6
Yorum
25
Beğeni
5,0
Puan
196
Okunma

Bir rüya gördüm annem.
Ben yoktum ama sen çoktun her anında.
Çocukluğunun bahçe kapısında bir çift görünmez göz olmuşum;
Evin kapısında bir kız çocuğu...Dokuz yaşlarında ama gözlerindeki endişe doksan yaşında sanki.
Gözyaşlarıyla dökülen acılarından hatırladım o anı annem. Gitmek istedim geri; dayanamazdı kalbim birkaç saat sonrasına. Gözlerindeki endişenin yerini, ömürlük bir hüzne bırakmasına bakamazdım. Senden dinlediklerim beni çaresiz bırakmıştı zaten; bir de görürsem...
Diye düşünürken gözlerindeki endişenin yerine bin bahara yetecek bir sevinç geldi. Gözlerinde, geceleri gündüze çevirecek ışığı gördüm.
Bana baktığını sanırken ardımda annen belirdi; kucağında yeni doğan kardeşinle.
İçimden geçti, bütün varlığını hissettim. Koştun, sarıldın. Ve geri gitmedi sonra.
Rüyalarım, dokuz yaşında büyümek zorunda kaldığın o gün, seni çocukluğunda bıraktı annem.
O gün evdeki kalabalıktan ağıt sesleri değil, şenlik sesleri yükseldi. Annenin, anneliğinin katmerlenmesi sebebiyle sohbet, muhabbet var. Sen, sessiz ama kıpır kıpır bir sevinç yaşıyorsun. Hareketlerinde şükür seziliyor. Eşsiz bir manzaraya bakar gibi bakıyorsun annene.
Yemekler hazırlanıyor sana ve kardeşlerine. O akşam aynı sofrada; eksiksiz, acele etmeden, korkusuzca yemek yiyorsunuz. Son olmuyor bir gün öncesindeki o yemek.
Ertesi sabah erkenden uyanmışsın, annenin koynuna girmişsin. Göğsünün biri cennet, diğeri yeni gelen kardeşine rızık çeşmesi. Kokusunu doya doya içine çekiyorsun; bitiresiye kadar. Ciğerlerin bayram yeri. Ama bitmiyor o koku. Yedi evlada, bir ömre yetesiye var onda. Sen de o kokuyla büyüyorsun.
Okul yolundasın. Göğe bakarak yürüyorsun; hamdin her hâlinde. Seke seke okulun yolunu tutuyorsun. Ardında seni bekleyenin varlığını çantana koymuş, önlüğünün yakasına iliştirmişsin. Dersleri dinlerken “eve ne yemek yapacağım” değil de, “annem acaba ne pişirecek bize” diye düşünen bir çocuksun.
Öğretmenini yalnızca öğretmenin olduğu için seviyorsun. Onsuzluktan korkmuyorsun.
O koca çamaşır kazanını sen değil, annen yakıyor. Sen de ömrünün en güzel kadını olan anneni; en marifetli, en kıymetli, en çalışkan hâliyle uzaktan izlerken bahçede evcilik oynuyorsun. Onun şefkatli, merhametli bakışlarında büyüyorsun.
Sonra üzerinde beyaz bir gelinlik var. Evinden çıkan gelin ağlaması var sadece; gözlerine öksüzlük hiç bulaşmamış. Önce annenin elini, yüzünü, gözünü; başındaki örtüsünü, avucunu öpüyorsun. Gelinliğinin her incisinde şükür yazılı. Hüzünle değil; ardında annenin gözü, sözü, yüzü varken gelin oluyorsun.
İlk anneliğinmiş, ilk uykusuzluğun o günlermiş. Annesizliğin acısıyla değil, anneliğin uykusuzluğuyla yorulmuşsun. “Annem” deyip ona gitmişsin. Onda dinlenmişsin. Onu dinlemişsin.
Dizlerine yatıp uyumuşsun çocukluğuna.
Rüyamı keşke sana versem annem...
Sevinir miydin böyle bir çocukluğa?
Uyanınca ben olsam ama yanında, gözlerindeki o sevince canlı canlı şahit olsam...
Ömrüme yeter o sevincin annem.
5.0
100% (10)