çünkü insan, kusuruyla insandır; ama kusurunda ısrar ettiğinde başka bir şeye dönüşür.
Belki de bütün yolculuk, kendimize doğru yapılan bir yürüyüştür. Dışarıda aradığımız hakikatin, içimizdeki aynada saklı olduğunu fark ettiğimiz an başlar gerçek sefer. O ayna bazen bize sert davranır; yüzleşmemizi ister. Ama yüzleşmeden arınma olmaz.
Ben bu dünyaya kusursuz olmaya değil,
öğrenmeye geldim.
Kırmaya değil, onarmaya geldim.
Üstün olmaya değil, gönül olmaya geldim.
Kalabalıkların içinde kaybolsam da,
gürültü bazen içimi bastırsa da,
yorgunluk omzuma çökmüş olsa da
özümü hatırlamak istiyorum.
Çünkü biliyorum ki;
ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım,
ne kadar sertleşirsek sertleşelim,
içimizde hâlâ bir yer
yumuşak kalmak istiyor.
Ve biliyorum ki özdeki hakikat değişmez:
Ben, sadece insan olmaya geldim.
ALİ RIZA COŞKUN
5.0
100% (11)