9
Yorum
18
Beğeni
5,0
Puan
408
Okunma

Eskimiş, kenarları aşınmış bir bavulun içinde, hiç gidilmemiş şehirlerin sararmış biletlerini saklar insan bazen. Hikâyemiz, soğuk bir kış akşamı Amsterdam’ın sisli bir kanal kenarında, elinde sadece eski bir fotoğraf karesiyle bekleyen o yaşlı adamla başlar. Adam, kırk yıl önce buraya gencecik bir üniversite öğrencisiyken gelmiş, kalbinin ilk yangınını o dar sokaklarda bırakıp gitmiştir. Ancak hayat, en acı şakasını sona saklamıştır: İlk aşkından, o kadından gelen ve bir itiraf mektubu değil, adeta bir vasiyet olan o son yazı... Kadın, amansız bir kanser pençesinde son nefesini verirken ona kırk yıldır sakladığı o büyük sırrı fısıldamıştır: "Birlikte yürüdüğümüz o kanalların kıyısında, senden bir parça büyüttüm ben. Bir oğlumuz var..." Yaşlı adam, şimdi heyecan, tedirginlik ve cevabı olmayan binlerce soruyla, hiç tanımadığı oğlunun adımlarının izini aramaktadır. Yanından geçen kalabalıklar onu fark etmez bile; o ise rüzgârın uğultusuna, kimsenin duyamayacağı o titrek sesiyle fısıldar: "Buradayım oğlum... Annen seni bu şehre, bu şehir seni bana emanet etmiş. Çünkü senin nefesin bu rüzgâra karıştı; ben bu soğuk taşlara başımı koyduğumda, aslında senin göğsüne yaslanıyorum." İşte bazen bir şehre duyulan aşk, sadece bir coğrafyaya değil, o toprağın altında yatan bir anıya, bir sızıya ya da hiç yaşanmamış bir vuslata duyulan özlemdir. Şehirler, sadece betondan ibaret değildir; onlar bizim sessiz çığlıklarımızı, gizli gözyaşlarımızı ve kimseye anlatamadığımız gurbetimizi saklayan birer dilsiz şahittir.
İnsan neden bir şehre kopmamacasına bağlanır? Neden hiç doğmadığı, suyunu içmediği o yabancı sokaklarda kendini evinde hisseder? Dünya ölçeğinde baktığımızda, Paris’in ışıklarında teselli bulan bir şair ile Amsterdam’ın özgür ruhunda nefes alan bir gezgin aslında aynı limanı arar. Victor Hugo’nun dediği gibi; Paris aslında insanın kendisini bulduğu değil, kaybettiği ama kaybolurken devleştiği bir aynadır. Bizler de o aynalarda kendi yarım kalmışlıklarımızı seyrederiz. Italo Calvino, o meşhur Görünmez Kentler eserinde şehirlerin ayaklarımızın altında yükselen birer arzu veya korku anıtı olduğunu söylerken tam da bu aidiyet sancısına parmak basar. Bir şehri sevmek, aslında o şehri bizde uyandırdığı "kendimiz olma" ihtimaline tutulmaktır.
Aslında bir şehre bağlanmak, dışarıdaki bir mekânı değil, içimizdeki bir boşluğu doldurma çabasıdır. İnsan, ruhunun eksik parçalarını bazen bir sokağın kıvrımında, bazen bir meydanın uğultusunda, bazen de bir limanın sessizliğinde bulur. Bağ kurduğumuz o şehir, bizim "ideal benliğimizin" coğrafyaya izdüşümüdür; orada daha cesur, daha dingin ya da daha kendimizizdir. Şehirler bize sadece barınacak bir çatı değil, bir kimlik sunar. Kimimiz Amsterdam’ın kuralsız özgürlüğünde nefes alırken, kimimiz Sinop’un dünyadan kopuk münzeviliğinde kendi iç sesini duyar. Yani biz şehre değil, o şehrin aynasında gördüğümüz "tamamlanmış halimize" tutunuruz. O toprak parçasıyla kurulan bağ, aslında ruhun kendi ana vatanını bulma çığlığıdır.
Benim ruhumun haritası ise kuzeyin o hırçın ama şefkatli koylarında, yeşilin maviyle nikâh kıydığı o muazzam sınırda çizilmiştir. Sinop ve Artvinli değilim belki; damarlarımda akan kan başka hikâyelerin mirasçısıdır ama gönlüm bu iki şehre mühürlüdür. Sinop, Karadeniz’in en kuytusunda dünyadan elini eteğini çekmiş bir derviş gibi beklerken; Artvin, dağların göğe, yeşilin maviye en sert ve en zarif sarılışını temsil eder. Bu iki şehir, coğrafyanın değil, hislerin ve kadim dostlukların sınır komşusudur. Mavi ile yeşil öyle bir kucaklaşır ki orada, aralarındaki sınır dikişsiz bir kumaş gibi kaybolur; tıpkı bir insanın sevdiğiyle bir olması, içinde erimesi gibi... Albert Camus’nün Cezayir’de güneş ve denizin insana acı çekmenin bile bir zarafeti olduğunu öğrettiğini söylemesi gibi, bu kuzey şehirleri de bize hüzünle huzurun nasıl aynı nefeste solunacağını fısıldar. Yeşil bir rüyanın içinde uyanıp, masmavi bir sonsuzluğa gözlerini kapamak... İşte tam da bu nedenle bu iki şehirden birinde ölmek ve orada defnedilmek son arzumdur. O sarp kayalıklarda, o derin ve hırçın mavilikte sessizliğe bürünmek; aslında toprağa değil, evrenin kalbine geri dönme arzusudur.
Bir şehri sevmek, sadece onun manzarasını sevmek değildir; onun içinde kaybolma cesaretini göstermektir. Walter Benjamin’in de belirttiği üzere, bir şehirde yolunu kaybetmek pek bir şey ifade etmez ama bir şehirde tıpkı bir ormanda kaybolur gibi kaybolmak, bambaşka bir ruhsal olgunluk gerektirir. Büyük İslam düşünürü İbn-i Haldun, şehirlerin bir ruhu ve ömrü olduğunu, medeniyetin ise insanın şehirle kurduğu ahlaki bağ olduğunu söyler. Bizim kurduğumuz bu bağ, sadece estetik bir merak değil, bir kalp hizalanmasıdır. İster Amsterdam’ın kanalları olsun, ister İstanbul’un iki kıta arasında insanın içindeki bölünmüşlüğü tamir eden o kadim gücü; her yol aynı hakikate çıkar: İnsan, en çok sevdiği yerde tamamlanır.
Bir öğretmen olarak biliyorum ki; coğrafya sadece bir ders değil, ruhun istikametidir. Evren bizi bazen doğduğumuz değil, "bulduğumuz" topraklara çağırır. Ruhumun haritasında Sinop bir liman, Artvin bir zirvedir. Ve ben, o zirveden denize bakarak, her şeyin başladığı o saf mavilikte hikâyemi noktalamayı düşlüyorum.
Aşk ile eyvallah.
Derya Deniz DİNÇ
5.0
100% (11)