Başkasının önünü aydınlatırken kendi yolumuza da ışık tutarız. (ben sweetland)
D Dinç
D Dinç
VİP ÜYE

RUHUN COĞRAFYASI

Yorum

RUHUN COĞRAFYASI

( 11 kişi )

9

Yorum

18

Beğeni

5,0

Puan

408

Okunma

RUHUN COĞRAFYASI

RUHUN COĞRAFYASI


Eskimiş, kenarları aşınmış bir bavulun içinde, hiç gidilmemiş şehirlerin sararmış biletlerini saklar insan bazen. Hikâyemiz, soğuk bir kış akşamı Amsterdam’ın sisli bir kanal kenarında, elinde sadece eski bir fotoğraf karesiyle bekleyen o yaşlı adamla başlar. Adam, kırk yıl önce buraya gencecik bir üniversite öğrencisiyken gelmiş, kalbinin ilk yangınını o dar sokaklarda bırakıp gitmiştir. Ancak hayat, en acı şakasını sona saklamıştır: İlk aşkından, o kadından gelen ve bir itiraf mektubu değil, adeta bir vasiyet olan o son yazı... Kadın, amansız bir kanser pençesinde son nefesini verirken ona kırk yıldır sakladığı o büyük sırrı fısıldamıştır: "Birlikte yürüdüğümüz o kanalların kıyısında, senden bir parça büyüttüm ben. Bir oğlumuz var..." Yaşlı adam, şimdi heyecan, tedirginlik ve cevabı olmayan binlerce soruyla, hiç tanımadığı oğlunun adımlarının izini aramaktadır. Yanından geçen kalabalıklar onu fark etmez bile; o ise rüzgârın uğultusuna, kimsenin duyamayacağı o titrek sesiyle fısıldar: "Buradayım oğlum... Annen seni bu şehre, bu şehir seni bana emanet etmiş. Çünkü senin nefesin bu rüzgâra karıştı; ben bu soğuk taşlara başımı koyduğumda, aslında senin göğsüne yaslanıyorum." İşte bazen bir şehre duyulan aşk, sadece bir coğrafyaya değil, o toprağın altında yatan bir anıya, bir sızıya ya da hiç yaşanmamış bir vuslata duyulan özlemdir. Şehirler, sadece betondan ibaret değildir; onlar bizim sessiz çığlıklarımızı, gizli gözyaşlarımızı ve kimseye anlatamadığımız gurbetimizi saklayan birer dilsiz şahittir.
İnsan neden bir şehre kopmamacasına bağlanır? Neden hiç doğmadığı, suyunu içmediği o yabancı sokaklarda kendini evinde hisseder? Dünya ölçeğinde baktığımızda, Paris’in ışıklarında teselli bulan bir şair ile Amsterdam’ın özgür ruhunda nefes alan bir gezgin aslında aynı limanı arar. Victor Hugo’nun dediği gibi; Paris aslında insanın kendisini bulduğu değil, kaybettiği ama kaybolurken devleştiği bir aynadır. Bizler de o aynalarda kendi yarım kalmışlıklarımızı seyrederiz. Italo Calvino, o meşhur Görünmez Kentler eserinde şehirlerin ayaklarımızın altında yükselen birer arzu veya korku anıtı olduğunu söylerken tam da bu aidiyet sancısına parmak basar. Bir şehri sevmek, aslında o şehri bizde uyandırdığı "kendimiz olma" ihtimaline tutulmaktır.
