15
Yorum
44
Beğeni
5,0
Puan
858
Okunma


Ben’den Biz’e Uzanan Bir Denge Üzerine
Dünya, tüm canlıların ortak evidir. Sayısız yaşam biçiminin var olduğu bu büyük ev, dışlamak ile değil dahil etmekle genişlemiştir. Biz ise çoğu zaman böylesine anlamlı bir öğretinin tam ortasında bulunduğumuzu unuturuz. Kabullenmenin ince çizgisinde dengeyi kurmak yerine ayrışmaya başlarız. Oysa kabul, varlığın bir başka varlığa yer açmasıdır. Toprak, iyi tohumu da kabul eder, çürüğü de. Topraktaki bu olgunluk, yargısız bir kabullenme hâlidir.
Doğayı anlayan insan, kendini de anlamaya başlar. Farklılıklarımız, yaşamın zenginliğini ve devamını sağlayan çeşitliliklerdir. Denizde türlü çeşit canlı, ağaçların gövdesinde sarmaşıklar, bir kayanın yüzeyinde yosun nasıl barınıyorsa; insanlar da birbirine yan yana yaşama hakkı tanıyabilmelidir. Aynı bütüne ait olan farklılıklar çatışma ya da ayrışma değil, bir aradalığın ve sürekliliğin zemini oluşturur. Ne kadar anlayarak yaklaşabilirsek, o kadar derinleşir insanlığımız.
Varoluşun çok sesliliğine kulak vermek için insan, önce kendine karşı anlayışlı olmayı öğrenmelidir; çünkü kendini bağışlamayan başkalarına da hoş görmez. Mükemmeliyet arayışının; insanı, insana karşı acımasız kıldığı herkesçe bilinir. İnsan ancak kendi kusurlarıyla barıştıktan sonra başkalarını da kusurlarıyla kabul etmeyi öğrenir. Bu durum, “Ben haklıyım!” demekten geri durup, “Belki o da kendi gerçeğinde haklıdır.” diye düşündürmelidir. İçsel olgunluğun bu biçimi, zamanla bireysel bir erdemin ötesine geçer; toplumsal yaşamın da temelini oluşturur.
Gerçek uyum, temelinde hoşgörü barındırır. Bu zemin; ’ötekiler’ diye bir sınıflandırmaya izin vermez, aksine sınırsız bir kabul anlayışıyla ayrıştırmayı tamamen ortadan kaldırır. Bu kabulleniş, aynı zamanda epistemolojik bir tevazu da barındırır ki kendi bilgimizin sınırlı olduğunun da bilincine varırız. Aynı zamanda farklı yaşam biçimlerinin kendi içinde geçerli bir gerçeklik taşıyabileceğini de göz ardı edemeyiz. Zira hakikatin tek bir merkeze hapsedilemeyeceği bilinci, anlayışın zeminini hazırlar. Doğa da bize aslında bu dengeyi anlatır. Hiçbir ağaç, yanındakini gölgesinden ötürü yargılamaz; akarsular, önlerine çıkan taşı düşman bellemez.
İnsan, kendini dünyanın merkezine koyarak her şeyi kendine göre biçimlendirmek ister. Kimseyi değiştirmeden, herkesin kendi hâlinde var olduğu şekliyle tanımayı gerçekleştirmekte zorlanır. Halbuki hiçbirimiz diğerlerinden üstün değiliz. Dokunduğumuz her şeyi kendimize benzetmeye çalışırken, farklı olanın güzelliğini de kaybederiz.
İnsanın doğadan farkı, “ben” bilincine fazlaca sıkışmış olmasıdır. Oysa doğa “biz” der. Doğanın “biz” bilinci, modern ekolojik etiğin de temelini oluşturur. İnsan merkezli (antroposentrik) bakış açısının aksine, bu yaklaşım; insanın kendini ekolojik sistemin bir parçası olarak konumlandırdığı, bütünsel bir yaşam felsefesine işaret eder. Fakat biz, “Doğa, bana ait!” dediğimiz anda, onunla aramızdaki ahengi de yitiririz. Bir ağacı kesmek yalnızca onun gövdesini değil, onlarca canlının barınağını da ortadan kaldırmak demektir.
Böylesi bir farkındalık, diğer tüm canlı ve cansız varlıkların içsel değerini kabul etmeyi gerektirir. Kendine anlayışla yaklaşabilen insan, başkasına ve doğaya da anlayışla yaklaşır. Yaşamı yargılamadan, hoşgörüyle olduğu gibi kabullenebilme gücü bireysel bir erdemin ötesinde demokratik bir toplumun etik altyapısını da oluşturur.
Unutmamak gerekir ki biz, birlikte varız ve ne kadar narin dokunursak, o kadar az incitiriz yaşamı.
EbRuAsya//
siyah e dergi- sayı: 11
kasım/2025
5.0
100% (16)