2
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
110
Okunma
AVM’nin içi kalp balonlarıyla, kırmızı güllerle, sahte tebessümlerle doluydu.
Etraftaki barlarda iki kişilik pozlar, telefon kameralarında filtreli mutluluklar... Flim seyreder gibi arada bakıyordum.
Onlar kadehlerde mutluluk ararken, birbirlerine " sevgilim" diye fısıldarken ben ise alışveriş arabası topluyordum.
Bir gross marketin görünmeyen işçisiydim.
Onlar sarılırken, öpüşürken ben arabaların peşinde terledim.
Onlar çiçek uzatırken ben metal arabaları ittirdim. Sayılar eksik çıkmasın diye hertarafı gizli polis gibi kolaçan ediyordum.
Onlar “iyi ki varsın” derken kimse bana dönüp bakmadı bile.
Aşk dedikleri şeyin fiyat etiketi yüksekti.
Gülün demeti pahalıydı, ama benim emeğimin saati çok ucuzdu.
Çiçek satan çocuklar akşama kadar koşturdu.
Ben de koşturdum. Aramızdaki tek fark;
onlar umut satıyordu, ben alınterimi.
Otuz yedi bin adım atmışım.
Hiçbiri sevgiliye kavuşmak için atılan adımlar degildi.
Hepsi hayatta kalmak içindi. Ve yazmakta olduğum roman dosyalarını günışığına çıkarmak içindi.
Sevgilim yoktu yanımda.
Olsa da ne fark ederdi? Belki de beklentilerini bende bulamayacak hayal kırıklığıyla yıkılacaktı. Onu belki de şöyle cafcaflı yere götüremeyecek müzik eşliğinde sevgililer gününden mahrum edecektim. Çünkü o başka şeyler hayallerken ben ise daha farklı şeyler düşünecektim. Bastıracak romanlarımı...
Bu düzende romantizm hiç bitmiyorken bazılarında ise hiç başlamıyordu.
Bugün Pazar.
Yorgunum.
Ve evet, biraz da öfkeliyim.
Çünkü dün anladım:
Aşkı kutlayanların çoğu emeği görmezden geliyor.
Ve ben şunu söylüyorum:
Çiçekle ölçülen sevgiye, aşka inanmıyorum.
Terle ölçülmeyen hiçbir duygu bana gerçek gelmiyor. İçimden bir ses şöyle diyor:
“ Siz aşkınızı kutlayın; ben alınterimle, emeğimle mutluyum."