Aslında bir şehre bağlanmak, dışarıdaki bir mekânı değil, içimizdeki bir boşluğu doldurma çabasıdır. İnsan, ruhunun eksik parçalarını bazen bir sokağın kıvrımında, bazen bir meydanın uğultusunda, bazen de bir limanın sessizliğinde bulur. Bağ kurduğumuz o şehir, bizim "ideal benliğimizin" coğrafyaya izdüşümüdür; orada daha cesur, daha dingin ya da daha kendimizizdir. Şehirler bize sadece barınacak bir çatı değil, bir kimlik sunar. Kimimiz Amsterdam’ın kuralsız özgürlüğünde nefes alırken, kimimiz Sinop’un dünyadan kopuk münzeviliğinde kendi iç sesini duyar. Yani biz şehre değil, o şehrin aynasında gördüğümüz "tamamlanmış halimize" tutunuruz. O toprak parçasıyla kurulan bağ, aslında ruhun kendi ana vatanını bulma çığlığıdır.
Benim ruhumun haritası ise kuzeyin o hırçın ama şefkatli koylarında, yeşilin maviyle nikâh kıydığı o muazzam sınırda çizilmiştir. Sinop ve Artvinli değilim belki; damarlarımda akan kan başka hikâyelerin mirasçısıdır ama gönlüm bu iki şehre mühürlüdür. Sinop, Karadeniz’in en kuytusunda dünyadan elini eteğini çekmiş bir derviş gibi beklerken; Artvin, dağların göğe, yeşilin maviye en sert ve en zarif sarılışını temsil eder. Bu iki şehir, coğrafyanın değil, hislerin ve kadim dostlukların sınır komşusudur. Mavi ile yeşil öyle bir kucaklaşır ki orada, aralarındaki sınır dikişsiz bir kumaş gibi kaybolur; tıpkı bir insanın sevdiğiyle bir olması, içinde erimesi gibi... Albert Camus’nün Cezayir’de güneş ve denizin insana acı çekmenin bile bir zarafeti olduğunu öğrettiğini söylemesi gibi, bu kuzey şehirleri de bize hüzünle huzurun nasıl aynı nefeste solunacağını fısıldar. Yeşil bir rüyanın içinde uyanıp, masmavi bir sonsuzluğa gözlerini kapamak... İşte tam da bu nedenle bu iki şehirden birinde ölmek ve orada defnedilmek son arzumdur. O sarp kayalıklarda, o derin ve hırçın mavilikte sessizliğe bürünmek; aslında toprağa değil, evrenin kalbine geri dönme arzusudur.
Bir şehri sevmek, sadece onun manzarasını sevmek değildir; onun içinde kaybolma cesaretini göstermektir. Walter Benjamin’in de belirttiği üzere, bir şehirde yolunu kaybetmek pek bir şey ifade etmez ama bir şehirde tıpkı bir ormanda kaybolur gibi kaybolmak, bambaşka bir ruhsal olgunluk gerektirir. Büyük İslam düşünürü İbn-i Haldun, şehirlerin bir ruhu ve ömrü olduğunu, medeniyetin ise insanın şehirle kurduğu ahlaki bağ olduğunu söyler. Bizim kurduğumuz bu bağ, sadece estetik bir merak değil, bir kalp hizalanmasıdır. İster Amsterdam’ın kanalları olsun, ister İstanbul’un iki kıta arasında insanın içindeki bölünmüşlüğü tamir eden o kadim gücü; her yol aynı hakikate çıkar: İnsan, en çok sevdiği yerde tamamlanır.
Bir öğretmen olarak biliyorum ki; coğrafya sadece bir ders değil, ruhun istikametidir. Evren bizi bazen doğduğumuz değil, "bulduğumuz" topraklara çağırır. Ruhumun haritasında Sinop bir liman, Artvin bir zirvedir. Ve ben, o zirveden denize bakarak, her şeyin başladığı o saf mavilikte hikâyemi noktalamayı düşlüyorum.
Aşk ile eyvallah.
Derya Deniz DİNÇ

