15
Yorum
29
Beğeni
5,0
Puan
506
Okunma

Beton yığınlarının gökyüzünü parsellediği, gürültünün sustuğu anların bile gürültülü olduğu o büyük şehirde, Sibel adında bir kadın yaşıyordu. Sibel’in hayatı, başkalarının notalarını çaldığı sessiz bir piyano gibiydi. En çok büyükannesi Ayşe’yi severdi; Ayşe Hanım, şehrin o keşmekeşinde bile kendi masalını yaşatan, zarafeti ruhuna giymiş bir kadındı. Ayşe Hanım amansız bir hastalığa yakalandığında, Sibel hastane odasının o soğuk duvarları arasında kendi nefesinin kesildiğini hissetti. Son gecelerinde Ayşe Hanım, Sibel’in titreyen ellerini avuçlarının içine aldı, gözlerinin içine o sönmeyen ışığıyla baktı ve fısıldadı: “Sibel’im, bu şehir seni kendine benzetmesin. Herkesin korosuna katılma, kendi şarkını söyle. Kendi sesin, senin bu karanlıktaki tek fenerin olacak.” O gece Ayşe Hanım, torununun kalbine o ağır vasiyeti bırakıp sonsuzluğa göçtü.
Yıllar geçti; Sibel şehirde yükselen binalar gibi kendi etrafına duvarlar ördü. İş arkadaşları, dostları, çevresi için hep "uyumlu" olanı yaptı; kendi sesini başkalarının gürültüsünde kaybetti. Bir akşam, hayatın anlamsız yükü omuzlarını iyice çökertmişken, tavan arasındaki o tozlu sandığın başına oturdu. Sandık, Ayşe Hanımdan kalan son emanetti. Kapağını açtığında burnuna o eski sabun ve naftalin kokusuyla karışık çocukluğu doldu. Parmakları, sandığın dibindeki gizli bir bölmeye değdi. Orada, Ayşe Hanımın yıllarca biriktirdiği, üzerinde sadece Sibel’in adının yazılı olduğu mumla mühürlenmiş zarflar buldu.
Zarfların her birinde farklı tarihler vardı ve her birinde Ayşe Hanım, Sibel’in o günlerde henüz fark etmediği sessiz çığlıklarını, yutkunup söyleyemediği kelimeleri yazmıştı. Son zarfın içinden çıkan mektupta şu satırlar yazılıydı: “Bugün yine sustun Sibel, ben senin yerine kalbine ağladım. Bu sandığa sadece anılarımı değil, senin kaybettiğin sesini de koydum. Onu buradan al ve artık kimse için eksilme.” Sibel o an, yıllardır biriktirdiği o hıçkırığı serbest bıraktı. Gözyaşları mektubun mürekkebine karışırken, sandığın içinde bulduğu şey sadece bir kâğıt parçası değil, kendi özgürlüğüydü. Ayşe Hanım, ölürken bile Sibel’in sustuğu her anı biriktirmiş ve onu kendine geri vermişti.
Yüreğimizin en kuytu köşelerine sızan, her bir zerresiyle ruhumuzun paslı kapılarını aralayan bu uyanış; bir itirafın, bir vazgeçişin ve nihayet bir başkaldırının destanıdır. "Artık Rahatsızım" demek, sadece bir cümle değil; yıllarca boğazına düğümlenen, nefes alışını kısıtlayan tüm o "biz"lerin, "olursa"ların, "uygunsa"ların enkazından yükselen tek kişilik bir devrimdir. Hani vardır ya, ruhunuzda biriktirdiğiniz acılar bir nehir gibi akar da sonunda bir denize dökülür; işte bu ruh hali o denizin fırtınası, kabaran dalgalarıdır.
