5
Yorum
21
Beğeni
5,0
Puan
213
Okunma
Köy, çocukluğun en geniş oyun alanıdır.
Ama o genişliğin içinde, insanın sığamadığı bir dar boğaz da vardır: bilmemek.
Ben, o köyün en söz dinlemez, en hareketli çocuklarından biriydim.
Yaramazlığı marifet sanacak kadar hevesli, her yeni günü küçük bir macera gibi görecek kadar deli dolu…
Oysa babamın her günü macera değil, mücadeleydi.
Bizim hayatımız hayvancılıktı.
Kış, köyümüzde misafir değil, ev sahibiydi. Altı ay sürerdi. Kar diz boyu, ayaz yüz keser, nefes duman olurdu. O altı ay boyunca hayvanlar dışarı çıkmaz, yalnızca sulanmak için çıkar, sonra yeniden damın sıcaklığına çekilirdi. Babam da yaz boyu onların rızkını biriktirirdi.
Tarladan biçilen otlar kurutulur, olduğu yere yığın yapılırdı.
Harmandan kaldırılan saman, balya balya değil; gelişi güzel ama hesaplı bir düzenle üst üste yığılırdı.
Her demet, her tutam, babamın alnından düşen bir damla terdi aslında.
Ben bunu bilmiyordum.
Bilmek için çocukluktan çıkmak gerekiyormuş meğer.
O gün hava garipti. Kışla yaz arası bir gündü. Bulut vardı ama yağmur yoktu. Toprak kuru, otlar kupkuruydu. Ben yine bir merakın, bir oyunun peşindeydim. Elimde bir çakmak… Çakmak benim için oyuncaktı; ateş, masum bir ışık.
Otluğun kenarına geldim.
Babamın bir yıl boyunca yığdığı o büyük yığının yanına.
“Birazcık yakarım, hemen söndürürüm,” diye düşündüm belki.
Belki hiç düşünmedim.
Çakmağın sesi hâlâ kulaklarımda: çıt.
Sonra bir kıvılcım.
Sonra ince bir duman.
Ve bir anda çatırdayan bir alev.
Otlar öyle bir yandı ki… Sanki içlerinde sakladıkları bütün yaz güneşini bir anda dışarı saldılar. Alev yükseldikçe yaramazlık yerini korkuya bıraktı. Ellerimle vurmaya başladım ateşe. Ayağımla çiğnedim. Söndürmeye çalıştım.
Ama ateş benimle oyun oynamıyordu.
Ciddiydi.
Acımasızdı.
Elim yandı.
Canım yandı.
Ama en çok içim yandı.
Duman bir anda köyün üstünü kapladı. Siyah, ağır bir duman… Sanki yaptığım hatayı bütün köye haykırıyordu. Koşmaya başladım. Nereye kaçtığımı bilmeden. Küçük ayaklarım büyük bir suçtan kaçıyordu.
Çok geçmeden sesler duyuldu.
“Yangın var!”
“Su getirin!”
“Kürek alın!”
Babam koşarak geldi. Komşular, köylüler… Ellerinde kovalar, kürekler… Annemin sesi hâlâ kulaklarımda: “Allah’ım yardım et!”
Ama kupkuru ot söner mi?
Sönmedi.
Bir yılın emeği gözlerimizin önünde kül oldu.
Bir kışın rızkı duman olup göğe karıştı.
Babamın yüzünü hatırlıyorum. Bağırmadı.
Hiç bağırmadı.
O suskunluk, bütün bağırışlardan daha ağırdı.
Ben günlerce annemin gölgesinin altında dolaştım. Babamın gözlerine bakamadım. Küçük yaşımda belki üç, belki beş… Ama o yangın içimde büyüdü. O gün çocukluğumun bir parçası da o otlarla birlikte yandı.
Yıllar geçti.
Köyden uzaklaştım.
Hayat beni başka yerlere savurdu.
Ama ne zaman bir yerde yanık kokusu duysam, içimde o günün dumanı yükselir. Ne zaman bir baba, evladı için ter dökse, gözümün önüne babamın o suskun yüzü gelir.
Şimdi anlıyorum.
O otlar sadece ot değildi.
Babamın sabrıydı.
Geceden sabaha kadar süren yorgunluğuydu.
Kışın hayvanların aç kalmaması için yaptığı hazırlıktı.
Bir babanın evladına “yeter ki siz üşümeyin” deyişiydi.
Ben bir çakmakla sadece ot yakmadım.
Bilgisizliğimi, hoyratlığımı, çocukça umursamazlığımı da ateşe verdim.
Kendimi hiç affetmedim.
Belki babam affetti. Belki zaman örttü üstünü. Ama içimdeki çocuk hâlâ o otluğun kenarında durur. Elinde çakmak, gözlerinde korku…
Ve her seferinde içimden aynı cümle geçer:
Keşke o gün ateşi değil, babamın emeğini görseydim.
Gerçek bir hikayeden...
ALİ RIZA COŞKUN
5.0
100% (11)