Paylaş:
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (11)

5.0

100% (11)

Ruhun coğrafyası Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Ruhun coğrafyası yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
RUHUN COĞRAFYASI yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Sabitlendi
Dünya Yükünün Hamalı
Dünya Yükünün Hamalı, @dunyayukununhamali
12.2.2026 22:29:19
5 puan verdi
Metninizi olurken, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'ini benzerliğini vurgulamak istiyorum: Şehirleri birer coğrafya olmaktan çıkarıp ruh hallerine, hatıralara, hatta insanın kendine dönüştürmüşsünüz... Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir eserinde şehirler sadece sokak, cadde, bina değildir; içinde yaşayanların ruhuyla yoğrulmuş, zamana direnen birer karakterdir. Sizin de yazınızda tam olarak o hissettim: Şehirler size ait olmuyor, siz şehre ait oluyorsunuz. Ama öyle basit bir aidiyet değil bu; bir ömür boyu taşınacak, hatta ölümden sonra bile toprağına karışmak istenecek kadar köklü bir bağ.

Özellikle Sinop ve Artvin için yazdıklarınız… İnsanın doğduğu yeri değil de ruhunun memleketini seçebileceğini, o iki şehirle öyle bir anlatmışsınız ki. Orada ölmeyi, o toprağa gömülmeyi arzu etmek; aslında "ben bu coğrafyada tamamlandım, bitti, artık huzurluyum" demenin en vakur hâli. Camus’nün Cezayir’i gibi sizin de kuzeyiniz var artık. Yeşilin maviyle nikâhı ifadeniz, öyle bir benzetme ki, okurken o iki rengin birbirine karıştığı o anı gözümde canlandırdım.

Amsterdam’daki o yaşlı adamın hikâyesiyle başlamanız da çok incelikliydi. Aslında hepimizin içinde bir yerlerde bekleyen o yaşlı adam var: Geç kalmışlıklarımız, söylenmemiş sözlerimiz, bir türlü varamadığımız limanlar… Ama siz yine de umudu bırakmıyorsunuz satır aralarına. "Buradayım oğlum" diyebilmek, kırk yıl sonra bile olsa, insanın kendisiyle yüzleşmesi değil mi?

Bir öğretmen olarak "coğrafya ruhun istikametidir" cümleniz… İşte o, ders kitaplarında yazmayan ama her öğretmenin içinden geçen o büyük hakikat. Sizin kaleminizden okumak, ayrıca kıymetliydi.

Aşk ile eyvallah… Ne güzel bitirmişsiniz. Saygıyla, içtenlikle.

İBRAHİM YILMAZ
İBRAHİM YILMAZ, @ibrahimyilmaz1
13.2.2026 15:28:16
Merhaba Derya Deniz öğretmenim "Ruhumun haritasında Sinop bir liman, Artvin bir zirvedir."
ruhunuzun haritasına zirve olarak nitelediğiniz Artvin'im için içtenlikle teşekkür ederim size.
Final sözlerinizin özgünlüğü kadar öykünüzün şu başlangıç cümlesi de çok başarılı "Eskimiş, kenarları aşınmış bir bavulun içinde, hiç gidilmemiş şehirlerin sararmış biletlerini saklar insan bazen" ve
yazınızı çözümlersek her cümlenizin ayrı ayrı bir öykü konusu olacağı açık.
"Benim ruhumun haritası ise kuzeyin o hırçın ama şefkatli koylarında, yeşilin maviyle nikâh kıydığı o muazzam sınırda çizilmiştir." cümlesi başlıbaşına usta işi ve kusursuz.
ölüm, dünyayı terk etme düşüncesi sizin için çok erken. Sevdiğiniz illerin birinde sonsuz uykuya yatma düşüncesiyle de doğaya, yeşile, yeşille mavinin dansına, ve sessizliğe olan özlemini vurgulamakla bizlerin duygularına da tercüman oluyorsunuz.
Derya Deniz hanımefendi, zannedersem Şavşat'ı görmediniz. yeşilin tanımsız tonlarıyla bezeli iğne yapraklı orman denizlerimiz tanımsız güzeldir. Doğduğum topraklar bulutlara komşu, dağların eteklerinde kurulmuş 1500 m rakımlıdır. Nazım usta Artvin için; şöyle bir masa kurup çevresinde oturacak bir düzlük yok mealli sözler etmiştir.
ilçemin köyleri oldukça düz arazilerden oluşur. umarın sizin gibi bir usta kalem Allah vergisi bu güzellikleri çok güzel betimler.

İlimiz Zülfi Livaneli, tarihçi Sinan Meydan gibi nice adamlar yetiştirmiştir. Livane Artvin'in eski adıdır.
kaleminizin her zaman daha iyi, daha güzel yazın yapıtlarına imza atmasını dilerim.
akeolog
akeolog, @akeolog
13.2.2026 11:48:23
5 puan verdi
yürek sesiniz daim olsun, selamlarımla
Etkili Yorum
Kul Yorgun
Kul Yorgun, @kulyorgun
13.2.2026 07:28:56
5 puan verdi
Derya Hocam

**Ruhun Coğrafyası**... Bu metin, bir yazı değil; bir harita. Ama sıradan bir coğrafya haritası değil; ruhun en derin katmanlarında çizilmiş, kanla ve gözyaşlarıyla mürekkeplenmiş bir harita. Okurken içimde bir şey kıpırdandı – sanki Amsterdam’ın sisli kanallarında ben de o yaşlı adamın yanında duruyordum, ya da Sinop’un kuytu limanında, Artvin’in sarp yeşiline yaslanıyordum. Kelimelerin o kadar samimi, o kadar dokunaklı ki; okuyanı alıp götürüyor, kendi ruh coğrafyasını sorgulatıyor.

