10
Yorum
27
Beğeni
5,0
Puan
403
Okunma

( Aşk, geometrinin en güzel kusurudur. Derya Deniz DİNÇ )
Dünya, haritalar üzerinde çizilen sınırlarla ayrılmış olabilir ama ruhların coğrafyasında pasaportlara yer yoktur. Abdürrahim Karakoç "Aşka hudut çizilmiyor Mihriban!" dememiş miydi? Berfin, İstanbul’un nemli sokaklarında, babasından miras kalan eski bir sahaf dükkânında, kitapların o vakur kokusuyla büyümüştü. Onun için aşk, Fuzuli’nin bir beytinde gizlenen o ince sızıydı. Julian ise binlerce kilometre ötede, Paris’in yağmurlu caddelerinde piyano tuşlarına dokunarak hayatı anlamlandırmaya çalışan bir müzisyen...
Onları bir araya getiren şey ne bir uçak biletiydi ne de basit bir tesadüf. Onları; sahafın tozlu rafları arasında unutulmuş, kenarları sararmış ve kalbine kurutulmuş bir gül bırakılmış eski bir nota defteri buluşturdu. Julian, dedesinin izini sürerek geldiği bu kadim şehirde Berfin’in dükkânına girdiğinde, dışarıda İstanbul’un o meşhur, insanı iliklerine kadar ıslatan yağmuru vardı. Julian Fransızca konuşuyordu, Berfin ise sadece kırık dökük bir İngilizce ile cevap verebiliyordu. Ama o an, rafların arasında bakışları kesiştiğinde diller sustu.
Julian o an anladı: İnsan, "hayret" dilinde âşık olur. Karşısındaki kadının gözlerindeki o derin hüzne, bir yabancının tanıdık gelen o ilk bakışına tutulur. Kelimelerin yetmediği yerde, kalp kendi mors alfabesini kullanmaya başlar. Julian’ın kalbi o gün, İstanbul’un vapur düdüklerine eşlik eden ritmik bir heyecanla çarpmaya başladı.
Bir akşam, Boğaz’a karşı oturdular. Ne Julian Türkçe biliyordu, ne de Berfin Fransızcanın o akışkan melodisine hâkimdi. Önlerinde birer bardak demli çay, arkalarında şehrin uğultusu... Julian, cebinden küçük bir not defteri çıkarıp bir nota çizgisi çizdi ve Berfin’e uzattı. Berfin, kalemi aldı ve o çizginin üzerine bir lale motifi karaladı. O an, tarihin en sessiz ama en derin diyaloğu gerçekleşiyordu. Julian’ın notası "Seni duyuyorum" diyordu, Berfin’in lalesi ise "Seni anlıyorum".
Aşkın dili bazen bir kâğıt parçasındaki karalamadır; bazen sevgilinin çayına attığı şekerin tınısıdır. Berfin, Julian’ın piyano çalarken parmaklarının titreyişinde kendi ana dilini bulmuştu. Julian ise Berfin’in bir kitabı severken sayfaları çevirişindeki o şefkatte, hayatı boyunca aradığı o Fransızca kelimenin l’appartenance (aidiyet) karşılığını görmüştü.
Ancak her hikâye, kendi kışını içinde taşır. Julian’ın gitmesi gerektiğinde, aşkın en acı lehçesiyle tanıştılar: Sessiz feryat. Havalimanında, kalabalıkların arasında birbirlerine bakarken dillerindeki tüm kelimeler hükmünü yitirdi. "Gitme" demek için hangi dili kullanmalıydı Berfin? Ya da Julian, "Kalbim burada kalıyor" cümlesini hangi lehçede kurmalıydı ki etkisi azalmasın? O gün anladılar ki; insan ayrılırken en saf, en işlenmemiş diline döner: Gözyaşı… Gözyaşının dili evrenseldir; ne çeviriye ihtiyaç duyar ne de açıklamaya. Bir damla yaş, bin sayfalık bir mektubun taşıyamadığı o ağır yükü tek başına omuzlar.
Julian Paris’e döndüğünde, Berfin’e mailler yazmaya başladı. Ekranın soğuk camına inat, satırlar Fransızca başlıyor, Türkçe bir "Canım" kelimesiyle bitiyordu. Berfin ise ona eski İstanbul kartpostallarının fotoğraflarını gönderiyor, altına sadece bir tarih ve bir kalp emojisi bırakıyordu. Onlar artık ne Fransızca konuşuyorlardı ne de Türkçe; onlar artık dijital dünyanın sunduğu o yeni "Hatıra Dili"ni kullanıyorlardı.
İşte insan bu dilde âşık kalır. Mesafe, dilleri birbirinden ayırabilir ama aynı gökyüzüne bakıp aynı özlemi duyan iki ruh için lisan, sadece bir ayrıntıdır. Aşk, kelimelerin bittiği yerde başlayan bir senfonidir. Eğer biri size "Beni hangi dilde seviyorsun?" diye sorarsa, ona deyin ki: "Seni, henüz icat edilmemiş bir alfabeyle, sessizliğin en yüksek sesiyle, bir kuşun kanat çırpışındaki o telâşla ve sadece senin ruhunun duyabileceği o frekansta seviyorum."
Çünkü insan; dilde değil, gönülde âşık olur. Ve gönlün dili, evrenin yeryüzüne bıraktığı tek ortak mirastır. Aşkın lisanı, sözlüklerin tozlu sayfalarına ya da gramer kurallarının katı sınırlarına sığmayacak kadar geniştir. İnsanlık tarihi boyunca şairler mısralar dizmiş, besteciler notaları birbirine ulamış, ressamlar ise renklerin dilini kullanarak o "an"ı yakalamaya çalışmıştır. Ancak aşk, tüm bu sanatsal çabaların ötesinde, tercümesi imkânsız bir duygu yumağıdır. Birine tutulduğunuzda, kalbiniz sadece ana dilinizde çarpmaz; o an evrensel bir frekansa bağlanırsınız.
Bir Fransız için aşk "L’amour"dur. Bir İtalyan için "Amore"... Bir Fars için "Âşeket hastam"... Bir Türk için ise aşk, bazen sadece bir bakışın içine sığdırılan o vakur "Eyvallah"tır. Kendi dilimizde sevmek, ruhun çıplak kalmasıdır. En yüksek sesli aşklar, aslında en sessiz olanlardır. İki insanın yan yana oturup tek kelime etmeden saatlerce anlaşabilmesi, dünyanın en zor öğrenilen dilidir: "Ruhun Dili".
İnsan sadece kelimelerle değil; hayatın içindeki küçük anların dilleriyle âşık olur. Fedakârlığın diliyle, bir elin diğerine usulca kenetlenmesiyle, bir tabak sıcak çorbanın şifasıyla ya da sadece ikinizin anlayacağı bir gülümsemeyle... Aşk, iki ayrı dünyanın, tüm pürüzlerine rağmen birbirine tam oturmasıdır. Kelimelerini anlamadığınız birinin gülüşündeki sıcaklık, size "evde" olduğunuzu hissettirebilir. İşte o an anlarsınız ki; aşkın asıl dili müziktir. Sözleri anlamasanız da ritim size ne hissetmeniz gerektiğini fısıldar. Sonuç olarak insan; "Biz" dilinde âşık olur. Aşk, bir başkasının varlığında kendi yankınızı bulmaktır. Ve bu yankı, hangi dilde olursa olsun, dünyanın en güzel melodisidir.
Ben bu aralar Farsça âşık oluyorum. Ya siz? Siz bugün hangi dilde âşıksınız?
Aşk ile eyvallah…
Derya Deniz DİNÇ
5.0
100% (13)