10
Yorum
27
Beğeni
5,0
Puan
487
Okunma

Gecenin zifiri karanlığında, denizin kıyıya her vuruşu bir veda gibi yankılanıyordu. Aras, yirmi yıl sonra doğduğu evin eşiğinden geçtiğinde, zamanın geniz yakan kokusunu duydu: rutubet, tozlu kitaplar ve yaşanmamışlıklar. Salonun köşesinde, babası o eski koltuğunda oturuyordu. Aras, yaşlı adamın hırıltılı nefes alışını duyabilecek kadar yakınındaydı; aralarında sadece iki adımlık bir boşluk vardı. Ama o an, yedi bin kilometre uzaktaki okyanus ötesinde olduğu günlerden çok daha yalnızdı. Babası kafasını yavaşça kaldırdı, gözlerindeki fer sönmüştü. Emekli subay olan adam;
"Geldin mi?" diye fısıldadı sesi titreyerek.
Aras, bir adım bile atamadan olduğu yerde çivilenmişti. "Geldim baba."
"Uzaklardayken her gün sesini duyardım Aras," dedi yaşlı adam, kederli bir gülümsemeyle. "Telefonda soluğun bile evimin içindeydi. Şimdi buradasın, yanımdasın... Ama neden dokunamıyorum ruhuna? Neden aramızdaki bu iki adımlık yol, okyanustan daha derin?"
Aras yutkundu, boğazındaki o yumru büyüyecek bir yer arıyordu. "Çünkü baba," dedi sesi kırılarak, "yakınlık bazen insanın aynası oluyor. Sana yaklaştıkça, senden kaçtığım o çocukluğumu görüyorum. Uzaktayken özlediğim sendin; yakındayken korktuğum ise kendim."
Okyanus varken özlem bir köprüydü; şimdi ise aynı odanın içinde iki yabancı kıta gibiydiler. Yakınlık, aralarına soğuk ve aşılmaz bir buzdan duvar örmüştü. Tenleri birbirine değse, ruhları üşüyecekti. İnsan ruhunun en kanatan ironisi budur: Mesafeler bizi birbirimize bağlayan ipek iplikler dokurken, temas bazen o iplikleri birer darağacına dönüştürür.
Aşkın ilk evrelerinde, uzaktaki sevgili bir ilah gibidir; kusursuz, dokunulmaz ve her an taze. Arzu, o aradaki boşluğu hayallerle doldurur. Ancak ne zaman ki "yakınlık" dediğimiz o ağır örtü üzerimize çöker, büyü bozulur. İnsan, sevdiğinin kusurlarını gördükçe aslında kendi eksiklikleriyle yüzleşir. Aynı evin içinde, aynı sessizliğe hapsolmuş çiftler, birbirlerinin varlığını artık hissetmez olurlar. Yan yana uyurken bile aralarındaki o görünmez uçuruma düşerler. Friedrich Nietzsche’nin o sarsıcı uyarısı kulaklarda çınlar: “Bazen uzaklaşmak gerekir, yakınlaşmak için; bazen hatırlamak gerekir, hatırlanmak için. “Çünkü insan, ancak elinden kayıp gidenin kıymetini anlar. Yanımızdakini "çantada keklik" sandığımız an, onu ruhumuzda öldürmeye başlarız. Yakınlaştıkça birbirimizi tüketir, aşkın o kutsal ateşi yerine birbirimizin küllerini savururuz.
Aile, dünyanın en güvenli limanı gibi görünse de, bazen fırtınanın tam merkezidir. Evlatlar büyüdükçe, ebeveynlerinin gölgesi altında nefes alamaz hale gelirler. Yakınlık, bir sevgi gösterisi değil, bir zincir gibi hissedilmeye başlanır. O masada yenen sessiz yemekler, her lokmada büyüyen bir öfkenin habercisidir. Tartışmalar çıkar çünkü en çok sevdiklerimiz, canımızı en derin yerden yakmayı bilenlerdir. Yakınlaştıkça sınırlar ihlal edilir, her müdahale bir özgürlük savaşına döner. Oysa o evlat, gurbetin soğuk bağrına düştüğünde, o "boğucu" dediği evin kokusu burnunda tüter. Araya giren mesafeler, kırılan kalpleri onaran sessiz birer hekim gibi çalışır. Halil Cibran’ın o unutulmaz dizesi, bu acı verici ayrılığın kutsallığını fısıldar: "Sizler yaylarsınız, çocuklarınız ise sizden çok ileriye atılmış canlı oklar. "Okun hedefe varması için yaydan kopması, canının yanması ve o boşlukta süzülmesi gerekir. Ayrılık, ailenin gerçek anlamını keşfettiği o ıssız tarladır. Uzaklık, sevgiyi saflaştırır.
Dostluklar da mesafeyle sınanır. Her gün yüz yüze bakan dostlar, bir süre sonra birbirlerinin aynasında kendi çirkinliklerini görmeye başlarlar. Günlük hayatın küçük hesapları, o yüce dostluk duygusunu kemirir. Ama araya üniversite yılları, farklı şehirler girdiğinde; o dostluk gökyüzündeki bir yıldız gibi parlamaya başlar. Sürekli aranan, sesi özlenen, anıları kutsanan bir hazineye dönüşür.
Devletler bile bu trajediden kaçamaz. Sınır komşuları toprak için, su için, tarih için birbirinin kanını dökerken; dünyanın öteki ucundaki yabancılarla en "sıcak" müttefiklikler kurulur. Yakınlık sürtünmeyi, sürtünme ise yangını doğurur. Arthur Schopenhauer’ın "Kirpi İkilemi" insanlığın en çıplak özetidir: Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi, donmamak için birbirine sokuldu. Ancak okları birbirine batınca, yeniden ayrıldılar. Isınmak isterken birbirimizi delik deşik ederiz. Bu yüzden kaçarız, bu yüzden hep bir parça uzağı özleriz. Soru hala orada, bir hançer gibi kalbimizde duruyor: İnsan neden yakınken bu kadar acımasızca uzaklaşır? Belki de her insan, kendi içinde keşfedilmemiş bir kıtadır ve fazla yakınlaşmak, o kıtanın mahremiyetini istila etmektir. Birini tamamen tanıdığımızı sandığımız an, onu bir eşyaya dönüştürürüz. Gizem biterse, ruh çekilir. Victor Hugo’nun dediği gibi: “Gözler yaşarmadıkça gönülde gökkuşağı oluşmaz. “Mesafe gözyaşını ve hasreti doğurur; hasret ise ruhun o muazzam gökkuşağını yeniden gökyüzüne asar. Yakınlıkta sadece gri bir sis vardır; uzaklıkta ise her renk kendi dilini konuşur.
Ruhlarımızın hayatta kalabilmesi için birbirimizle aramızda boşluklara, sessizliklere ve kutsal mesafelere ihtiyacımız var. Bir piramidin sütunları gibi; çatıyı beraber taşımalıyız ama asla birbirimize dokunmamalıyız. Hakiki yakınlık, iki tenin buluşması değil, iki yalnızlığın birbirinin varlığına duyduğu derin saygıdır. Rainer Maria Rilke’nin vasiyetiyle bitirelim: “Aşk, iki yalnızlığın birbirini koruması, birbirine dokunması ve birbirini selamlamasıdır."
Unutmayın; bazen birine verebileceğiniz en büyük sevgi, ondan biraz uzak durmaktır. Çünkü en güzel şarkılar, notaların arasındaki sessizliklerde gizlidir.
Aşk ile eyvallah…
Derya Deniz DİNÇ
5.0
100% (13)