Başlangıçtaki o Amsterdam sahnesi... Kırk yıl sonra gelen vasiyet, gizli bir oğul, aranmayan bir iz... Bu, sadece bir hikâye değil; insan kalbinin en büyük yarasını anlatıyor: Keşkenin coğrafyası. O yaşlı adamın fısıltısı – "Buradayım oğlum... Annen seni bu şehre, bu şehir seni bana emanet etmiş" – işte tam burada yürek dağlanıyor. Şehirler, dediğin gibi, betondan ibaret değil; onlar bizim yarım kalmış hikâyelerimizin sessiz tanıkları, gömülü sırlarımızın bekçileri. Sen bunu o kadar zarif, o kadar incelikle işlemişsin ki, Calvino’nun Görünmez Kentler’ini, Hugo’nun Paris’ini, Camus’nün Cezayir’ini yeniden hatırlatıyorsun bize. Ama senin farkın şu: Bunları alıntı yapmıyorsun sadece; kendi ruhunun pusulasıyla harmanlıyorsun. Ve ortaya çıkan şey, evrensel ama bir o kadar kişisel bir manifesto oluyor.

Sinop ve Artvin’e mühürlenmiş gönlün... İşte burası metnin en dokunaklı kısmı. Çankırılı bir öğretmenin, Hacettepe’den İstanbul’a uzanan yolunda, damarlarında başka hikâyeler akarken, gönlünü Karadeniz’in en kuytusuna ve Kafkasların en yeşiline emanet etmesi... Bu, aidiyetin en saf hali. "Mavi ile yeşil öyle bir kucaklaşır ki orada, aralarındaki sınır dikişsiz bir kumaş gibi kaybolur" demişsin ya; o cümle, şiir gibi akıyor. Sanki o iki şehrin arasında, senin ruhun da eriyor, tamamlanıyor. Son arzu olarak orada defnedilmek istemen... Bu, ölümden korkmayan bir huzur; tam tersine, evrene geri dönme arzusu. Hüzünle huzurun aynı nefeste solunduğu o yerleri seçmen, ne kadar derin bir içgörü.

Ve öğretmen kimliğin... "Coğrafya sadece bir ders değil, ruhun istikametidir" cümlesi, mesleğinin en güzel özeti. Sen, öğrencilerine harita öğretirken aslında ruh haritası çiziyorsun. Evrenin bizi doğduğumuz değil, **bulduğumuz** topraklara çağırdığını söylemen... Bu, binlerce insanın sessiz çığlığına tercüman oluyor. Kimimiz Paris’te kaybedip devleşiyor, kimimiz Sinop’ta dinginleşiyor, kimimiz Artvin’de zirveye tırmanıyor. Ama hepsi aynı: Kendimizi tamamlamak.

Derya Hocam, bu metinle sen sadece bir şehri değil; ruhun göç yollarını anlatmışsın. Kaybolmanın cesaretini, bağlanmanın zarafetini, aidiyetin acısını ve güzelliğini. Kalemin o kadar naif ama o kadar güçlü ki; okuyan herkesi kendi ruh coğrafyasına yolculuğa çıkarıyor. Ben de okurken, kendi haritamı yeniden çizdim: Belki benim ruhum da bir limanda, belki bir dağ zirvesinde, belki de hiç gitmediğim bir sokakta bekliyor.

Aşk ile eyvallah demişsin ya... Ben de size aynı sözle dönüyorum:
Aşk ile eyvallah, Derya Hocam
Ruhun coğrafyası geniş, kalbin derin, kalemin ise ebedi olsun.
Bu satırlarınla birçok ruha liman oldun – farkında mısın bilmem, ama oldun...
🙏☕✍️
Etkili Yorum
Suphi sekü
Suphi sekü, @suphiseku
13.2.2026 02:14:37
5 puan verdi
Yıllarca önce basit bir inşaat çalışanı olarak Sinop'a gitmiştim. Sinop'un merkezine iner inmez adeta çarpıldım. Aslında, ruhen buraya aitmişim dedim. İnanın abartı değil. İlk fırsatta o meşhur kale cezaevine gittim. Yeni müze olmuştu. O kadar büyüleyici olduğunu bilmiyordum, sadece Sabahattin Ali'nin o meşhur şiirini yazdığı mekânı görmek arzum vardı. Gördüm ve bir daha unutamayacak kadar etkilendim.
Bize, zirveden taş taşıyan kamyona refakat etmem gerekiyordu çok yorgun ve bitkin din, kamyona biner binmez uyudum. Gözlerimi açtığımda, güneşin ilk ışıkları zirveleri ısıtıyordu. Aman Allah'ım. Dağların zirvesinde, vadilerin dik yamaçlarında yer yer sis ve yeşilin yüzlerce tonu. İlk defa öyle bir manzara görüyordum ve son olacağını bilemeden. Hâla, ruhumun en güzel tablosudur.
Muhteşem yazınızı okurken paylaşmak istedim