Her birimiz, hayatımızın bir döneminde başkalarının beklentilerinin incecik ağında yaşamaya mahkûm edilmişizdir. Kendi sesimizi kısmış, hayallerimizi ertelemiş, "güçlü kalmayı susmak" sanmışızdır. Ne acı değil mi? Kendi varlığımızın en saf hâlini, başkalarının gözünde parlayacak bir yıldıza dönüştürmek uğruna feda etmek. Aynaya her baktığımızda orada gördüğümüz yabancıyı tanımaya çalışmak… "Kendini bilmek, tüm bilgeliğin başlangıcıdır," der Aristo. Ama biz, kendimizi bilmek yerine, başkalarının bizi tanımladığı kalıplara sığmaya çalışırız. "Dünle beraber gitti, cancağızım, ne varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım," diyen Mevlânâ gibi, geçmişin o sessiz esaretini dünde bırakıp yeni bir "ben" inşa etmenin vakti gelmiştir artık.
Bu kırılma anı, bir gün aynaya bakıp kendimiz için hiç açıkça konuşmadığımızı fark ettiğimizde başlar. Bu sadece bir fark ediş değil, aynı zamanda bir ruh depremidir. İçimizde birikmiş tüm o suskunlukların, yutulan kelimelerin, ertelenen düşlerin bir volkan gibi patlamasıdır. O an, ayna sadece bir yansıma değil, ruhun çıplak gerçeğini yüze vuran bir şahit olur. Ve o şahitlik, tüm zincirleri kırmaya yeter. Artık korkmadan, özür dilemeden "ben" diyebilmenin o sarsıcı hafifliği sarar bedeni.
"Ben" demek bencillik değil, bilakis en büyük dürüstlüktür. Kendi sesine sahip çıkmak, herkesin beklentisine göre değil, kendi değerlerine göre yaşamayı seçmektir. "Hiç kimse, sizi sizden daha iyi bilemez," der Sokrates. Ancak biz o sesi duymamak için dünyanın gürültüsünü içeri buyur ederiz. Oysa gerçek yolculuk dışarıya değil, içeriye doğrudur. Yunus Emre’nin o eşsiz tespitiyle: "Beni bende demen, bende değilim / Bir ben vardır bende benden içeri." İşte o "içerideki ben"e ulaşmak, başkalarının çizdiği sınırları yıkmakla mümkündür.
Bu dönüşümün yolu dikenlidir. Kapılar kapanır, insanlar uzaklaşır, sessizlikler ağırlaşır. Ama o yalnızlığın içinde ilk kez hafiflediğini hisseder insan. Herkesi memnun etme çabasından vazgeçtiğimiz o kutsal noktada, kendimizle karşılaşırız. "Mutluluğa giden tek bir yol vardır, o da irademizin dışındaki şeylerle ilgili endişelenmeyi bırakmaktır," der Epiktetos. Başkalarının bizi nasıl gördüğü irademizin dışındadır; bizim irademiz ise kim olduğumuzda saklıdır.
Artık kimsenin rahatını bozmamak için kendini bastırmayan, kimsenin huzuru için kendisiyle savaşmayan bir ruhun uyanışı başlamıştır. Yumuşak hatırlanmak isteyenlere sertleşmeyen, ama silmeye çalışanların üzerinden geçen bir irade... Bu bir rica değil, bu bir açıklama da değil; bu bir varoluş mücadelesidir. "Her insan kendi kaderinin mimarıdır," der Herakleitos. Ve bu kaderi inşa ederken en sağlam tuğlamız, titreyerek bile olsa söylediğimiz o gerçek sesimizdir.
İnsan, kendi benliğinden ödün vererek yaşarsa o yaşam sadece bir gölgeden ibaret kalır. "Yaşam, bir sahnedir ve herkes kendi rolünü oynar," der Shakespeare. Ama mesele, o rolü başkalarının yazdığı bir senaryodan okumak yerine, kendi özgün senaryomuzu yazma cesaretini göstermektir. "Artık rahatsızım" demek; aslında ruhun o derin uykusundan uyanması, sahte konfor alanlarını terk etmesi ve kendi gerçekliğine uyanmasıdır. Bu uyanış bedel ister, ama özgürlük o bedelin her zerresine değer. Ne dersiniz?
Tüm dünyaya haykıralım hep birlikte lütfen; müsaadenizle, artık "ben" varım…
Aşk ile eyvallah.
Derya Deniz DİNÇ
5.0
100% (13)