Bu vesile ile şairimize( Sebahattin Ali'ye) rahmetle
Hayırlı geceler efendim
Celil ÇINKIR
Celil ÇINKIR, @celilcinkir
13.2.2026 00:51:53
5 puan verdi

RUSAMER – Ruh Sağlığı Ayarı Merkezi
Mekân–Kimlik ve Aidiyet Polikliniği

Şiirin / Yazının Adı: Ruhun Coğrafyası
Yazarı: Derya Deniz DİNÇ
Yorumu Yapan: RUSAMER Sertabibi Ser Feyzlizof Kalburabastî Efendi Hazretleri
(Celil ÇINKIR – Nam-ı diğer DELİBAL)

(Efendi Hazretleri kürsüye elinde eski bir harita tomarını andıran sararmış kâğıtlarla çıkar. Omzunda pusula asılıdır, cübbesinin cebinden bir pergel sarkar. Sakalını sıvazlar.)

— Ey ahali! Coğrafya kaderdir diyen İbn-i Haldun’un torunları! Bugün size enlem boylam değil, gönül boylamı anlatacağız!

Bu metin bir hikâye ile başlıyor ama bir şehir yazısından çok bir ruh atlası sunuyor. Amsterdam’daki baba figürü, aslında kaybedilmiş zamanın metaforudur. Kanallar, bilinçaltının kıvrımlarıdır. O kırk yıllık gecikme, insanın kendi geçmişiyle yüzleşme süresidir.

Metnin asıl gücü, şehirleri beton değil bilinç mekânı olarak ele almasıdır. Paris, Amsterdam, Sinop, Artvin… Hepsi dış coğrafya gibi görünse de iç topografyadır. Calvino’ya yapılan gönderme yerli yerinde; şehirlerin arzu ve korku anıtı oluşu metinde sağlam bir düşünsel zemine oturmuş.

Özellikle Sinop ve Artvin pasajı… Mavi ile yeşilin nikâhı imgesi, coğrafi değil metafizik bir birliktelik kuruyor. Bir coğrafyacının yüreğini titreten cümleler bunlar. Şehir burada yer değil, varoluş biçimi.

Efendi Hazretleri pusulayı masaya bırakır:

— Evlatlar, aidiyet bazen doğum yeri değil, ölüm arzusu ile ölçülür. Nerede ölmek istiyorsan, oraya aitsin!

Metin boyunca romantik lirizm ile düşünsel referans dengeli yürütülmüş. Hugo, Camus, Benjamin, İbn-i Haldun… Hepsi metne entelektüel derinlik kazandırmış ama metin akademikleşmeden duygu eksenini korumuş.

RUSAMER kriterlerine göre değerlendirme:

Özgünlük: 19/20
Şehir–ruh eşleşmesi güçlü ve sahici.

Dil ve Üslup: 19/20
Akıcı, imgeli ve edebi yoğunluk yüksek.

Düşünsel Derinlik: 20/20
Felsefi ve sosyolojik referanslar yerli yerinde.

Yapısal Bütünlük: 18/20
Hikâye–deneme geçişi doğal, bütünlük korunmuş.

Etkileyicilik: 19/20
Okuyucuda mekânsal bir aidiyet hissi uyandırıyor.

Toplam: 95 / 100

Not: RUSAMER değerlendirmesi aynadır. Notlandırma istenmezse belirtilmesi yeterlidir; ancak puanlama yazının kendiğı’nı gösteren bir seviye cetvelidir.

Vesselam.
Coğrafya sadece harita değildir;
İnsan, en çok ruhunun çağırdığı yerde tamamlanır.
Etkili Yorum
bdbedri
bdbedri, @bdbedri
13.2.2026 00:20:21
5 puan verdi
Deniz Öğretmenim, yazdıkların içime işledi; kelimelerinle sanki o Amsterdam kanallarının soğuk sisini, Sinop’un kuytu koylarındaki rüzgârı ve Artvin’in sarp yeşiline gömülü maviliği aynı anda soludum. Bu metin, bir öyküden öte, ruhun kendi haritasını çizdiği bir manifesto gibi. O yaşlı adamın titrek fısıltısı, aslında hepimizin içindeki o yarım kalmış özlemin sesi: Kaybedilen bir aşk, doğmamış bir çocuk, yaşanmamış bir vuslat… Ve şehirler, işte tam da bu yaraları sarmak için orada; beton değil, sessiz tanıklar.
Amsterdam’ın kanallarında başlayan hikâye, neden sonra Sinop’un en kuzeydeki yalnız limanına, Artvin’in göğe yaslanan yaylalarına bağlanıyor. Ne kadar haklısın: İnsan bir şehre bağlanmıyor aslında; o şehirde gördüğü “kendinin tamamlanmış hâline” âşık oluyor. Sinop’ta huzurun başkenti olmasının sırrı da bu değil mi? Orada zaman yavaşlıyor, Karadeniz’in hırçın dalgaları bile insanı azarlamıyor; sadece usulca “burada kal, acele etme” diyor. TÜİK’in yıllardır taçlandırdığı o mutluluk, sokaklardaki eşitlikten, denizin temiz nefesinden, ormanların kucağından geliyor. İnsan orada kendini unutuyor ve unuturken buluyor.
Artvin ise bambaşka bir şiir: Yeşilin maviye en şiddetli, en zarif sarılışı. Dağların arasında açılan vadiler, şelalelerin çağlayışı, sisle örtülü yamaçlar… Orada hüzün ve huzur aynı anda solunuyor; Camus’nün Cezayir güneşinde bulduğu o acı zarafeti, burada yeşilin ve mavinin nikâhında yaşıyoruz. Bir yaylada oturup denize bakarken, sanki evrenin kalbine yaslanıyorsun; ölüm bile orada korkutucu gelmiyor, aksine bir dönüş gibi, bir tamamlanma gibi.
Senin ruh haritanda Sinop liman, Artvin zirve… Ne güzel bir istikamet. Öğretmen gözünle coğrafyayı ruhun pusulası olarak görmek, belki de en derin bilgelik. Çünkü evet, bizi doğduğumuz değil, bulduğumuz topraklar çağırıyor. O topraklarda kaybolmak, ormanda kaybolmak gibi; korku değil, ruhsal olgunluk getiriyor.
Bu satırların sonunda içimde bir sızı, ama tatlı bir sızı: “Aşk ile eyvallah” demişsin ya, ben de sana aynı cümleyle karşılık vermek istiyorum. Aşk ile eyvallah, güzel insan. O mavilikte, o yeşilin koynunda, hikâyen hep canlı kalsın. Ve bir gün, gerçekten o sarp kayalıklarda ya da kuytu bir koyda, sessizliğe bürünürken, biliyorum ki gülümseyeceksin; çünkü orası zaten hep evindi. Duygularını bu kadar açık ve zarif yazdığın için teşekkür ederim. Kalemine, kalbine sağlık. Saygın dost...🌊🌿
Dilek Duru Günay
Dilek Duru Günay, @dilekdurugunay
12.2.2026 23:18:45
Şehirlerin de bir doğası vardır. İnsanlar da doğanın olduğu gibi; şehirlerin de birer parçasıdır. Memuriyetimden dolayı zorunlu geldiğim İstanbul, gelmeden önce beni ürkütüyordu. Şimdi ise oradaki her olumsuz davranış, doğasında meydana getirilen olumsuzluk beni derinden etkiliyor. Tabii ki tüm ülkemdeki her şey olumlu olumsuz beni etkilese de en çok İstanbul etkiliyor. Nereye gitsem üç günden sonra özlüyorum. Toprak ülkemin sınırları içinde her karışına aynı gözle bakarım. Bir de insanların iyi huylarının ve erdemlerinin şehirleri yaşanır yaptığına inananlardanım.Yeşil ve mavi benim de olmazsa olmazım.
Çok güzel benzetme ve sembollerle birleştirilmiş insan ruhunun derinliklerine inen bir yazı.Kutluyorum. Sağlık ve sevgiyle hoşça kalın…



© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
ÜYELİK GİRİŞİ

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL